Translate

31 Ekim 2015 Cumartesi

TiBET TIP KAYNAKLARINA GÖRE ORTA ASYA TÜRK TIBBI






Tibet tıbbının geçmişi VII. yüzyıla kadar uzanmaktadır. On üçüncü yüzyıl öncesinde Tibet tıbbını etkileyen temel kaynaklar Hindistan, Çin ve Batı’dır. Ancak bunun yanında Orta Asya tıbbı da, Tibet tıbbıyla yoğun bir etkileşim içinde olmuştur. Erken dönem Tibet tıp metinleri incelendiğinde, o dönemde Orta Asya’da yerleşik olan bazı Türk devletlerindeki tıp sanatı ile ilgili bilgiler verildiği görülmektedir. Bu metinlerde, Türkleri ifade etmek için kullanılan üç sözcük vardır: Drugu (Türk), Hor (Uygur) ve Garlok (Karluk).  Bu metinlerde yer alan ve Türk tıbbıyla ilgili olan bilgiler şöyle özetlenebilir:

728’de Tibet’te düzenlenen Uluslararası Tıp Konferansı’nın katılımcıları arasında en az bir Türk hekim bulunmaktadır. Türk tıbbı, Tibet’e komşu yerleşik tıp gelenekleri arasında sayılmaktadır. Türk hekimler tarafından yazıldığı bilinen bazı tıp kitapları vardır. Türk devletlerinin, tanı ya da tedavi uygulamalarında başarılı oldukları bilinen alanlar vardır. Tibetliler, Türklerin uyguladığı (ya da uygulamada başarılı oldukları bilinen) bazı tedavi yöntemlerini benimseyip, kendi uygulamalarına dahil etmişlerdir. Türklerin (Gök-Türkler) tıpla tanışması hekim Biguta ile, Karlukların tıpla tanışması ise hekim Harina ile olmuştur.









GİRİŞ

Tibet tıbbı ya da Geleneksel Tibet tıbbı adı verilen tıp disiplininin ortaya çıkışı, VII. yüzyıla kadar uzanmaktadır. Orta Asya’nın önemli devletlerinden olan ve sınırları zaman zaman Tibet Platosunu aşarak Doğu Asya, Orta Asya ve Güney Asya’ya uzanmış olan Tibet İmparatorluğu, coğrafi konumu itibariyle Doğu ile Batı, Kuzey ile Güney arasında bir geçiş noktası olmuştur. Halen Çin Halk Cumhuriyeti sınırları içinde bulunan Tibet Özerk Bölgesi, Tibet İmparatorluğu’nun kültürel mirasçısı konumundadır.


Tibet tıp geleneğinin VII.-VIII. yüzyılda oluşmaya başladığı kabul edilmektedir. Bazı tarihçiler, başlangıcından günümüze Tibet tıbbının gelişiminin altı döneme ayrılarak incelenmesinin daha doğru olacağı düşüncesindedirler. (1) Buna göre; birinci dönem “Çeviri Dönemi”, ikinci dönem ise “Telif Dönemi” olarak adlandırılabilir. Birinci dönem, VII.-IX. yüzyıllar arasını kapsamaktadır ve başta Hindistan, Çin ve Batı olmak üzere Tibet’e komşu ülkelerde yazılmış olan tıp kitaplarının Tibetçeye çevirisinin yapıldığı dönemdir. İkinci dönem ise X.-XII. yüzyıllar arasını kapsamakta olup, tıbbi eğitim almış Tibetli hekimler tarafından ilk derleme/özgün eserler yazılmaya başlanmıştır. (1)


Tibet tıbbına göre hastalıklar; üç hılttaki yani yel, safra ve balgamdaki denge bozuklukları sonucu ortaya çıkar (2-6) Tibet tıbbı, tanıda üç yönteme başvurur: Anamnez, nabız muayenesi ve fizik muayene. Fizik muayene içinde dil muayenesi ve idrar tahlili de önemli bir yer tutar. (2,4) Tedavide kullanılan başlıca yöntemler ise şunlardır: Yaşam düzenini ve beslenme yöntemini değiştirmek, masaj, moksa (Artemisia vulgaris - Adi pelinotu/ayvadana otu/miskotu ile sıcak uygulama), kan alma (etkilenen alanda ya da ilgili meridyende), tütsüleme, kupa çekme, bitkisel ürünler ve hayvansal kaynaklı ürünler.(2,7)


Milattan sonra XIII. yüzyıla kadar olan dönemi kapsayan Tibet tıp metinlerini inceleyen kaynaklar, Tibet tıbbının başlıca kaynaklarının Hindistan, Çin ve Batı olduğunu belirtmektedirler. (8,9) Bununla birlikte bazı yazarlar, bu üç büyük tıp geleneğinin yanında Orta Asya tıbbını da Tibet tıbbını oluşturan/ etkileyen kaynaklar arasında saymaktadırlar.(10)


Tibet tıbbının tarihini ve kuruluş aşamalarını anlatan metinler incelendiğinde, bunların içinde o dönemde Orta Asya’da yerleşik olan bazı Türk devletlerindeki tıbbi uygulamalar ile ilgili bilgilerin de yer aldığı görülmektedir. Yani bizim için Tibet tıp metinleri Karluklardaki, Uygurlardaki ve Gök-Türklerdeki tıpla ilgili çok değerli bir kaynak konumundadır. Bu belgeler sayesinde, Türkçede bugüne kadar işlenmemiş yeni verilere ulaşmamız mümkün olmuştur. Dolayısıyla Tibet tıp metinlerinin ayrıntılı olarak incelenmesi, XIII. yüzyıl öncesinde Orta Asya’da hüküm süren Türk devletlerindeki tıbbın ne durumda olduğunu öğrenmek açısından büyük önem taşımaktadır.



TARTIŞMALI KAVRAMLAR

Yukarıda “Batı” olarak ifade edilen tıp geleneğinin tam olarak hangi bölgeyi/ülkeyi ifade ettiği konusu tam açık değildir. Tibetçede bu bölge/ülke için Khrom/Phrom/Trom ya da Tazig/Tazik/Stag gzigs/ Ta zhig/Ta chig sözcüklerinin kullanıldığı bilinmektedir. (5,8,9,11-14) 


Tibetologlara göre Khrom sözcüğü ile ifade edilmek istenen ülke, Roma İmparatorluğu’ndan başkası değildir. Tazig sözcüğü ise Türkçedeki Tacik sözcüğüyle bağlantılı gibidir. Yani Tacik halkının yaşadığı bölge ve bu halkın etnik kökeni de dikkate alınarak, İngilizce çevirilerde Tazig sözcüğünün sıklıkla “Persia” ile karşılandığı görülmektedir.


Ancak Tibet tıp metinlerinde bazen Khrom ve Tazig sözcüklerinin birbirlerinin yerine kullanılmış olması, durumu biraz daha karışık hale getirmektedir. Bazı tarihçilere göre ise, bu sözcükler Arapları anlatmaktadır (11,13,15) Dolayısıyla, Batı tıbbını yani Tibet’in batısındaki tıp geleneğini tanımlamak için kullanılan Khrom ya da Tazig sözcüklerinin Yunan, Roma, Arap ya da Fars ülkelerini ifade ettiğini söylemek çok da yanlış olmayacaktır. (5,8,9,11-14)




ERKEN DÖNEM TİBET TIBBIYLA İLGİLİ KAYNAKLAR

Tibet tıbbının kaynak olarak kullandığı temel eser Dört Tantra’dır (Four Tantras – Gyud Shi – rGyud bzhi). Bunun yanında Ay Kralı’nın Tıp Yöntemi de (Medical Method of the Lunar King – Somaraja– sman dpyad zla ba’irgyal po) Tibet tıbbının temel kitapları arasında sayılmaktadır. Hem bu iki kitap arasında büyük benzerlikler olması, hem de Somaraja‘nın daha erken dönemde (VIII.-XII. yüzyıllar arasında) yazılmış olması nedeniyle Somaraja, Gyud Shi’nin öncül bir metni olarak kabul edilmektedir.(12,16)


Erken dönem Tibet tıp tarihi hakkında bilgi edinmemizi sağlayan en önemli kaynaklardan birisi “Büyük Yuthog” olarak da bilinen Yuthog Yonten Gonpo’nun biyografisidir. Bir saray hekimi tarafından XVII. yüzyılda yazılmış olan bu biyografide Tibet tıbbının oluşma basamakları anlatılmaktadır. (5) Saray hekimliği görevini de yürüten ve 708-833 arasında yaşamış olan Yuthog Yonten Gonpo, Tibet tıp geleneğinin oluşturulmasında büyük pay sahibidir. Kaynaklarda üç defa Hindistan’a gittiği, orada hem Budizm hem de tıp eğitimi aldığı belirtilmektedir.(5)


Bunlar dışında Dunhuang metinleri de, Tibet tıbbı hakkındaki kapsamlı bilgiler sunmaktadır. Tarihi İpek Yolu üzerinde bulunan Çin’in Dunhuang şehri yakınlarındaki Mogao mağaralarında XX. yüzyıl başında bulunmuş olan on binlerce belge, Orta Asya halklarının gündelik yaşamı, ticari ilişkileri, bilim ve kültür hayatlarıyla ilgili önemli bilgiler sağlamıştır.(11) 


Elde edilen bu belgelerin hemen hemen her bilim dalını ilgilendirdiği görülmektedir. Bu belgeler arasında tıp, tarih, matematik, felsefe, astronomi ve edebiyat metinleri yanında, halk şarkıları, müzik metinleri, ticari sözleşmeler ve muhasebe defterleri de bulunmaktadır. Bu belgeler sayesinde, bölgede yaşayan halkların yaşamı, ticaret ilişkileri, eğitim ve kültür hayatlarıyla ilgili çok önemli bilgiler elde edilmiştir. Dunhuang’da bulunmuş olan bu belgeler, V.-XI. yüzyıllar arasına aittir. Bu belgelerin büyük çoğunluğu Çince ve Tibetçe yazılmıştır. Ancak Hotence, Sanskritçe, Soğdca, Uygurca, İbranice, Süryanice, Arapça ve Zhangzhung dillerinde yazılmış olan çok sayıda metin de, Dunhuang belgeleri arasında yer almaktadır. 


Metinlerin yirmiye yakın dilde yazılmış olmasının başlıca nedeni, şehrin tarihi İpek Yolu üzerindeki önemli ana duraklardan birisi olmasıdır. Buna bağlı olarak da Dunhuang, hem bölgedeki yerli halklara hem de bölgeden gelip geçen tüccar, diplomat, din adamı, hekim vb. yabancılara kısa süreli de olsa ev sahipliği yapmıştır. Dunhuang belgeleri arasında yer alan çok sayıda tıbbi metinden de, Tibet tıbbı hakkında yeni bilgiler elde edilmiştir. (11)



TİBET TIP METİNLERİNDE TÜRKLER

Erken dönem Tibet tıp metinlerinde, Orta Asya Türk devletlerini ifade etmek için kullanılan üç sözcük olduğu dikkat çekmektedir: Drugu (Türk), Hor (Uygur) ve Garlok (Karluk).


