Translate

30 Eylül 2015 Çarşamba

SAVAŞ ESİRİ TÜRKLER VE SİVİLLER












BURMA’DAKİ SİVİL TÜRK ESİRLERİ




Özet
Osmanlı sivil esirleri, I. Dünya Savaşı’nın en az bilinen konularından birisidir. Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’na girmeden önce İngiltere, Fransa ve Rusya’da binlerce vatandaşı bulunuyordu. Osmanlı Devleti’nin tarafsızlığını bozup İttifak devletleri safında savaşa girmesi, bu devletlerdeki sivil Osmanlı vatandaşlarını oldukça zor bir duruma düşürdü. Başta İngiltere olmak üzere Fransa ve Rusya, sınırları dâhilindeki Osmanlı vatandaşlarını “casus” olabilecekleri ihtimali üzerine önce gözaltına (enterne) aldılar ve ardından İttifak üyesi diğer ülke vatandaşlarının bulunduğu sivil esir kamplarına naklettiler. Savaş sona erdikten sonra da bu esirlerin büyük bir kısmı bulundukları ülkelerde yeniden oturma izni alamadı ve sınır dışı edildi.


İngiltere’nin, kendi topraklarındaki “düşman kökenli yabancılara” karşı başlattığı “sivil esir” uygulaması, savaş sırasında işgal ettiği Osmanlı topraklarında da devam etti. Sakıncalı görülen çok sayıdaki devlet memuru, tutuklanarak Uzak Doğu’daki askeri esir kamplarına nakledildi. Bu nitelikteki esirlerden bir grubunu da Basra’da esir alındıktan sonra Myanmar (Burma)’daki Thatmyo Esir Kampı’na gönderilen siviller oluşturuyordu. Sivil esirlerin çoğunluğu, Basra Rüsûmât Müdürlüğü personeliydi. Bu kampta hayatta kalan sivil Türk esirlerinin ülkelerine dönmeleri ise 1922 yılının sonlarına kadar sürdü.




Giriş 

I. Dünya Savaşı’nın az bilinen konularından birisi olan Osmanlı sivil esirleri hakkında yeterli sayıda belge, ne yazık ki ulusal arşivlerde mevcut değildir. Ancak araştırmalar şunu kesin olarak ortaya koymaktadır ki bu belgelerin büyük bir çoğunluğu savaş sırasında ve sonrasında vardı. Osmanlı Arşivi kayıtlarında sivil esirler ile ilgili Amerikan Elçiliği ve Kızılhaç tarafından Hariciye Nezareti’ne gönderilen bazı isim listelerinden bahsedilmektedir. Defter şeklinde gönderilen bu listeler, bugüne kadar tasnifi yapılan belgeler arasında maalesef yer almamaktadır. Ayrıca başta İngiliz Ulusal Arşivi olmak üzere Fransa ve Rusya’daki arşivlerde de bu esirlerin tam bir kaydı bulunmamaktadır. Mevcut kayıtların çoğunluğu askeri esirler ile ilgilidir.


Osmanlı Devleti’nin savaşa girmeden önce İtilaf devletleri grubunda yer alan İngiltere, Fransa ve Rusya’da binlerce vatandaşı bulunuyordu. Bu ülkelerdeki Osmanlı vatandaşlarının çoğunluğunu Ermeni, Rum, Süryani, Yahudi ve Marunî kökenli vatandaşlar oluşturuyordu. Müslüman ve Türk kimliğine sahip olanlar ise azınlıktaydı. Savaş sırasında asıl tehdit altında olanlar ise bu kimliklere sahip olan Osmanlı vatandaşlarıydı. Osmanlı Devleti’nin İttifak grubunda savaşa girmesiyle birlikte İngiltere, Fransa ve Rusya’da bulunan Türk ve Müslüman kökenli vatandaşları, İtilaf devletleri grubunca “düşman kökenli yabancılar” olarak ilân edildiler. Basının yardımıyla da kamuoyu bu söyleme inandırıldı.(1)