Eski Tibet tıp metinlerinde geçen Drugu (gru gu) sözcüğünün karşılığı “Türk”tür. (9,14,17-19) 


Bu sözcük genel olarak Türkleri, özellikle IX. yüzyıldan itibaren ise Uygurları tanımlamak için kullanılmıştır.(18) Bazı metinlerde ise Türkistan’ın (ya da Türklerin yaygın olarak yaşadığı bölgelerin) doğusu için (Doğu Türkleri) Bug-cor/Bug chor, batısı için (Batı Türkleri) drugu sözcüklerinin kullanıldığı görülmektedir.(14,15,18)


Az sayıda bazı kaynak, Tibet tıp metinlerinde geçen Hor/Khor sözcüklerinin, Moğolları ifade ettiğini iddia etmektedir. (20-22) Ancak genel kabul gören görüş, eski Tibet metinlerindeki Hor sözcüğünün karşılığının “Uygur” olduğu yönündedir. (9,10,12,15,23) Ünlü Sinolog ve Tibetolog Stein’e göre de Hor, aslında Uygurları ifade eden etnik kökenli bir adlandırmadır ve sözcük XII. yüzyıldan sonra Moğollar için de kullanılmıştır. (24)


Tibet tıp metinlerinde geçen bir başka Türk topluluğu olan Karluklar, Gök-Türklerin bir kolu kabul edilmektedir. (25) Çin kaynaklarında 627-943 yılları arasındaki kayıtlarda adı geçen Karluklar, farklı Türk boylarından oluşan bir birlik olarak da nitelendirilmektedir. (25,26) Yaşadıkları yer Altay dağları ile Tanrı dağları arası, yani Tibet’in kuzeybatısıdır. Bir dönem başkentleri, bugün Kırgızistan sınırları içinde kalan Suyub olmuştur. Karluklar zaman zaman Göktürklerle, zaman zaman da Uygurlarla birlikte hareket etmişler, bazen de Çin’in vasalı olmuşlardır. (25)




TİBET TIP METİNLERİNDE ORTA ASYA TÜRKLERİ VE TIP

Tibet tıbbının kuruluş aşamalarının anlatıldığı metinler incelendiğinde Türklerle ilgili bölümlerin de olduğu göze çarpmaktadır. Bu metinlerde yer alan ve Karluklar, Uygurlar ve Gök-Türklerdeki tıpla ilgili olan bilgiler şu şekilde özetlenebilir:


Tibet’te 728’de düzenlenen Uluslararası Tıp Konferansı’nın katılımcıları arasında Türk hekimler de bulunmaktadır:


Tibet’in 38. kralı olan Trisong Deutsen döneminde uluslararası bir tıp toplantısı organize edilir. Bu toplantının başlıca amacı, Tibet tıbbının gelişimini hızlandırmaktır. Bir önceki kral Me Agtsom döneminde, başka dillerden çok sayıda tıp kitabının çevirisi yapılıp Tibet tıbbına kazandırılmıştır. Ancak Trisong Deutsen, bunun yeterli olmadığını ve çeviri yapılmayı bekleyen başka tıp kitapları da olduğu düşüncesindedir. (5) Bu amaçla 728’de Tibet’in Samye şehrinde düzenlenen bu konferansa katılanlar Hindistan, Nepal, Keşmir, İran/Roma ve Çin gibi Tibet’e çevre ülkelerin hekimleridir. (4,5,9,10,27,28)


Birçok kaynakta belirtildiği gibi, bu konferansın katılımcıları arasında bir Türk hekim de bulunmaktadır: Drugu ülkesinden Sengdo Ochen. (21) (Bu ismin, transliterasyon ve transkripsiyon farklıklarından dolayı farklı kaynaklarda farklı şekillerde yazılmış olduğu gözlenmektedir: Seng mdo od chen (21), Senge Odchan (5), Sengmdo Odchen (28), Seng mchog chen po (10), Seng ge ‘od chen (9), Sengge Öchen Pelje.(14) Buradaki Drugu sözcüğünün karşılığı “Türk”, Drugu-yul sözcüğünün karşılığı ise “Türklerin ülkesi, Türkistan”dır.(14)


Konferansın yapıldığı tarih olan 728, II. Gök-Türk devletinin hüküm sürdüğü bir döneme karşılık gelmektedir (682-744) ve o dönemde devletin hükümdarı Bilge Kagan’dır. (26) 


Bu dönemde Gök-Türkler, şimdiki Moğolistan, Çin, Rusya ve Orta Asya Türk devletlerini kapsayan bir alanda hüküm sürmekteydi. Dolayısıyla 728’de, Tibet’in en önemli komşuları arasındaydılar. Orhun yazıtlarında Gök-Türklerin kendileri için Türük/Türk sözcüğünü kullandıkları bilindiği için, komşu devletlerin de Gök-Türkleri tanımlamak için bu sözcüğü kullanmış olmaları beklenen bir durumdur. Bu nedenlerden dolayı, kaynaklarda adı geçen Sengdo Ochen’in, bir Gök-Türk hekimi olduğu kabul edilebilir.


Bu toplantıya katılan bir başka hekim de Tazig ülkesinden Halasanti (ha la shan ti)’dir. Yukarıda belirtildiği gibi, Tibet tıp metinlerinde geçen Tazig sözcüğü ile kast edilen Farslar, Araplar ya da Roma İmparatorluğu’dur. Ancak metni ayrıntılı bir şekilde inceleyen ünlü Tibet tarihçisi Beckwith’e göre, Halasanti adlı bu hekimin de Batı Türkistan (Batı Türkleri) kökenli olma olasılığı vardır. (8)


Türk tıbbı, Tibet’e komşu yerleşik tıp gelenekleri arasında sayılmaktadır:


Geç dönem (XIII.-XVII. yüzyıl) Tibet edebi metinlerinde, bu konuda bazı bilgiler yer almaktadır. Bu edebi metinlerde, VIII.-XI. yüzyıllar arasında Tibet’e komşu olan ülkelerdeki tıp ekollerinin öne çıkan temsilcisi hekimler ve bunların ülkeleri listelenir.(10) Ayrıca bu hekimlerin her birinin de ekol niteliğindeki tıp kitapları yazmış olduklarından bahsedilir.


Tibet’e komşu tıp gelenekleri farklı kaynaklarda şu şekilde listelenmektedir: (9,10)


1. Hindistan, Keşmir, Orgyan, Newar, Dolpo, Tangut, Hoten, Uygur, İran ve Roma
2. Batı Keşmir, Doğu Keşmir, Orgyan, Newar, İran, Dolpo, Uygur, Hoten, Roma ve Çin
3. Hindistan, Keşmir, Nepal, Karluk, Roma, Çin, Zhangzhung, Drugu, Soğd, Mon, Tangut ve Do
4. Keşmir, Orgyan, Magadha, Newar, Arap-Pers, Dolpo, Uygur, Tangut/Xixia, Hoten (Li), Roma


Bu metinlerdeki Orgyan (ya da Udiyana) Pakistan’daki Swat vadisini, Dolpo Nepal’i, Zhangzhung Batı Tibet’teki krallığı ve Magadha Bengal’i ifade etmektedir. Burada bizim açımızdan ise dikkat çeken birkaç ülke vardır.


Hoten: Taklamakan çölünün güneyinde, İpek Yolu üzerindeki önemli şehirlerden birisidir. Tarihsel süreç içinde burada kurulan hanlık/şehir devlet Türkler, Çinliler ve Tibetliler arasından birkaç kez el değiştirmiştir. (26)


Uygur: Uygur Kağanlığı 744-840 arasında hüküm sürmüş olan bir Türk devletidir ve zaman zaman Tibet’le yakın ilişkileri olmuştur. (29)


Karluk: Yukarıda da belirtildiği gibi Gök-Türklerin bir koludur. (25,26)


Drugu: Yukarıda da belirtildiği gibi bu sözcük, Türk anlamına gelmektedir ve IX. yüzyıl öncesinde Gök-Türkleri, sonrasında ise Uygurları tanımladığı kabul edilebilir. Tibet tıp tarihi konusunda en temel kaynaklardan birisini yazmış olan Rinpoche’nin kitabında ise, Türklerle ilgili bilgilerin olduğu bu bölümde Drugu değil Guge sözcüğünün kullanıldığı dikkati çekmektedir. (5) Ancak bizce bu durum bir yazım yanlışından kaynaklanmaktadır. Çünkü Guge, X. yüzyılda batı Tibet’te kurulmuş küçük bir krallıktır ve bunun dışında diğer kaynakların tümünde, 728’deki konferansa davet edilen hekimlerden birisinin Drugu ülkesinden olduğu bildirilmektedir. (5,9,10,14,21,28)


Türk hekimlerinin yazdığı bazı tıp kitapları vardır:


Tibet tıbbının VIII.-XI. yüzyıl arasındaki dönemini anlatan kaynaklarda, Tibet’e komşu ülkelerin tıp geleneklerinden ve bu ülkelerin önde gelen hekimlerinin yazdığı kitaplardan da bahsedilmektedir. (10) Uygur (Hor) sistemini oluşturan hekimin (legs pa’i rgyan) yazdığı belirtilen kitaplardan birinin adı Gagon’un Kendiliğinden Düzelmesinin (35) Yöntemi’dir (Thirty-Five Methods for Spontaneous Emergence of Gagon).(10) Aslında metindeki “ga gon” sözcüğü Tibetçede kavun anlamına gelmekle birlikte, sözcüğün burada bir kişi adı ya da Tibet’in kuzeyinde yer alan (ve Uygurlarla sınır komşusu olması muhtemel) hanlıklardan birisi olması, daha güçlü bir olasılıktır.(10)


Tibet’te 728’de düzenlenen Tıp Konferansı’na katılan Türk (Drugu) hekim Sengdo Ochen’in, Üç Siyah Eser (Three Black Treatises – Three Black Tantras) adlı bir kitabın yazarı olduğu bildirilmektedir. (5,21) Konferans bitiminde kendi dilinde yazılmış diğer tıp kitapları yanında bu kitap da Tibetçeye çevrilmiş ve Tibet tıbbına kazandırılmıştır.(5)


Ayrıca Sengdo Ochen’in, anatomik ölçümler konusunda yazılmış olan bir sistemin kurucusu olduğu ifade edilir.(5) Bu cümleyi, Sengdo Ochen’in bu konuda yazılmış bir kitaba sahip olduğu şeklinde anlamak da mümkündür; çünkü bu cümlenin geçtiği bölümde Tibet tıp sisteminin kurucu bileşenlerinden olan dokuz yabancı hekimden bahsedilmektedir. Her bir hekimin farklı bir “sistem” konusunda iyi oldukları anlatılır ve bunlardan bazılarının, bu konuda kitaplar yazmış olduğu bilgisi de aktarılır.


Örneğin Hindistan’dan gelen hekimin, hastalıkların genel anlamda tedavisi konusunda, Çin’den gelen hekimin ise çocuk hastalıkları konusunda yazdıkları kitaplar bulunmaktadır.(5) Başka bir kaynakta ise Türk hekimin kurucusu olduğu sistemin adı da verilir: Cesetlerin Saçlarının Büyülü Aynası (Magical Mirror of the Corpse’s Hairs).(14)


Uygur kaynaklı Türkçe bir kitapta yer alan bir bilgi, yukarıda yazılanları doğrular niteliktedir. Prof. Dr. Sultan Mahmut Kaşgarlı tarafından yazılan bir makaledeki şu cümle dikkat çekicidir:(30) Doğu Türkistan’ı 1981’de ziyaret eden Tibet İlaççılık Hey’eti, Doğu Türkistan Sağlık Nezareti’ne VIII. yüzyılda yaşamış meşhur Türk tabibi Kumullu Cem Başlak tarafından yaptırılmış “Canlıların Vücut Ölçülerinin İncelenmesi» ve “Resimli Örnek Anatomi Kitabı” adlı iki eser hediye etmişlerdir. Farklı alfabe ve diller arasındaki transliterasyon ve transkripsiyon özellikleri düşünüldüğünde, Sengdo Ochen ile Cem Başlak’ın aynı kişi olduğu kabul edilebilir.


Bunun dışında Türk hekimler, telif eserlerin yazarları olmaları yanında, kendi dillerindeki ya da başka dillerdeki tıbbi metinlerin Tibetçeye aktarılmasında da görev almışlardır. Bin dört yüz otuz dörtte yazılan bir Tibet tıp tarihi metninde, Tibet kralı Trisong Deutson döneminde tıbbi metinleri çeviren Tibetli ve yabancı çevirmenler arasında (Hindistan, Çin, Nepal, Khrom ve Dolpo ülkelerinin hekimleri yanında) Türk hekim Sengdo Ochen’in de adı sayılmaktadır.(10)


Başka bir kaynakta ise, Sengdo Ochen’in derleyip çevirdiği diğer eserlerin listesi şu şekilde verilmektedir: (21)


1. Üç Siyah Tantra Üzerine Yapılmış Büyük ve Küçük Açıklamalar (Greater and Lesser Annotations on the Three Black Tantras),
2. Deniz Kabuğu Çizimlerinin Gözü (Eye of the Conch Illustrations),
3. Turkuaz Ağ: Şifalı Bitkiler Ormanına Giriş (Turquoise Network: Entering the Forest of Medical Plants),
4. 500 Bölümlük Gunasata (Gunasata in Five Hundred Chapters),
5. At Tıbbının Aynası-Üç Cilt (Mirror of Equine Medicine in Three Collections).


Bu listedeki son kitabın adı dikkat çekicidir. Veteriner hekimliğe ait olan bu kitabın, at hastalıklarının tanı ve tedavisiyle ilgili konuları işlediği anlaşılmaktadır. Tibetçesi me long skor gsum olan bu kitabın İngilizce adı, başka bir kaynakta küçük bir farkla Ayna Üçlemesi (Mirror Triology) olarak yer almaktadır. (22) Ama bu kaynakta da, kitabı çevirenin Türk hekim Sengdo Ochen olduğu bilgisi yinelenmektedir.(22) Bu üçleme içinde yer alan iki metnin başlıkları şunlardır: Gümüş-Beyaz Ayna (Atlar Üzerine Eser) ve Işıklar Saçan Ayna (Atların Muayenesi). Bu her iki eser de, Türk hekim Sengdo Ochen’e atfedilmiş ve bunların Orta Asya kaynaklarından Tibetçeye çevrildiği bildirilmiştir.(22)


Zaten mevcut bilgiler, XIV. yüzyıl öncesinde Orta Asya Türk topluluklarında veteriner hekimlikle ilgili geniş bir bilgi birikimi olduğunu göstermektedir. (31) Örneğin, ünlü Arap bilim adamı el-Cahiz tarafından IX. yüzyılda yazılan bir eserde, Türklerin veteriner bilimlerinde ileri düzeyde olduklarından bahsedilir ve Türklerin “hem seyis, hem atlı, hem at terbiyecisi, hem at satıcısı, hem de veteriner cerrah” oldukları belirtilir.(32) Ayrıca, Tibet’teki cenaze törenlerinde kullanılan atların bir kısmının Türk (Drugu) topraklarından geldiği bilinmektedir.(33)


Türk devletlerinin, tanı ya da tedavi uygulamalarında başarılı oldukları bilinen alanlar vardır: Yedi yüz yirmi sekizde düzenlenen toplantıya katılan hekimler hakkında bilgi verilirken, katılımcı her ülkenin, tıbbın hangi alanında daha başarılı olduklarından da bahsedilir. Örneğin Çinliler astrolojiyi ve diğer yöntemleri kullanarak prognozu belirlemede, Keşmirliler kimyasal yöntemlerde, Taxilalılar (Pencap-Pakistan) zehirlenmelerin tedavisinde, Zahorlular (Kuzeydoğu Hindistan) boynuzla kupa çekmede, Shanshunglular (Zhangzhung) pürgasyonla iyileştirmede, Udiyanalılar (Orgyan) kusturmayla tedavide ilerleme kaydetmişlerdir.(5)


Bunlara ilaveten, Karlukların da dağlamada iyi oldukları belirtilir. (5,14) Yukarıda da belirtildiği gibi Karluklar, Gök-Türklerin bir kolu olarak kabul edilmektedir.(25,26) Ancak metinlerdeki Karluk sözcüğüyle ilgili başka bir olasılık daha söz konusudur ve “Sources of Tibetan Tradition” isimli kitapta konuyla ilgili bir açıklama yapılmıştır. Buna göre yazarlar metnin bütününü değerlendirdiklerinde, bu bölümde yazılı olan “Karluk hekim” ifadesinin aslında “Türk (Drugu) hekim” olarak anlaşılması gerektiğini, yani aslında burada Karluklardan değil o dönemde ayrı bir devlet olan Türklerden (Gök-Türklerden) bahsedildiğini ifade etmektedirler.(14)


Bu açıklamanın doğru olduğu kabul edilebilir. Çünkü elimizde bulunan çok değerli bir başka kaynakta da bu açıklamayı destekler içerikte bilgiler yer almaktadır. Bu kaynak, Tanksukname-i İlhan Der Fünunu Ulümu Hatai Mukaddimesi’dir. (34) Yazılış tarihi 1313 olan Tansukname’nin yazarı, İlhanlıların en önemli vezirlerinden Reşidüddin Fazlallah’dır (1247-1318). Cengiz Han’ın torunu Hulagu Han tarafından kurulmuş olan İlhanlı Devleti, Orta Asya kültürüne ait birçok ögeyi de beraberlerinde Doğu Asya, İran, Azerbaycan ve Anadolu topraklarına getirmiştir. Bu kapsamda tıbbi kitapların çevirilerinin de yapıldığı görülmektedir.(35) Tansukname, MÖ 201-280 arasında yaşamış Çinli hekim Wang ShuHe’ya ait Mai Jing adlı eserin çevirisidir. Kitapta yer alan şu cümleler dikkat çekicidir:


"Mal ve davarların hastalıklarına vakıf olan Türklerle göçebeler ve baytarların ilaçları, ekseriyetle dağlamaktır. Yara ve şiddetli ağrılara, dağlamakla mualece ederler ve dağlamak bu suretle faide verir."


Anlatıldığı veçhile hatay halkiyle Türkler, dağlamada mübalağa göstermişler ve bu hususta kitaplar tedvin ederek dağlanma yerlerini resimlerle göstermişler(dir).


Dolayısıyla bu açıklamalar da, Türklerde dağlamanın yaygın olduğu bilgisini destekleyen bir kanıt olarak görülebilir.


Ayrıca üçüncü maddede açıklanan bilgilere paralel olarak, Türklerin veteriner hekimlik konusunda bilgi sahibi oldukları, bu eserde de yinelenmektedir.


Tibetliler, Türklerin uyguladığı (ya da uygulamada başarılı oldukları bilinen) bazı tedavi yöntemlerini benimseyip uygulamışlardır:


Dunhuang araştırmaları sırasında Tibet tıbbına ait altı adet belge bulunmuştur ve bunlardan birinde Türklerin uyguladığı bir tedavi yöntemine atıf yapılmaktadır.(12) PT 127 kodlu belgenin “Epidemik Ateş” bölümündeki bir cümle şu şekildedir:


Hekim, burada Türk diyarından gelen iğnelerle de kan alabilir [The practitioner may also apply bloodletting with needles from Tujue (or Turk, a nationality in ancient China) region].(36) 


Aynı metnin başka bir Tibet tarihçisi tarafından yapılan çevirisi ise şöyledir: (Bu hastalarda) demir kullanılarak yapılan Türk usulü dağlama da uygundur [The Turkic (Drugu) method [using] iron for cautery is also suitable].


Metnin transkripsiyonunu yapanlara göre bu cümle, hem kan alma hem de dağlama/moksa yöntemlerini ifade etmektedir.(11,14)




Türklerde tıp ne zaman başlamıştır?

Tibet tıbbının en önemli isimlerinden olan ve VIII. yüzyılda saray hekimliği yapan Büyük Yuthog’un biyografisinin anlatıldığı metinde yer alan dikkat çekici bir pasaj vardır. (5,14) Diyalog şeklinde yazılan bu bölümde Türk hekim sorar:


İlk doktorlar kimlerdir ve hangi hükümdarlar döneminde Çin, Nepal, Keşmir, Moğolistan, Dölpo, Drugu ve Khrom gibi ülkeleri tıpla tanıştırmışlardır?


Yutok yanıtlar:
Hindistan’ı kral Tachichen döneminde brahmin Hala Mikyang, Çin’i kral Sengpakchen döneminde doktor Haladhara, Türkistan’ı kral Bagadur (Bahadur) döneminde doktor Biguta (hbi-gu-ta), Nepal’i kral Radzuge döneminde doktor Racana, Keşmir’i kral Pel-ö döneminde doktor Dzugepel, Moğolistan’ı kral Barita döneminde doktor Bhayaha, Karlukları kral Gaga döneminde doktor Harina (ha-ris-sna).


Görüldüğü gibi bu listede iki Türk devleti yer almaktadır. İngilizce çeviride “Türkistan” olarak kullanılan sözcüğün Tibetçe aslının Drugu ya da Drugu-yul olduğu düşünülebilir. Çünkü yukarıda da belirtildiği gibi, Tibet tıbbının ilk dönem metinlerinde Türklerin yaşadığı ülkeyi ifade etmek için kullanılan sözcük Drugu-yul, yani “Türklerin ülkesi”dir. (14,17) Metindeki “Türkistan” sözcüğünün Gök-Türkler için kullanılmış olduğu düşünülebilir. Ancak Gök-Türk tarihinde Bahadur unvanı taşıyan birden fazla hükümdar vardır.(26) Çünkü bu unvan, kahraman ve yiğit gibi anlamlara sahiptir.


Karlukların hükümdarı olarak bahsedilen Gaga hakkında, başkaca bir bilgi yazılmamıştır. Bahadur gibi bunun da bir unvan olma olasılığı vardır. Karluk hükümdarları için kullanılan Kagan ya da Yabgu unvanlarının, Tibet dilindeki karşılığı olarak Gaga sözcüğü seçilmiş olabilir.




SONUÇ

On üçüncü yüzyıl öncesi Tibet tıp tarihini anlatan metinlerde, Gök-Türk ve Uygur dönemiyle ilgili tıbbi bilgilerin yer aldığı görülmektedir. Bu metinler bize, Türkçede bugüne kadar işlenmemiş önemli bilgiler sunmaktadır. Buna göre Orta Asya’da uzun bir dönem hüküm sürmüş Türk devletlerinin tıp alanında çevre ülkeler arasında önemli bir konumda bulunduğu, saygın hekimlere sahip oldukları ve bu hekimlerin yazdığı tıp kitaplarının Tibetçeye de çevrildiği anlaşılmaktadır.


Yapılacak yeni araştırmalar ışığında ortaya çıkacak farklı bilgi ve belgeler, Orta Asya Türk tıbbı konusunda daha ayrıntılı bilgi sahibi olmamızı sağlayacaktır.