Çeşitli nedenler ile İtilaf devletlerinde bulunan Osmanlı vatandaşlarının önce sosyal hakları sınırlandırıldı. Geceleri saat dokuzdan sonra evlerine dönmeleri, umumi toplantı düzenlemeleri, evlerinden yedi kilometre mesafeye uzaklaşmaları ve polisin izni olmadıkça kendi evlerinden başka bir eve gitmeleri yasaklandı.(2) Bu yasakların ardından gece yarısı düzenlenen polis baskınları başladı. Baskınlar sonucunda ele geçirilen erkekler, sorgusuz sualsiz tutuklandılar ve ardından da, İttifak grubundaki diğer sivil ülke vatandaşlarıyla birlikte, geçici olarak hipodrom, fabrika ve gösteri salonlarından bozma toplama kamplarına yerleştirildiler. (3)


Fransa’daki sivil Osmanlı vatandaşlarının tutuklanmasına Ocak 1915’te başlanıldı. Ancak uygulama tüm Osmanlı vatandaşlarını kapsamıyordu. Çünkü dönemin Fransız Hükümeti, Ermeni, Rum, Yahudi, Süryani ve Marunî asıllı Osmanlı vatandaşlarına; “kendi milliyetlerini ispat” ve ikamet ettikleri yerlerdeki tanınmış bir Fransız vatandaşından sertifika getirmek suretiyle, onları bu uygulamadan muaf tutuyor, ayrıca onlara çalışma ve oturma izni veriyordu. Uygulamanın dışında kalanlar ise Müslüman ve Türk uyruklu Osmanlı vatandaşlarıydı. (4)


Fransa’da tutuklanan Müslüman ve Türk uyruklu Osmanlı vatandaşları La Chartrouse, Garaison ve Pontmain’deki toplama kamplarına yerleştirildiler. Bu üç kampta 150 mücerret, iki müteehhil ve üç aileden oluşan Osmanlı sivil esirleri bulunuyordu. Bu sayı 1917 yılında 324’e ulaştı. (5)


İngiltere’de ise 830 sivil Osmanlı vatandaşı bulunuyordu. (6) Bunlar içerisinde Türk ve Müslüman kimliğe sahip olanlar azınlıktaydı. Şubat 1915’te başlayan tutuklamalar Mart ayına kadar sürdü. Tutuklananlar önce Londra, Yorkshire ve Lancaster’deki fabrika ya da hipodrom gibi yerlerde kurulan kamplara nakledildiler. Tutuklu sayısının artması üzerine İç İşleri Bakanlığı tarafından İrlanda Denizi’ndeki Man Adası (Isle Of Man)’nda Douglas ve Knockaloe adlı sivil esir kampları kuruldu. (7) İngiltere’de dağınık bir halde bulunan toplama kamplarındaki tüm sivil esirler, bu iki kampa nakledildiler. Knockaloe Sivil Esir Kampı’nda biri bahriyeli, 109’u sivil olmak üzere toplam 110 Türk esir bulunuyordu.(8)


İngilizler, ülkelerindeki “düşman kökenli yabancılara” karşı uyguladığı bu politikanın bir benzerini, savaş sırasında işgal ettikleri Osmanlı topraklarında da uyguladılar. Bu uygulama daha çok kamuda çalışan memurları kapsıyordu. Önce tutuklanan ve geçici toplama kamplarına yerleştirilen memurlar, yine İngiliz Hükümeti’nin casusluk evhamının bir sonucu olarak, yaşadıkları topraklardan binlerce kilometre uzaklıktaki esir kamplarına naklediliyordu. Osmanlı Arşivi’nde yer alan bir belgede İngilizler tarafından “enterne” edilen bazı sivil esirlerin Honkong’a dahi gönderildiklerinden bahsedilmektedir. (9) Bu nitelikteki esirlerden bir grubunu da Basra’nın işgalinden kısa bir süre sonra enterne edilen ve İngiltere’nin sömürgelerinden biri olan Burma’daki (10) Thatmyo Esir Kampı’na gönderilen siviller oluşturuyordu.