Doç.Dr.H. Volkan Acar
Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Anesteziyoloji ve Reanimasyon Kliniği
Lokman Hekim Dergisi, 2015;5(3):115-123
BİLGİ: Bu çalışmanın özeti, 9 - 13 Haziran 2015 arasında Malatya’da gerçekleştirilen IX. Lokman Hekim Tıp Tarihi ve Folklorik Tıp Günleri’nde poster olarak sunulmuştur.



KAYNAKLAR
1. Blezer H et al. Brief outlook: Desiderata in the study of the history of Tibetan medicine. In: Schrempf M, editor.Soundings in Tibetan medicine. Anthropological and historical perspectives. Proceedings of the 10th Seminar of theInternational Association for Tibetan Studies (IATS) Oxford 2003, Leiden: Brill Academic Publishers; 2007, p. 427-38.
2. Winder M. Tibetan medicine. Bulletin of Tibetology 1989;25:5-16.
3. Gerke B. Introduction: Challenges of translating Tibetan medical texts and medical histories. In: Ploberger F, editor.Wurzeltantra und Tantra der Erklärungen, aus “Die Vier Tantra der Tibetischen Medizin”, Schiedlberg, Austria: Bacopa Verlag; 2012, p. 17-29.
4. Dakpa T. Unique aspect of Tibetan medicine. Acupunct Electrother Res 2014;39:27-43.
5. Rinpoche R. Tibetan medicine: Illustrated in original texts. Chapters from the Second Book of the rGyud-bzhi, called bShad-rgyud. Berkeley and Los Angeles: University of California Press; 1976.
6. Gyatso Y. Nyes pa: A brief review of its English translation. The Tibet Journal 2005-2006;30-31:109-18.
7. Besch NF. Tibetan Medicine Off the Roads: Modernizing the Work of the Amchi in Spiti. Dissertation zur Erlangung der Doktorwürde Vorgelegt an der Fakultät für Verhaltens- und Empirische Kulturwissenschaften der Ruprecht-Karls-Universität Heidelberg im Fach Ethnologie Sources of Tibetan Tradition. Heidelberg, im August 2006. Edited by Kurtis R. Schaeffer, Matthew T. Kapstein, and Gray Tuttle. Columbia University Press; 2013.
8. Beckwith CI. The introduction of Greek medicine into Tibet in the seventh and eighth centuries. J Am Orient Soc 1979;99:297-313.
9. Garrett F. Critical methods in Tibetan medical histories. J Asian Stud 2007;66:363-87.
10. Martin D. An early Tibetan history of Indian medicine. In: Schrempf M, editor. Soundings in Tibetan medicine. Anthropological and historical perspectives. Proceedings of the 10th Seminar of the International Association for Tibetan Studies (IATS) Oxford 2003, Leiden: Brill Academic Publishers; 2007, p. 307-25.
11. Yoeli-Tlalim R. Central Asian mélange: Early Tibetan medicine from Dunhuang. In: Dotson B, Iwao K, Takeuchi T, editors. Scribes, texts, and rituals in early Tibet and Dunhuang, Wiesbaden: Reichert-Verlag; 2013, p. 53-60.
12. Yoeli-Tlalim R. Re-visiting ‘Galen in Tibet’. Med Hist 2012;56:355-65.
13. Yoeli-Tlalim R. Islam and Tibet: Cultural interactions – An introduction. In: Akasoy A, Burnett C, Yoeli-Tlalim R, editors. Islam and Tibet – Interactions along the Musk Routes, London: Ashgate; 2010. p. 1-16.
14. Schaeffer KR, Kapstein M, Tuttle G. Sources of Tibetan Tradition. New York: Columbia University Press: 2013.
15. Venturi F. An old Tibetan document on the Uighurs: A new translation and interpretation. Journal of Asian History 2008;42:1-35.
16. Yoeli-Tlalim R. On Urine Analysis and Tibetan Medicine’s Connections with the West. In: Studies of Medical Pluralism in Tibetan History and Society. PIATS 2006: Proceedings of the 11th Seminar of the International Association for Tibetan Studies, Königswinter 2006, eds. M. Schrempf, S. Craig, F. Garrett, M. Cuomo, Andiast, Switzerland: International Institute for Tibetan and Buddhsit Studies GmbH. 195-212.
17. Zeisler B. East of the moon and west of the sun? Approaches to a land with many names, north of ancient India and south of Khotan. The Tibet Journal 2009-2010;34-35:371-463.
18. Beckwith CI. The Tibetan Empire in Central Asia: A History of the Struggle for Great Power among Tibetans, Turks, Arabs, and Chinese during the Early Middle Ages. Princeton: Princeton University Press, 1993.
19. Bellezza JV. The Dawn of Tibet: The Ancient Civilization on the Roof of the World. Maryland: Rowman & Littlefield, 2014.
20. Bold S, Ambaga M. History and Fundamentals of Mongolian Traditional Medicine. Ulaanbaatar, Mongolia: Sodpress Kompanid Khevlv: 2002.
21. Gyatso DS (Translated by Gavin Kilty). Mirror of Beryl: A Historical Introduction to Tibetan Medicine. Sommerville MA: Wisdom Publications: 2010.
22. Taye JKL (Translated by Gyurme Dorje). The Treasury of Knowledge. Book Six, Parts One and Two, Indo-Tibetan Classical Learning and Buddhist Phenomenology. Boston: Shambhala: 2012.
23. A Survey of Tibetan History. Reading notes taken by Alexander Berzin from Tsepon, W. D. Shakabpa, Tibet: A Political History. New Haven: Yale University Press: 1967.
24. Stein, Rolf A. Recherches sur l’épopée et le Barde au Tibet. Paris: Presses Universitaires de France: 1959, 188–9.
25. Taşağıl A. Karlukların coğrafi dağılımı üzerine. Türkiyat Mecmuası 2014;24:75-89.
26. Taşağıl A. Gök-Türkler I-II-III. Türk Tarih Kurumu, Ankara 2014, 2. Baskı.
27. Badmaev V. Tibetan medicine. In: Jonas WB, Levin JS, editors. Essentials of Complementary and Alternative Medicine, New York: Lippincott, Williams & Wilkins: 1999, 252-74.
28. Martin D. Greek and Islamic Medicines’ Historical Contact with Tibet: A Reassessment in View of Recently Available but Relatively Early Sources on Tibetan Medical Eclecticism. In: Akasoy A, Burnett C, Yoeli-Tlalim R, editors. Islam and Tibet – Interactions along the Musk Routes, London: Ashgate; 2010, p. 117-144.
29. Kamalov A. Uygur İmparatorluğu (744-840), Türkler. II. Cilt. Ankara: Yeni Türkiye Yayınları; 2002.
30. Kaşgarlı SM. Uygur Türkleri Kültürü ve Türk Dünyası. İstanbul: Çağrı Yayınları; 2004.
31. Meserve RI. Early Turkic Contributions on Veterinary Medicine. International Journal of Central Asian Studies 1996;1:1-13.
32. Walker CTH. Jahiz of Basra to Al-Fath Ibn Khaqan on the “Exploits of the Turks and the Army of the Khalifate in General”. The Journal of the Royal Asiatic Society of Great Britain and Ireland 1915: 631-97.
33. Bellezza JV. gShen-rab Myi-bo. His life and times according to Tibet’s earliest literary sources. Revue d’Etudes Tibétaines 2010;19:31-118.
34. Ünver AS. Tanksuknamei İlhan der fünunu ulumu Hatai mukaddimesi. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Tıb Tarihi Enstitüsü 14, Milli Mecmua Basımevi; 1939.
35. Buell PD. How did Persian and other Western medical knowledge move East, and Chinese West? A look at the role of Rashīd al-dīn and others. Asian Medicine 2007;3:279–95.
36. Zhao Q, Wu MZ, Zhao JP. Heated moxibustion and bloodletting in Tibetan medical literature of Dunhuang heritage. Chin J Integr Med 2012;18:230-2.





Central Asian Turkish Medicine in Tibetan Medicine Sources

The history of the Tibetan Medicine dates back to 7th century AD. The main sources that had an impact on Tibetan Medicine before 13th century AD were India, China and the West. However, Central Asian Medicine also had an intense interaction with Tibetan Medicine. It was noted that early Tibetan Medicine sources have contained some information of medicine in Central Asian Turkish states. It was seen that three different words were used to describe Turks in these texts: Drugu (Turk), Hor (Uyghur) and Garlok (Qarluq). 

What we learn about Turkish medicine from Tibetan medical texts is as below:
At least one Turkish physician was among the participants of International Medical Conference that was held in Tibet in 728 AD. Turkish medicine was one of the established medical traditions neighboring to Tibet. There were several medical textbooks written by Turkish physicians. There were some diagnostic or therapeutic specialties in which Turkish states were good. Tibetans have accepted and used some therapeutic methods which were used by Turks. Medicine was introduced to Turks (i.e. Kok-Turks) by physician Biguta while it was introduced to Qarluqs by physician Harina.








Prof. Dr. Ali Haydar Bayat
























Polo ya da Çögen Çevgen







- MÖ.6.yüzyıldan beri oynanan "oyun" Türklere aittir, batılıların Polo dediği Çevgen/Çöğen bir "Binici Eğitimi" olmasının yanı sıra eğlence amaçlı olarakta icra edilmiştir.


- Şehname'de Persler ile Turanlar karşılıklı bir maç yapar ve "acemi" olan Türkler kazanır...Darius'un İskender'e çevgan gönderdiği de yazar. Bunu İskoçya'da Kral Alisaunder (yani Alexander) epiğinde ve Shakespeare'de V.Henry'de kullanmış. Şehname'nin yanlı tarih ile 11.yy'da yazıldığı göz önünde bulundurulmaz, bölgenin eski sakinleri olan Part / Saka / İskit Türkleri de, ama bütün kaynaklarda Polo'nun Persliler tarafından icat edildiği anlatılmaktadır. Lakin bazı kaynaklarda pers'in sadece coğrafya olarak verildiğini okudum...


- Polo, Hunlarla Himalaya'dan Hindistan'a girmiştir. Babür Türkleriyle pekişmiştir.


- Çinlilerin Polo ile tanışmaları Türk olan Tang Hanedanlığı dönemine rastlar ve Türkler gibi Süvarilerini eğitmek için kullanmışlardır. 


- Selçuklu ve Osmanlı döneminde keyifle oynanan çevgen, 12.yy'da Doğu Roma'da asiller tarafından da oynanmıştır.


- Türk kadınlarının da erkekleri zorlayacak şekilde oynadığı bilinmektedir.


- Hz.Hüseyin'in şehit edilmesinden sonra başının çevganla oynanmasından sonra yasaklanan oyun, zamanla Müslüman-Türk camiasını özellikle de Türkiye'yi etkilemiştir. Tabii Türk'ün attan inmesi de...


- 1850'li yıllardan sonra Hindistan'dan sömürgeci İngilizlerin tekeline geçmiştir.


- Artık bir batı ve zengin sporu olan Çöğen'e, yani  ATA Sporuna sahip çıkamadık, süvarilerimize sahip çıkamadığımız gibi...AMA...


- Azerbaycan Türkleri sahip çıktı ; Çevgân/Chovgan (Eski Karabağ atı- spor oyunu) şeklinde 2013 yılında, UNESCO tarafından Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi'ne girmiştir.


- Böylece İran, Çin, Hindistan ve İngiltere bu oyunun kendilerine ait olduğu iddialarını da boşa çıkarmıştır.


- Zafer Türk Dünyası'nındır.






GÖNÜL RAHATLIĞI İLE BİZİM DİYEBİLİRSİNİZ....







Polo/çevgân’ ın proto tipinin ortaya çıkışı ve kıtalararası yaygınlaşması hakkında birçok yorumlara  rastlanılmaktadır. Yorumların birçoğu polonun ortaya çıkışında, Türk toplumlarının tarihi rolünü görmezlikten gelmekte ya da çok sınırlı rol biçmektedirler.



Özellikle bazı araştırmacılar çevgânın kökeni konusunda engin ve zengin “Türk Atlı Kültürü”nü, bu kültürle kurulmuş güçlü devlet ve medeniyetlerini, geleneksel zemini poloya benzeyen onlarca binicilik sporlarını görmezlikten gelmeleri ilginçtir. Daha da ilginci; çevgânın proto tipinin doğduğu Asya bozkırlarında, o zamanın henüz devletleşmemiş bazı halklarını gösterirlerken, onlara uzun yıllar gelişmiş atlı kültürleriyle hükmeden Türkleri göstermemeleridir.



Bu taraflı ya da önyargılı durum, Türkiye ve Türk dünyasındaki uzmanları ciddi araştırmalara sevk etmiştir. Ayrıca, konuyla ilgili getirilen yorumlarda, araştırmacılardan oyunların ritüel, törensel ve ya sosyo-ekonomik kökenlerinin tarafları olmamaları beklenir. Oyunun ilk ortaya çıkışı ve gelişim sürecinin doğasına yönelen bakışın tarafsız ve objektif olması, bilim teorisinin temellenmesi doğrultusunda ve kaynağını kendi karakteriyle doğru yansıtması beklenir. Bu bağlamda polo/ çevgânın ortaya çıkışı, geçirdiği aşamalar tarihi ve sosyalizasyon süreci dikkate alınarak açıklanmaya çalışılacaktır. Bu araştırmada, Türk dünyasına verilmeyen polonun tarihi rolü; verilerek dünya spor literatürlerinde hak ettiği bir şekilde yer alması amaçlansa da, bunun kolay olmayacağı bilinmelidir.



Çevgân/Poloya Terminolojik, Tarihi ve Sosyalizasyon Sürecinden Bakış XIX. asrın ikinci yarısında çevgân ile Assam, Burma, Manipuri gibi Hindistan’ın kuzey bölgelerinde tanışan İngiliz askerleri, Hint yerlilerinin “sağol kangei” dedikleri bu spora, Tibet’ten gelen çok daha kısa olan adı seçerler ve “polo” derler. Polo, Tibet dilinin Batlı dialektinde “pulu” yani “top” anlamına gelmektedir. Selçuklu ve Osmanlı dönemindeki eski metinlerde  “çevgân” olarak geçen bu oyuna, XIX. asrın sonları ve XX. asrın başlarında Türkler’in “çöven/çöğen”, “çevgen”,  “çevkan”, “çöken”, “çöğan”, ve “çöğen” dedikleri görülürken, günümüz Türkistan’ında da yine “çevgen” denildiği görülebilmektedir.



Kaşgarlı “çevgân” kelimesini açıklarken karşılığını “çevgen” olarak belirtmektedir. Yine Kaşgarlı “talas” sözcüğünü açıklarken “At yarışında, top oyununda, (çevgende) meydanın çevresine dikilen ip” olarak tarif etmekte, yine “topık” terimini açıklarken “çevgen ile vurulan top, topaç” ifadesini kullanmaktadır. Kaşgarlı “top”  kelimesini “topık” kelimesinin kısaltılmışı olarak belirtir ve yine “eğtürdü” kelimesini açıklarken “ucu eğri ve ya ucu eğdirilmiş ağaç sopa ve bu sopayla çöğen oynanır” ifadesini kullanır.



Görüldüğü gibi “çöğen/çevgen/çöven” ucu eğri ağaçtan yapılmış sopa olup bununla çevgen/polo oynanır. Yani  bu sopayla top çevrilir. Dolayısıyla oyun adını bu sopadan almaktadır ve Türklerin bu oyuna niçin çevgen/çöğen/çöven dedikleri anlaşılabilmektedir. Bu kelimelerin Farsça ve Türkçe dillerindeki etkileşim ve Arap alfabesinin bu dillerde kullanılması, terimin açıklanmasını gösterebilecek durumdadır. Bilindiği gibi 1056 yılından itibaren Türk dili özellikle edebiyat alanında Farsçadan etkilenmeye başlamıştır. Arapların “savelcan”, Bizanslıların “tzunkanion”, Çinlilerin “pu-lo”, Japonların “ki-yu” dedikleri polo oyununa, Türk ve Farslar’ın etimolojik bağlamda açıklayıcı olabilen ve aynılığı görülebilen “çöğen” ve çevgân kelimesini kullanmışlardır.



Çevgânın yazılış şekli Farsça “çaugan” olarak okunabilmektedir. Türkçede daha ziyade “çöğen” okunuşu, kelimenin kökeninin aynılığını gösterebilmektedir. XIV. yy. itibaren Arapça ile Farsça tamlama sözcüklerinin Türk edebiyatında arttığı yönünde edebiyatçılar hemfikirdir. Hatta Türk divan edebiyatı Fars ve Arap edebiyatı ile sadece dil bakımından değil, kültürel etkileşimin yanında efsanevi aşklar, tasavvuf ve dini konular gibi bazı unsurları ortak işlediklerinin görülebilmesi doğaldır. Bu etkileşimden çöğen de kendisine düşen payı almış ve çevgen sopası, topu, sahası vb. unsurlar özellikle Osmanlı şairlerince bazı benzetmeler yapılarak kullanılmıştır.



Türkler XI. Yy. başlarında İran topraklarına geldiklerinde ve Selçuklu Devleti’ni kurduklarında İran’ı temsil eden siyasi, askeri, ekonomik ve idari herhangi bir gücünün henüz olmadığı bilinmekteydi. Çünkü Türkler oralara geldiklerinde Emeviler 400 yıl önce İran’ı temsil eden Sasani Devleti’ni ortadan kaldırmışlardı. 1040 Dandanakan Zaferi’nden sonra Selçuklu Türkleri, İran, Azerbaycan, Irak ve Suriye de tamamen hâkim olmuşlar, hatta 1071 Malazgirt Zaferi ile de Anadolu’yu vatanlaştırmışlardı.



Kaşgarlı ünlü eseri DLT’ü kaleme aldığı aynı yıllarda (1070), siyasi gücü hiç olmayan Farslardan, Türklerin özellikle atlı kültür unsuru alacak kadar bir beraberlikleri olmamıştır. Türklerin hâkimiyetinde olan bu coğrafyada, kendisine tabi olan Fars ve Arap unsurlardan yukarıda da belirtildiği gibi bazı kelimeleri alıp kullandıkları bilinir. Ancak, çevgân gibi kelimelerin kullanılması, dilerinde olmadığı için değil, tâbi unsurları daha iyi anlamaları ve idareye ısınmalarını temin için olabilir. O tarihlerde atlı kültüre ve bu kültürün ürünü olan çok sayıda binicilik sporlarına hâkim Türkler, kendi himayesine aldığı devletsiz bir azınlığın, bu tarihten 100 yıl sonra kullandığı (Firdevs) bir kelime (çevgân) ile Büyük Türk Atlı Kültürü’nü görmezlikten gelmeleri düşündürücüdür.



Pers şair Firdevsi, “M.Ö. 600’de oynandığı var sayılan bir maçı tarif etmiştir. Bununla birlikte Firdevs 1500 yıldan fazla bir süre sonra bunu yazmıştır. Bu nedenle tarifi tarihi olarak doğru olmayabilir”(*23). Bunu söyleyen otoritelerin dışında, dünyanın en ciddi polo kurumlarının sitelerinde, yine aynı tarihlerde (M.Ö. 600) Türkmenler ile Perslerin karşılıklı polo maçı oynadıklarını; Türkmenlerin Persleri/Farsları/İranlıları yendiklerini açıkça belirttiler ve bu maçların dünyanın ilk polo maçı olduğunu yazarlar. (*24)



Dünyada bilinen ilk maçı kazanacak kadar mahir olan bir kavmin adını, polonun proto tipinde ve özellikle organizasyonunda geçirmemekte ısrarlı gözüken sözde otoriteler, bu maçın mağlubuna polonun ortaya çıkışını mal etmelerine şaşırmamak elde değil. Bu yorumların polo otoritelerine nasıl yakışacağını kendilerinin irdelemesi gerekmektedir.



Spor otoriteleri ve özellikle sosyologları; bir toplumda çağdaş ve ya geleneksel bir sporun, o toplumun “ata sporu” olabilmesi için, söz konusu sporun o toplumun sosyal yapı ve yaşayışlarının her safhasında yer alması gerekir derler. Yani söz konusu sporun o toplumun sanat, edebiyat adet ve geleneklerinin teşekkülünde mühim bir yer teşkil etmesi gerektiğini belirtirler.(*25)



Bu bağlamda bakıldığında; çöğenin özellikle Türkistan coğrafyasındaki Türker’in sosyal yapı ve yaşayışlarının her safhasında görülebilmekte; aynı zamanda Türk minyatür sanatı, edebi metinler, temel eserler, divan edebiyatı, Yunus gibi ozanlarının eserlerinde de görülmektedir.



Polonun dünyanın en eski takım sporlarından biri olduğu ve Asya kökenli olduğu konu artık otoritelerce tartışılmamaktadır. Türk-Moğol halkları arasından çıktığı birçok kaynaklarca belirtilse de, muhtemelen gözüyle bakılmaktadır. Buna rağmen polonun ilk formunun İç Asya/Orta Asya’dan Çin’e, Japonya’ya, Tibet’e, Hindistan’a, Bizans’a ve Mısır’a yayıldığına dair kesin ifadeler yer almaktadır. Bu yorumun yüzeysel bakışının Türklerin lehine poloyu çevirdiği gözükse de, biraz irdelendiğinde çelişkilerle karşılaşılacaktır. Örneğin, polonun Hindistan’a gidişini Moğol olan Babür’e bağlarlar. Hâlbuki Babür kendi ifadesiyle “bir Moğol değil Türküm” demektedir. Kaldı ki, polonun dünyanın ilk takım sporu olması da tartışılır. Çünkü polo atla oynanır, atın evcilleştirilmesi, koşum takımının icadı vs. çok süreç istemektedir.



Batı dünyası poloyu M.Ö. VI. Asırda Türkmenlerin oynadığını açıkça belirtseler de, sonraki yıllar içinde oyunun Türkler tarafından oynandığına dair pek malumat vermezler. Oysa belirtildiği gibi Türkler bu oyunla XIX. asrın başlarına kadar literatürlerde hak ettiği yeri alabilecek kadar meşgul olmuşlardır. Fakat polonun Türkistan ile Türkiye’de oynanışında bir sınıfsal kaygı görülebilir. Çünkü Türkmenistan’da halkın her kesimi polo oynarlarken, Küçük Asya ve batı Türklerinde sosyal statüsü üst düzeyde olanların oynadığı görülebilir. Poloya “kral oyunu” ve ya “oyunların kralı” denmesinin nedeni de bu olabilir. Oysa böyle bir deyime Türkistan coğrafyasında rastlanılmamıştır.