Basra’nın İşgali

Irak ve Basra bölgesi, zengin petrol yatakları ve rafinerileri açısından İngiltere için oldukça önemliydi. Osmanlı Devleti’nin savaştan önceki dönemde Irak topraklarında tamamı Arap askerlerinden oluşan ikişer tümenli iki kolordusu bulunuyordu. I. Dünya Savaşı başladığında Musul’daki 12. Kolordu’nun İstanbul’a; Bağdat’taki 13. Kolordu’nun da Doğu Cephesi’ne gönderilmesine karar verildi. Irak’ın savunulması da Bağdat’taki “Irak ve Havalisini Savunma Komutanlığı” adını alan 4. Ordu Müfettişliğine bırakıldı. (11) Osmanlı Devleti’nin Almanya’nın safında savaşa gireceğinin belli olması üzerine Irak ve Basra topraklarını işgale hazırlanan İngilizler, 15 Ekim 1914’te Bahreyn adasına ve 23 Ekim günü de Basra’nın hemen yukarısındaki Fav’a hiç zorlanmadan asker çıkardılar. İngilizlerin bu girişimi üzerine daha önceden Doğu Cephesine gönderilmesi düşünülen Musul’daki 13. Kolordunun ve Basra’daki 38. Tümenin yerinde bırakılmasına karar verildi.


İngilizlerin Basra’ya asker çıkarmalarını engel olmak isteyen 38. Tümen, nehir filosunun (1 gambot, 6 silahlı motor ve 6 nehir vapuru) himayesinde Fav ve Behemşir kanalı yoluyla Muhammara bölgesine birer müfreze çıkararak Basra’nın denizle bağlantısını kesti. Ardından gemilerle Şattülarap’a girerek kuvvetinin büyük bir kısmını Abadan’ın güneyindeki Saniye mevkiine çıkardı (8-10 Kasım 1914). Ancak zayıf Türk kuvvetlerinin İngilizlere karşı yaptığı baskın taarruzu başarılı olamadı. Türk kuvvetleri bu mevziin 8 km kuzeyindeki Kütüzzeyn mevziisinden Basra’yı savundular. Ancak, İngiliz birliklerinin ve özellikle de nehir filosunun üstün ateş gücü karşısında ağır kayıplar verdiler. 


Bu olumsuz duruma Osmanlı ordusundaki Arap askerlerinin firarı ve bölge halkının düşmanca hareketlere girişmesi de eklenince Irak ve Havalisi Komutanı Basra’yı savunmaktan vazgeçti. Elindeki az sayıda kuvvetle birlikte Dicle ve Fırat nehirlerinin birleştiği Kurna (Kurne/Korna) bölgesine çekildi. İngilizler, 38. Tümenin geri çekilmesi üzerine 23 Kasım 1914 günü Basra’ya girdiler. 4 Aralık günü de Kurna bölgesinde bulunan Türk kuvvetlerine karşı taarruza başladılar. Kurna’da beş gün süren bu taarruz, Türk kuvvetlerinin mağlubiyetiyle sonuçlandı. 9 Aralık 1914 günü başta Tümen komutanı olmak üzere 48 subay ve 930 er kayıtsız şartsız İngilizlere teslim olmak zorunda kaldı. (12)


Basra’nın düşmesi ve ardından da Kurna bölgesinde bulunan 38. Tümenin İngilizlere teslim olması üzerine Osmanlı kuvvetleri, Nisan 1915’te Basra’yı geri almak için karşı taarruza geçtiler. Tarihe “Şuaybiye Savaşları” olarak geçen bu taarruz, Türk kuvvetlerinin mağlubiyetiyle sonuçlandı. Basra geri alınamadığı gibi çok sayıda asker de İngilizlere esir düştü.


İngilizler Basra’nın işgalinden kısa bir süre sonra kamuda çalışan sakıncalı gördükleri bazı sivil memurları, casusluk yapabilecekleri ihtimaline karşı, tutuklamaya başladılar. Tutuklanan siviller, Basra’daki “gözlem” ve “izolasyon” kamplarına yerleştiriliyordu. Askerî esirlerin de bulunduğu bu kamplara gönderilen siviller önce gözlem kampına getiriliyor ve burada 2 ile 4 hafta arasında kalıyorlardı. İzolasyon kampındakiler ise iyileşinceye kadar beklemek zorundaydılar. Her iki kampta da asker ve sivil esirlerden bir konvoy oluşturacak kadar esir toplanınca bunlar, Basra’dan gemilere bindirilerek Burma’daki Thatmyo Esir Kampı’na naklediliyorlardı. Kampa gönderilen sivil esirlerin yarısını Basra Rüsûmât Müdürlüğü personeli oluşturuyordu. Diğerleri ise Basra ve havalisindeki idari ve yerel yöneticiler ile bu makamlarda görevli memurlardı. (13)