Tarcan 1911 yılında Sivas ve Erzurum yörelerinde çöken adıyla oynandığını söylese de, bu konuda herhangi bir kayda şimdilik rastlanılmamıştır. 1820 tarihinden sonra çöğenin Türkiye’de Türkler tarafından oynandığına dair bir kayıt şimdilik gözükememektedir. Fakat İngiliz işgal kuvvetleri poloyu 1903-12 yıllarında İstanbul Büyükdere çayırında oynamışlardır.



M.S. VII. asır Türkistan’ın Fergana vadisinde, bu bölgeye çok yakın olan Talas ve Narın’da da XVIII.-XX. asırlarda oynandığını etnograflar bildirirler. Çöğen aynı şekilde XIV.-XVII. asırlarda Buhara, Semerkant ve Taşkent civarlarında oynandığı belgelenmektedir. Daha aşağı tarihlere inildiğinde; VII.-VIII. asırlarda Türkistan Türklerinin o zamanlar kültür merkezi sayılan Hotan’dan başlayarak M.S. 707 yıllarında polonun Çin’e geçtiği görülür. Çin imparatoru H’üan-dzung’un poloyu zevkle oynadığı anlaşılır. Bunun için iyi atları Türk Moğol sahalarından ipek karşılığı getirttiği kaydedilir. Çöğen oyunu için geniş sahalar düzenleyen ve oyunu severek oynayan, Çin’de de yaygınlaşmasını sağlayanların Maniheizim dinini benimsemiş Uygur Türkleri’nin olduğu belirtilmektedir.



Batılı tarihçilerin belirttiği gibi M.Ö. VI asırdan itibaren iyi bir polo oyuncusu olan Türkler, M.S. Kırgızlar, Kazaklar, Uygurlar, Özbekler, Türkmenler ve daha sonra Karahanlılar, Gazneliler, Akkoyunlu ve Karakoyunlular, Memluklular, Selçuklular ve Osmanlı Türklerince oynandığı gözükebilmektedir. Çöğen oyunu klasik tarzıyla en son Kırgızistan’ın Frunze/Bişkek kentinde 1972’de oynanmış, bu tarihte oynandığına dair bir de resim bulunmaktadır.



Genceli Nizamî (1126–1200) bir çöğen oyununda; Türk kadınının da erkelerle beraber ve onları çok zorlayacak kadar usta bir şekilde oynadığından bahseder. Bilindiği gibi eski Türk toplumlarında kadının sosyal hayatta üstün bir mevkisi vardır. Bu durum Türk spor geleneğine yansımaktadır. Söz konusu tarihlerde Fars ve Araplar da kadına ticari bir tema, batı dünyasında ise zevk ve eğlence unsuru olarak bakılabilmektedir. Yine “çevgen” adıyla Kafkasya coğrafyasında bulunan Türkler ve akraba toplumlarının bu oyunu yakın tarihe kadar en az İç Asya Türkleri kadar oynadıkları görülebilmektedir.



Günümüz Türk dünyasında çöğenin geleneksel tarzıyla oynandığını görebilmenin zorluğu ortadadır. Hatta modern polo oyunuyla meşgul olabilen Türk halklarına rastlayabilmek de oldukça zordur. Türkistan coğrafyasından C. Musin, M. Saralayev, D. Ömürzakov, M. Bukayev, K. Cusupov ve S. Toktorbayev gibi geleneksel sporlar ve spor tarihinde uzman akademisyenlerle kurulan irtibatla öğrenildiğine göre; Türkistan’da son 20-30 yıldır geleneksel ve modern tarzda polo oynanmamaktadır. Ancak, biraz bu coğrafyanın güneyine inildiğinde ve eskiden Türk hâkimiyetinde olan Pakistan’ın kuzey doğusu ve Afganistan’ın güney bölgelerinde klasik tarzda “gilgit” adıyla polo oynandığı görülebilmektedir. Pakistan’da 1920 yılından beri devam ede gelen “Gilgit Kupası”, Batı Avrupa ve Amerika’nın “Palm Beach”i sayılmaktadır. Söz konusu bölgelerde yaşayan Türklerin olduğu ve bunların gilgiti Pakistan ve Afgan halkından daha iyi oynadıkları vurgulanmaktadır.



Her şeye rağmen Büyük Asya Türk dünyasının çöğeni Anadolu ve Küçük Asya Türklerine göre daha uzun süre koruyabilmişlerdir. Elbette bunda sosyalizasyon sürecinden Anadolu Türkistan’a göre daha çok etkilenmiştir. Ayrıca, önce de belirtildiği gibi Türkistan ve Türkiye’de çöğenin hitap ettiği sosyal taban farklı konumdadır. Örneğin; 1826 yılında II. Mahmut Osmanlı Devleti’nde atlı cirit oyununu yasaklar. Fakat atlı cirit sadece saray ve çevresinde oynanmayıp halk arasında da muteber olduğu için, bu yasağa rağmen günümüze kadar gelir. Eğer halk arasında atlı cirit oynanmamış olsaydı, belki de günümüz Türkiye’sinde tıpkı çöğenin olmadığı gibi atlı cirit de olmayacaktı.



Bir başka kaynakta 1800 yılına gelindiğinde çevgânın Hindistan’ın dağlık bölgelerinin dışında oynanmadığını belirtir. Hindistan’daki İngiliz Ordusu’ndan Teğmen J. Sherer 1857 yılında Hindistan’ın kuzey doğusundaki Assam şehrinde maç yapan kabile üyelerini görür ve şöyle der: “Bu oyunu öğrenmeliyiz”. Sherer’in komutanı Albay R. Stewart da aynı fikre katılır. Stewart, Sherer ve yedi İngiliz çay üreticisi 1859 yılında Silcher Polo Kulübü’nü kurarlar. Kulüp üyeleri yerel Manipuri kabile üyeleri ile düzenli maçlar yaparlar.



1861 yılında Stewart poloyu Kalküta’da tanıtır. 1870 yılına gelindiğinde polo tüm Hindistan’a yayılır. 1870’lerin başında İngiltere’de polonun kuralları resmileşir ve düzenli maçlar oynanır. 1886 yılında Hurlingham Kulübü kurulur. 1875 yılında polo Amerika’ya İngiltere’den gider. Bu arada Batı Avrupa ve Güney Amerika’da da yaygınlaşır. 1908 yılında Olimpiyat Oyunlarına dâhil edilen polo, 1936 Berlin Olimpiyatlarında Arjantin’in Britanya’yı 11-0 yenmesinden sonra, polo Olimpiyatlardan çıkarılır. Ancak modern polonun hala düzenli bir şekilde dünya ve Avrupa kupaları yapılmaktadır. Düzenli, disiplinli ve büyük maddi güçle yapılan polo sporu, kulüpleşme düzeyinde de oldukça güçlüdür.



Ancak Azeri Türkleri “Çevgân” adıyla bu yarışı oynamaya en azından Büyük Selçuklu Devletinden bu tarafa hiç ara vermeden oynamışlar ve oynamaya da devam etmekteler. XI. Yüzyıldan itibaren Kafkas akraba toplumlarına (Karaçay-Çerkez, Çeçen, Adige, Avar, Kıpçak, Gürcü vb.) da taşımışlardır. Azeriler çevgânı şimdilerde Ermeni işgalinde bulunan Karabağ Atı ile oynamaktalardı. Karabağ Atı çevgân için biçilmiş kaftan idi. Fakat Sovyet ideolojisi bu seçkin at ırkını özellikle Stalin döneminde yok etmek için büyük çaba sarf etti ve bunda da muvaffakiyet sağladı. 



Şimdilerde eski saf ırkın diğer bazı kanlarla karışıp melezleşmiş durumdadır. Bunun için olsa gerek Azeriler çevgân oyununa aynı zamanda “Eski Karabağ atı- spor oyunu" da demekteler. En önemlisi Azerilerin uluslararası lobiler oluşturup büyük mücadeleler sonucunda “Çağdaş polonun atası. Azerbaycan geleneksel sporu Çevgân/Chovgan (Eski Karabağ atı- spor oyunu)” şeklinde 2013 yılında, UNESCO tarafından Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi'ne sokmuşlardır. Çevgânın UNESCO da bu şekliyle yer alması; başta İran, Çin, Hindistan ve İngiltere olmak üzere çoğu büyük ülkelerin oyunun geçmişine olan iddialarını boşa çıkarmış, netice Türk dünyasının zaferi olmuştur.




SONUÇ


Türkistan Türkleri tarafından M.Ö. VI. yy. çöğenin oynandığı ve bu tarihin aynı zamanda dünyanın ilk polo maçı olduğu; maçında Persler ile Türkmenler arasında geçtiği; maçın galibinin de Türkmenler olduğu belirlenmiştir. Çöğenin ortaya çıkışında Pers, Türk ya da Moğol gibi hangi ulusun rolü olduğu konusunda dünya literatürlerinde kayda değer herhangi bilgiye rastlanmasa da, “Atlı Bozkır Kültürü”nün etkisiyle ortaya çıktığı; bunun şekillenmesinde de iktisadi hayat, coğrafi faktör ve diğer sosyo-kültürel unsurların olduğu anlaşılabilmiştir. 



Polonun orijininde kaynaklar Türklerden ziyade Persleri işaret etseler de, bu görüşlerin tutarlı olmadığı belirlenmiş, işaret edilen tarihlerde Perslere göre Türklerin “Atlı Kültür” ve atlı sporlarda çok ileri düzeyde oldukları anlaşılmıştır. Aynı zamanda Pers Şair Firdevs ile birlikte zikredilen ve dünya literatürlerinde de böyle anılan çevgân, anılan tarihten 400 yıl öncesi ve 200 yıl sonrası Perslerin Türklere karşı siyasi, askeri, ekonomik hiçbir gücünün olmadığı; bu bağlamda Türklerin Perslerden değil, Perslerin Türklerden siyasi, sosyal ve ekonomik bir şeyler almaya ihtiyaçlarının olduğu görülebilmiştir.



Çöğen ve çevgânın etimolojisinin aynılığı dikkat çekerken, Türklerin poloya çöğen/çevgen vb. demelerinde çevirmek, bükmek, eğmek fiilinden türeyen ve çevgân oynanan sopaya istinaden bu adı verdikleri anlaşılmıştır. Batı Türklerinde oyun saray ve çevresiyle sınırlı kalırken, Doğu Türklerinde her türlü sosyal kesime hitap ettiği; onun için de oyunun Türkiye’ye göre Türkistan’da daha fazla yaşatabilindiği anlaşılabilmiştir. Çöğenin Türklerin sanat, edebiyat ve temel eserlerinde yer aldığı; bunun yeterince dünya literatürlerine yansıtılamadığı; yansıtmada Farsların Türklerden daha gayretli oldukları; Türklerin bu konuda daha ciddi araştırmalar yapması gerektiği ve çöğenin dünya spor literatürlerinde Türk tarihi bağlamında hak ettiği yere getirilmesinin gerekliliği ortaya çıkmıştır.



XI. yy’da polo Avrupa’ya geçse de tutunamamıştır. XIX. yy.ın ortalarında İngilizler tarafından Hindistan’dan alınıp, aynı asrın sonlarında doğru kulüpleşerek ve kurumsallaşarak Avrupa ve Amerika’da popüler bir spor halini almıştır. 1936 Berlin’den itibaren Olimpiyatlardan kalksa da, dünya ve Avrupa kupaları ile kulüpler ve turnuva maçlarıyla zengin sporu olarak varlığını sürdürdükleri görülebilmiştir.



Neticede Çevgân Azeriler tarafından 2013 yılında UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi'ne sokulması, sporun Türk milli kültürünün ürünü olduğunu ispatlamıştır. Buna rağmen çöğenle ilgili tarihi bakiyelerin araştırılarak ortaya çıkarılması; doğu ve batı Türk dünyasında konuyla ilgili uzmanların varsa çabalarının desteklenmesi; çabaları yoksa gayretlendirilmesi gereklidir. Hala pratikte imkânı olan güney Türkistan ve Azerbaycan’ında desteklenmesi; özellikle yeni elde edilecek kaynaklarla birlikte var olanları da bir an önce Türk ve dünya kamuoyuna sunulması önerilerinde bulunulabilir.





DÜNDEN BUGÜNE TÜRK TOPLUMLARINDA

ÇEVGEN/ÇÖĞEN/ÇEVGAN/POLO OYUNUNA GENEL BAKIŞ
Doç. Dr. Mehmet TÜRKMEN
Türk Dünyası Araştırmaları Sayı:183,sayfa: 479-491,2009



*23 http://www.sportpolo.com/History/default.htm (12-10-2009).

*24 “a short history of polo”, http://www.polo.co.uk/polohistory.htm (11-10-2009).;
http://www.britannica.com/EBchecked/popic/468128/polo/5832/History#ansiklopa (11-10-2009)
*25 Z. BEKTANOV-C. MUSİN, Kirgıdın Eldik Oyunları, Kirgızdın Respublikalık Masması, Frünze 1978, s.
96-97.; O. GÜNDOĞDUEV, “Rol Konya v jizini Türkmen”, Tarih bilimleri doktora tezi özetleri (Avtoreferad),  
Aşkabat 1994, s.5-6.; S. GEDİN, Puteşestviye v 1899-1907 gg. V. Pamir, Tibet i vostoçnıy
Turkestan, SPb., 1931, s. 17-21.; SIMAKOV, ag.e., s. 14-15.




GENERAL VIEW OF ÇEVKEN/ÇÖĞEN/ÇEVGAN/POLO GAME IN

TURKISH SOCIETIES FROM THE PAST TO THE PRESENT


ABSTRACT

The folklore of the “çevgen/çöğen/çevgan/polo” game, as well as its origin, source, geographic distribution, terminology and new dimensions, which were unknown before, were investigated in this study. Even though çöğen is one of the traditional Turkish riding sports, its origin was wrongfully attributed to Persia in most international literature. Some of the Russian literature, especially the Central Asian related ones, indicated in many ways that during the ages where life was centered around horses, çöğen/çevken was the result of   “steppehorse based Turkish culture”. The aim of this study is to define the position of ”çöğen” in the socio-economic and cultural lives of the Turkish communities, to correctly reflect the history of Turkish sport and to place “çöğen” in its deserved spot, by strengthening the role of the Turks, in the history of sport.


Using a historical model method with supporting data that also explains the current state of this sport, the  history of çöğen was systematically reported, especially in the geographical context of Central Asia where the horse’s and riding sports’ historical balance along with practical and theoretical potential were very intensive. Eight different names of çöğen from the same root, which is known as “çevgan” in Turkish literary and Asia Minor culture, can be seen in different Turkish dialects. Çöğen, can be seen to be played in many old civilizations, which were well established in Turkish states such as Karahanid State, Ghanznavid State, Great Seljuk Empire, Babur Empire, and Ottoman Empire. Like other civilizations, class concerns of this game are present in these are Turkish states. However class concerns are not seen in this game’s character, which has been played till present day in Central Asian Turkish communities. Even though it has not been played as extensive as the other traditional Turkish riding sports, it has been played by Turks as much as the other places that were attributed as the origin of this sport. Even the traditional “çevken” style, which was played in Central Asia at the and of 20th century, cannot be seen in any other place or society in the world.


For the first time, this game was played in Yenisey and Issık Köl in 841 and 946 respectively and in all other Turkish states there after. Although records about çöğen were found in major Turkish literary records, medical books, this game can not be seen in Turkish mythology. Same authors put mythology before major literary records. With the declining role of the horse, it was noted that çöğen lost its many functions, which it had previously executed in Turkish societies. Consequently, the game was played less and less and was slowly being forgotten. Polo played in İstanbul by the British in 1912, was not played in Turkey since. It was recorded that this game was played in Frunze (Bişkek) with the name of “çevken” in 1972. Today, it is played in Southern Turkistan and known as “çevken”, “gil-git” or “pulu”. With its modern name, “polo” is continued to be played by wealthy high-class society. 




In 2103 "Polo" or "Çöğen" is in the list of Intangible Cultural Heritage UNESCO, by Azerbaijan Turks proven as Turkish national sport.






İskit -Türk





Gûy u Çevgân öyle tahmin ediyoruz ki çok eski târihî bir geçmişe dayanan bir Asya Kıt‟ası oyundur. Evliyâ Çelebî, Anadolu‟da seyâhat ettiği esnâda, seyrettiği bu oyunu Seyâhatnâmesi‟nde ayrıntılı bir şekilde anlatır. Bu oyunu Eyliyâ Çelebî‟nin Seyâhatnâmesi‟nde okuduğumuz zaman Gûy u Çevgân‟ın bu günkü Batıdan modern hale getirilerek dünya yayılmış birçok oyunun da menşei olduğunu görüyoruz. Bu bakımdan Evliyâ Çelebî Seyâhatnâmesi, hem dünya kültürü hem de millî kültürümüz açısından çok ehemmiyetli bir eserdir. Bunun farkına ilk defa Batılılar vardılar. Biz maalesef, hâlâ gereği kadar bunun farkına varamadık.


“Gûy u Çevgân “ Orta Çağda çok meşhûr bir oyun. Bu oyunda topa “gûy”, topu çelmeye yarayan ucu eğri sopaya da “çevgân” adı verilmiştir. Çevgân; çelmek, çevirmek kökünden gelir. Tahminen Türkçe‟den Farsça‟ya geçmiştir. 



Oyuncular, iki taraf olup atlara binerek ellerindeki çevgânla gûyu, karşı tarafın iki direk arasındaki kalesinden geçirmeye çalışırlardı. Bunu başaran taraf, oyunu kazanırdı. Mutasavvıf şâirler, bu iki kelimeye çoğu zaman dînî  ve tasavvufî anlam yükleyerek Gûy u Çevgân adlı mesnevîler yazmışlardır. Sonradan çevgâna Türkler “savlecan” adını vermişlerdir. Bu oyunun kaynaklarda bazen “cirit” oyunu ile karıştırıldığını görüyoruz.



Evliyâ Çelebi‟nin yukarıda anlattıklarından şu sonuçlara varıyoruz:


1. Bu gün bildiğimiz kadarı ile bu oyun, Asya Kıt‟ası‟nda oynan çok eski bir tarihi geçmişe sahiptir.


2. Bu oyun, atlar üzerinde biner kişilik kalabalık bir oyuncuya sahip iki takım arasında oynanmaktadır.


3. Taşlar ve direklerden oluşan kalelerden meydana gelen meydanda atların üzerinde çevgân yada gobâl  denilen kalın değnekler ve insan kellesi kadar bir ağaç topla oynanmaktadır. Bu ağaç topu rakibin kalesine  atanlar gâlip gelirlerdi.


4. Yenilen takım, gâlip gelen tarafa büyük bir ziyâfet verirdi.


5. Zaman zaman iki taraf arasında kıran kırana yapılan çekişmede ve ağaç topu kapmada büyük bir meydan   savaşı olup kanlar dökülürdü.


6. Bu oyunun amacı ata iyi bir binici olma ve pehlivan gibi kuvvetli olmayı gerektiriyor. Güçlü ve kuvvetli olanları  savaşa hazırlayan bir oyun.


7. Zaman zaman ağaçtan toplar kırılır, ara sıra da çevgân atların ayağına değen ağaç toplardan atların ayakları  sakatlanır. Bu yüzden atları öyle terbiye ederler ki kedinin fareyi gözlediği gibi çevgân atları da ağaç topu öyle  takip edip gözetirler.


8. Oyunu sözleşerek mesele beş kere veya on kere olmak üzere oynarlardı.


9. Bu oyun klasik edebiyatta işlenmiştir. Özellikle tasavvufi mesnevilerin konusu olmuştur. Bu da klasik  edebiyatta yer alan konuların bir çoğunun hayali olmayıp hayattan alındığını göstermektedir.


10. Evliya Çelebi‟nin verdiği bu bilgiler dışında başka bir kaynağa ulaşamadığımızdan dolayı bu bilgilere göre  bu gün batıda ortaya çıkıp dünya yayıldığı sanılan birçok oyunun menşei olduğunu tahmin etmekteyiz.


11. 11. Yezîd, çevgânla Hz. Hüseyin‟in kesik başına vurduğundan dolayı bu oyun Hz. Hüseyin‟i şehît  edilmesinden sonra İslâm dünyasında yasaklanmıştır.


12. Bazı kaynaklarda bu oyunun cirit oyunu ile karıştırıldığını görüyoruz.



EVLİYÂ ÇELEBÎ SEYÂHATNÂMESİNDE GÛY U ÇEVGÂN OYUNU

Prof.Dr.Turgut Karabey
Erzincan Üniversitesi,2012








Türk Memluklu "Polo Sopası Tamgası" için bakınız:


Memluk Türkleri'ne ait Polo Sopa Tamgası  ile Sakalar'a ait At Başı Toka arasındaki benzerlik



At Başları Şeklinde Bronz Toka


Aynı stili Urartular'da görüyoruz.
At Başları şeklinde Ayna Sapı ; Urartu - MÖ.8.-7.yy - Doğu Anadolu/Türkiye
 Boston Müzesi'nde
Her yaştaki ata ayrı ayrı kelime üreten, ekipmanlarını icat eden Türkler






Çevgân oyunu, Selçuklularda özellikle sultanların zevkle ve yaygın olarak oynadıkları oyunlar arasında  yer  almaktadır. Sultanların yanı sıra emirler ve askerlerin de savaş dönemleri dışında ve her an savaşa hazırlıklı  olabilmek amacıyla oynadıkları oyunlardan biridir. Bu da bize eski dönemlerde görülen savaşa hazırlık uygulamalarının İslamî dönemde de devam ettiğini gösterir. Sultan, emîr ve askerlerden başka halkın da çeşitli  vesilelerle çevgân oynadıkları görülür. Hükümdarın çevgânını taşıyan ve saray hizmetlileri arasında yer alan  çevgândâr isimli resmî bir görevli de bulunmaktadır.


Büyük Selçuklu Devleti’ne en parlak dönemini yaşatan  Sultan Melikşah’ın çevgân oynamasından anlaşılan o ki Sultan Tuğrul Bey ve Sultan Alp Arslan da çevgân  oyununu biliyorlardı. Büyük Selçuklu Devleti’nin üçüncü sultanı olan Melikşah, çevgân oyununda  ve at  binicilikte hem çevik hem de atiktir. Sultan Melikşah, Bağdat’ı ilk ziyaret ettiği mart 1087 tarihinde burada çevgân  oynamıştır.Sultan Melikşah’ın oğullarından  ve Büyük Selçuklu Devleti’nin son sultanı Sencer de çevgân oyunu  oynayan Selçuklu sultanlarındandır. Hatta bir gün çevgân oynadığı sırada, atının sürçmesi üzerine attan  düşmüştür. Sultan Sencer’in durumuna uygun olarak dönemin şairlerinden Mu‘izzî bu hadise üzerine bir rubaî  söylemiştir.