Burma’daki Sivil Türk Esirleri

Thatmyo Esir Kampı, İstanbul’a 12.000 km’den daha uzak bir mesafede olan ve savaş yıllarında Hindi Çini olarak bilinen Burma (Birmanya)’daki Thatmyo kasabasında, daha önce İngiliz askerlerinin konuşlandırıldığı binalardan bozma bir esir kampıydı. İngilizler Güney Cephesi’nde esir aldıkları Türk askerleri ile sivilleri bir süre Basra’daki kamplarda tuttuktan sonra gemilere bindirerek, bugün Pakistan’da olan, Karaçi’ye gönderiyorlardı. Esirler, buradan trenlere bindirilerek Kalküta geçici istasyon kampına taşınıyor ve buradan da deniz yoluyla Thatmyo Esir Kampı’na getiriliyorlardı. (14) Thatmyo Esir Kampı, birbirine bitişik dört ayrı kısımdan oluşuyordu. Pavyon denilen her kısım aşağı yukarı 40 metre karelik bir alana sahipti. Pavyonlar birbirlerinden iki kat tel örgüyle ayrılıyordu. Ayrıca her pavyonun etrafı yine iki kat tel örgüyle çevriliydi.


Thatmyo Esir Kampı, asker ve sivil esirlerin bir arada bulunduğu bir kamptı. 1917 senesinin 11-14 Nisan tarihleri arasında Thatmyo Esir Kampı’nı gezen Thormeyer, Schoch ve Blanchod adlı üç Kızılhaç görevlisinin Haziran 1917’de merkezi Cenevre’de bulunan Kızılhaç teşkilatına sundukları rapora göre bahsi geçen esir kampında 3591 Türk esiri bulunuyordu. Yine aynı raporda belirtildiğine göre bu esirlerin 36’sı sivil esirdi. Sivil esirlerin 25’i silâhaltına alınabilir 11’i de silâhaltına alınamaz nitelikteydi. (15) 


Kamptaki 36 sivil esirden 18’i Basra’nın işgalinden sonra tutuklanan sivillerden oluşuyordu. 18 esirden 9’u 21 Mayıs 1331 (3 Haziran 1915) tarihinde tutuklanan Basra Rüsûmât Müdürlüğü memurlarındandı. Diğer 9 sivil esir ise işgalden sonra farklı tarihlerde tutuklanan Basra ve havalisindeki görevli memurlardı. 


İngiltere Dış İşleri Bakanlığı’ndan Babıâli’ye gönderilen esir listesine göre Thatmyo Esir Kampı’nda bulunan gümrük personelinin isim ve unvanları şöyleydi:

Ahmet Nafiz - Basra Rüsûmât Müdürlüğü kâtiplerinden
Süleyman Sırrî Efendi - Basra Rüsûmât Ser-istimatörü
Hasan Hilmi - Basra Rüsûmât Ser-muayene Müdürü
Hasan Tahsin - Basra Rüsûmât Markatörlerinden
Seyyid Abdurrahman Halis - Basra Rüsûmât Müdüriyeti Ser-rüsûmât Memuru
Muhammed Nazmi - Basra Rüsûmât İdaresi Aktarma Memuru
Ahmet Hidayet - Bağdat Rüsûmât Başmüdürlüğüne bağlı, Basra Rüsûmat Müdüriyeti Muayene

Memurlarından 
Ramiz - İmare Rüsûmat İdaresi Muhafaza Memuru
Mehmet Ebul-hüda - Şeyh Said Rüsûmat Müdürü (16)


Kampta gümrük personelinden başka Basra ve havalisinde görev yapmaktayken esir alınan bazı idari yöneticiler ile bu yönetimlerde görevli olan memurlar da bulunuyordu. Yine aynı listeye göre Thatmyo Esir Kampı gönderilen bu sivil esirlerin adları ve unvanları şöyleydi:


Abdulla - Basra’ya bağlı Şattülarap nahiyesi mektebi muallimi
Hacı Hasan Salih - Fav Merkez-i Posta ve Telgraf Müdürü
Hüseyin Avni - İmare Emlâk-ı Emiriye Muhasebe Kâtibi
Sadık Efendi - Basra Muhasebe-i Vilâyet Kâtibi
Mehmed Zeki - Basra’ya bağlı Harise Nahiyesi Müdürü
Abdülrezzak Ali Efendi - İmare’nin Cehle kazasına bağlı Zebir Nahiyesi Müdürü
Halid Efendi - Fav Kaymakamı
Süleyman Asaf, - Basra Evrak Müdür Vekili Encümen-i Vilâyet Başkâtibi
İsmail Hakkı ve Ebulhafib - Mektubi Kalemi Mümeyyiz Vekili Nahiyesi Müdürü (17)


Sivil Esirlerin İstek ve Temennileri İngiltere Dış İşleri Bakanlığı’ndan gönderilen ve 8 Kasım 1917 tarihinde Osmanlı Ordû-yi Hümâyûnu Başkumandanlık Vekâleti tarafından Dâhiliye Nezareti’ne gönderilen bu listede sivil Türk esirlerin esir alındıkları yer ve tarih, bulundukları esir kampı, numaraları, ailelerinin nerede bulundukları ve isteklerini içeren ayrıntılı bilgiler bulunuyordu.


Sivil esirlerin istek ve temennileri daha çok geride bıraktıkları aileleriyle ilgiliydi. Listede yer alan 18 sivil esirden 11’i maaşlarının ailelerine gönderilmesini ve bi-kes (kimsesiz) kalan ailelerinin ihtiyaçlarının karşılanmasını temenni ediyordu.


Bu esirlerden biri olan Fav Kaymakamı Halid Efendi’nin isteği ise diğerlerininkinden oldukça farklıydı. Eşi ve çocuğu Basra’da bulunan Fav Kaymakamı Halid Bey, isteğini şu satırlarla ifade ediyordu: “Pek şedid iki ihtiyacım vardır: 1- Şu herc ü merc umumî içinden selâmetle çıktığımızı görmek 2- Bir buçuk senedir şecere-i hayatımı kemiren şu bitmez tükenmez esaretten kurtulmak, vatanıma avdet edip taşlarını öpmek”. (18) 


Kızılhaç görevlileri tarafından hazırlanan ve merkezi Cenevre’de bulunan Kızılhaç teşkilatına sunulan bu rapor, Haziran 1917 tarihine aitti. Bu tarihten sonra kampa yeni sivil esirlerin getirilip getirilmediği hakkında şimdilik mevcut bir bilgi bulunmuyor. Adları ve unvanları belirtilen bu sivil esirlerden başka geride kalan diğer 18 sivil esirin adları, nerede ve ne zaman esir alındıkları bilinmemektedir. Bilinmeyen bir diğer hususta kimliği ve unvanları tespit edilebilen bu 18 sivil esirin akıbetidir.


İngiltere, 1918 sonbaharında imzalanan ateşkes antlaşmalarından sonra ülkesindeki sivil esirler ile sömürgelerindeki esir kamplarında bulunan askerî ve sivil Türk esirlerin tahliyesine başladı. 1918 sonbaharında başlayan tahliye süreci, belirli aralıklarla, 1922 yılının sonlarına kadar devam etti. İngilizlerin esirlerin tahliyesinde uyguladıkları bu politika Thatmyo Esir Kampı’ndaki Türk esirler içinde geçerliydi. Thatmyo’dan Rangoon’a getirilen Türk esirler, burada gemilere bindirilerek Hindistan’a götürüldü. Hindistan’da gemiye alınan diğer Türk esirler ile birlikte ilk kafile, 1918 yılında İstanbul’a ulaştı.(19) Kampın tahliyesinin tamamlanması ise 1922 yılının sonlarına kadar sürdü. 36 sivil esir içinden adları ve unvanları belirtilenlerin geriye dönüp dönemedikleri bilinmiyor.