Melikşah’ın diğer oğullarından ve Selçuklu tahtına oturmuş olan Berkyaruk ve Muhammed Tapar’ın da çevgân  oyununu bildikleri ve oynadıkları muhakkaktır.  Ayrıca bu oyunu sadece sultanlar değil emîr ve askerler de  oynarlardı ki böylelikle her daim savaşa hazır olurlardı.



Büyük Selçuklu Devleti’nin bir kolu olan Irak Selçukluları’nın sultanlarının da çevgân oyununu bildikleri ve  oynadıkları görülmektedir. Ancak bu dönemde çevgân oyununda sultanlardan çok emirler ön plana çıkmıştır.  Irak Selçuklu Devleti’nin önemli emirleri arasında yer alan Hasbeg Belengerî, at biniciliği ve çevgân oyunundaki  maharetleri ile hem Büyük Selçuklu Sultanı Sencer’i hem de diğer emîrleri kendine hayran bırakmıştır.



Çevgân, Anadolu’da başta Selçuklu sultanları olmak üzere, halk arasında da oynanan oyunlar arasındadır.  Devrin meşhur mutasavvıfı Yunus Emre, Dîvân’ında çevgân ile ilgili benzetmeler yapmaktadır. Bunun yanında  Türk minyatür sanatı, edebî metinler, temel eserler ve divan edebiyatında çevgâna dair izler bulabilmek mümkündür. Bu da bu oyunun Anadolu’da halk arasında yaygın olarak bilindiğini göstermektedir. Esasında erkekler tarafından oynanabilecek bir oyun olarak görünse de Türk kadınlarının da bu oyunu erkeklerle beraber  ve onları zorlayacak kadar ustaca oynadıkları bilinmektedir.




SUAT KAYMAK, 2013






_________________



"The Chinese encountered jiju or polo, during their wars with the Turks during the Tang Dynasty. Obeserving the excellent horsemanship of the Turks, the Chinese adopted polo as part of the training of the cavalary. Polo was also played in India, where it was known as sagol kangjei. "


Sports and Games of Medieval Cultures

Sally E. D. Wilkins





_______________



"Polo is believed to have been introduced into India when the marauding Huns swept down the Himalayan  passes and settled in the Punjab and Rajasthan leaving their blood in the Rajput and Punjabi peoples."

Colonial Cousins: A Surprising History of Connections Between India and Australia , 
Joyce P. Westrip,Peggy Holroyde





______________




It is supposed by writers of the ninth and tenth centuries, to have been practised in very early ages, and well known throughtout the East when Prince Sıa’vesh with a select band of seven Iranian or Persian heroes, (about 600 years before Christ), astonished AFRASİA’B king of TURAN of SCYTHİA, by his equestrian skill and the decterity which he displayed at a memorable game, performed to the sound of drums and trumpets, and described with much animation by Firdausi.



Dara or Darius willing to insult Alexander (who had witholden his portion of the tribute exacted by former Persian kings, and had declared that he would resist the demand by force of arms) sent him if he may credit the historian Tabri, a ball and a chugan, as instruments of sport, better suited to his youth and  inexperience than warlike occupations.(1- And he sent to him a chugan and a ball an done kefiz (or considerable measure) of the grain kunjud. MS.Tarikh-i Tabri The great quantity of kunjud or sesame seed (called in Arabick somsom and in Hindustani til) implied the numerous soldiers whom Darius would bring against Alexander should the tribute be witheld. This significant present reminds us of the bird, Mouse, frog and five arrows, sent by the Scythians to a Persian Monarch, the predecessor and namesake of Darius as we learn from Herodotus, History shows that similar tokens were used on many other occasions to express insult and defiance.)



Travels in Various Countries of the East: More Particularly Persia, vol I 
Sir William Ouseley








AFRASiYAB is in Turkish ALP ER TONGA






Safavids are Turkish Dynasty not Persian!

"the Safavids was Turk, Turkic in their ethnic origins. And indead spoke Turkish as a language of daily life." 
Victoria Holbrook - Ohio State University



SAFEVİ DEVLETİ TÜRK DEVLETİ'DİR, 

İRAN (FARS) DEĞİL!
ŞAH İSMAİL TÜRK'TÜR
Şah İsmail'in annesi Alemşah Halime Begim Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'nın kızıdır. Akkoyunlu Hanedanı Oğuz Kağan'ın oğlu Gök Han'ın soyundan geldikleri ve Bayundur boyuna mensup olduğu bilinir.

"Çaldıran Savaşı İki Türk Devletinin, Tarihin En Kanlı Kardeş Kavgasıydı"

video







NE KADAR İÇLİ DIŞLIYIZ...

- Osman Bey'in babası Ak-Koyunlu aşiret reisi Kutlu Bey, annesi ise Trabzon-Rum İmparatorunun kızı Despina   Hatundur (AK-KOYUNLU DEVLETİNİN KURUCUSU KARA-YÜLÜK OSMAN BEYİN HAYATI VE FAALİYETLERİ (?—1435) Ar. Gör. İlhan ERDEM: link)

- KARA YÜLÜK OSMAN BEY AKKOYUNLULAR HANEDANI KURUCUSU, TORUNLARI HATİCE HATUN UZUN HASAN İLE KARDEŞ
- ŞEYH CÜNEYD'IN ATASI FİRUZ ŞAH ya da ZERRİN KÜLAH-KIRMIZI KÜLAH LAKAPLI TANINAN BİR ŞAHIŞ,   LAKİN İRAN VE YA KÜRT KÖKENLİ DEMELERİNE RAĞMEN KIRMIZI ŞAPKALI/KÜLAHLI ONUN BAŞKURT  TÜRKLERİNDEN OLMA İHTİMALİNİ GETİRİR. HZ.ALİ SOYUNDAN GELDİĞİ SÖYLENİR. ALEVİLERE  SONUÇTA KIZILBAŞ DENİLİRDİ.

- ŞEYH CÜNEYD İLE AKKOYUNLU HATİCE HATUN, OĞLU ŞEYH HAYDAR

- DESPİNA BABA TARAFINDAN V.BAGRAT'A (GÜRCÜ KRALI IX DAVİD'IN OĞLU) DAYANIR. BAGRAT NE GÜRCÜ NE DE ERMENİDİR.! DESPİNA ANNE TARAFINDAN TRABZONLU I.ALEKSİOS KOMNENOS'A DAYANIR.
(Kİ, TRABZON'DA KIPÇAK TÜRKLERİ DE VARDI. HIRİSTİYAN DİĞER MİLLETLERLE KARIŞTI. KAYNAK: DOĞU KARADENİZ KIPÇAKLARI Prof.Dr.İbrahim TELLİOĞLU /PDF)
- I.ALEKSİOS KOMNENOS İSE I.ANDRONİKOS KOMNENOS'UN TORUNUDUR.
I.ANDRONİKOS KOMNENOS İSE IRENE DUKAİNA'NIN TORUNUDUR, ISAAKIOS KOMNENOS'UN OĞLUDUR
- ISAAKIOS KOMNENOS ISE ALEXIAD'I YAZAN ANNA KOMNENE'NIN DE BABASIDIR. TRAK ASILLIDIRLAR.
- IRENE DUKAINA 'IN BABASI İSE  IV.ROMANOS DIOGENES'IN GENERALİ ANDRONİKOS DOUKAS'TIR. ANDRONİKOS DOUKAS İSE 1071 DE MALAZGİRT MEYDAN MUHAREBESİNDE KOMUTANLIK YAPMIŞTIR.   DÜKAS HANEDANLIĞI
- ALEKSİOS KOMNENOS'UN ATASI VIII MİHAİL PALEOLOGOS İSE ANADOLU SELÇUKLU HÜKÜMDARI   II.İZZEDDİN KEYKAVUS'A SIĞINMIŞTIR.

- ROUSSEL DE BAİLLEUL DÜKAS HANEDANINI İMPARATORLUĞA GETİREN, BİZANS'A İHANET EDEN  KİŞİDİR. NORMAN SOYLUDUR. MS.912 YILINDAN İTİBAREN NORMANDİYAYA YERLEŞEN FRANK VE  İSKANDİNAV KARIŞIMI HALKTIRLAR. 11.YÜZYILDA İNGİLTERE'Yİ FETHETTİLER.

- AKKOYUNLU UZUN HASAN İLE DESPİNA HATUN, KIZI ALEMŞAH BEYİM SULTAN

- ŞEYH HAYDAR, İLE ALEMŞAH BEYİM SULTAN, OĞLU
- I.İSMAİL, İLE KARAKOYUNLU MUSULLU ya da ŞAMLU TAÇLI BEGÜM, OĞLU
- I.TAHMASB, İLE TÜRKMEN KÖKENLİ MUSULLU SULTAN BEGÜM, OĞLU MUHAMMED HÜDABENDE, OĞLU
- I.ABBAS ya da BÜYÜK ABBAS (1571-1629)

PİETRO DELLA VALLE'NİN 1918 DE YAZDIĞI KİTAPTAKİ SAH'H ABBA'S'IN DA TA KENDİSİDİR.





___________________




It was played with the longhandled mallet called chugan, which Persian word came to signify also the game played with it. This is the instrument referred to in the "Thousand and One Nights" and among various earlier passages where it occours is the legend told by the Persian historian of Darius insulthing Alexander by sending him a ball and mallet (gui ve chugan) as a hint that he was a boy more fit to play polo than go to war. When this tale finds its way to Scotland, in the romance of King Alisaunde, these unknown instruments are replaced by a whipping-top, and Shakespeare has the story in the English guise of a newer period in the scene in "Henry V" : " What treasure, uncle?" - "Tennis-balls, my liege."


The study of games

Elliott M. Avedon, Brian Sutton-Smith





___________




The steppe peoples were well-known for their proficiency with horses - the Huns and Mongols were famous for it - and horseback riding and racing were popular (and practical) pursuits. One of the earliest sports in the region developed out of this proclivity: polo, probably first played in nearby Persia (he does not say "by persians" but named the country-SB) in the last couple of centuries B.C.E.


Like many games, polo was a form of simulated warfare, sometimes played with as many as 100 horseman on each side. The "game of kings" - in Persia it was almost exclusive to the nobility - spread across Central Asia as far west as İstanbul and as far east as Tibet, where the word pulu for ball gave the sport its name, later corrupted by the British (who discovered it through India) into polo.


Bill Kte'pi - Independent Scholar

Encyclopedia of Play in Today's Society
ed:Rodney P. Carlisle











"Do the Englishmen know, what their favorite polo game (on horses and with sticks) was popular in Altai before the Great Movement of Peoples? They drove not a wooden ball, but a head of the enemy bound in a leather bag. Türks have not forgotten this game, as well as many other ancient games."



Murad Adji - Turcolog/Russia (link ro read)


and more about Kipchak Turks in his website 







Atla ilgili ekipmanlar - Kremlin Müzesi
Osmanlı Dönemi




Mayıs 2016 - Turfan'da 2800 yıllık Polo/Çevgen/Çögen buluntusu
Uygur Türkleri-link



________________________
________________________