Sonuç 

I. Dünya Savaşı sırasında “sivil esir” uygulamasını başlatan ilk ülke İngiltere oldu. İngiltere bu uygulamayı önce ülkesindeki İttifak grubu ülke vatandaşlarına uyguladı. İngiliz Hükümeti tarafından “düşman kökenli yabancılar” olarak nitelendirilenlerin başında çeşitli nedenler ile İngiltere’de bulunan Alman, Avusturya-Macaristan, Bulgar ve Osmanlı vatandaşları geliyordu. Bu grup içerisinde yer alan Osmanlı vatandaşlarından Türk ve Müslüman kimliğe sahip olanlar, diğer grup üyesi ülke vatandaşlarıyla birlikte “sakıncalı” görülerek enterne edilip Man Adası’ndaki sivil esir kamplarına hapsedildiler. Esirlerin bu kamplardan tahliyesi 1922 yılının sonlarına kadar sürdü. 


İngilizler ülkelerindeki düşman kökenli yabancılara karşı uyguladıkları bu politikanın bir benzerini de işgal ettikleri Osmanlı topraklarındaki sivillere uyguladılar. Casusluk evhamının bir sonucu olarak işgal ettikleri bölgelerde “sakıncalı” gördükleri sivilleri hiçbir gerekçe göstermeden tutuklayıp, işgal ettikleri bölgelerden binlerce kilometre uzaklıkta bulunan sömürgelerindeki başta Thatmyo Esir Kampı olmak üzere diğer kamplara naklettiler. Bu esirlerden bazılarının adları bilinmediği gibi akıbetlerinin ne olduğu bugün dahi ortaya çıkarılabilmiş değildir.


I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti, başta İngiltere’nin ülkesindeki yabancı düşmanlara karşı uyguladığı bu sert politikaya birebir mukabele etmeyerek konuya daha esnek ve insani bir biçimde yaklaştı. Oysaki “casusluk” I. Dünya Savaşı’na taraf olan tüm devletler gibi Osmanlı Devleti için de önemli bir tehditti. Ayrıca Osmanlı Devleti’nin siyasi ve etnik yapısı ile coğrafi konumu, bu tehdidi daha artırıyor ve ülkedeki casusluk faaliyetlerinin kontrol altında tutulmasını zorlaştırıyordu. Böyle olmasına rağmen Osmanlı Devleti, İtilaf devletlerinin aksine sınırları dâhilindeki yabancı ve ayrılıkçı etnik grupların varlığını casusluk ihtimalinden hareketle bir paranoyaya dönüştürmedi. Savaşa girmeden çok kısa bir süre önce bu konuda gerekli yasal düzenlemeleri yaparak asgari düzeyde gerekli önlemleri aldı.


İttihat ve Terakki Hükümeti savaş sırasında, ülke sınırları dâhilinde yaşayan düşman kökenli yabancılar ile düşman kökenli olup Osmanlı tabiiyetine geçmiş kişilere doğrudan bir müdahalede bulunmadı. İstihbarat ve ihbar üzerine faaliyetlerinde casusluk şüphesi uyandıranlar ile aynı gerekçeyle mahalli Dîvân-ı Harb-i Örfi (Sıkıyönetim Mahkemesi)’ce suçu sabit görülenler, bulundukları yerlerden başka yerlere zorunlu ikâmete mecbur edildiler. Hükümet ayrıca - tüm tebaayı kapsıyor gibi görünse de - yabancı kökenlilerin olası casusluk faaliyetlerinin önüne geçmek için “zorunlu seyahat varakası” uygulaması başlattı. Yurtdışı seyahatleri zorlaştırdı. Hangi gerekçeyle olursa olsun düşman kökenli yabancıların karşı grupta yer alan ülkelere yapacakları seyahatlere izin vermedi. Osmanlı Devleti’ndeki düşman kökenli yabancıların çoğunluğunu Arap, Rum ve Ermeni kökenli İngiliz ve Fransız vatandaşları oluşturuyordu.




Ali ÖZUYAR
Değerli bir başka çalışması 
İngiltere Man Adası; "Knockaloe ve Meçhul Türkler; Modern Tarihin İlk Türk Esir Kampı"




1) Anna Braitwaite Thomas, St. Stephen’s Hause – Friends’ Emergency Work in England 1914 to 1920, Friends Bookshop, London, 1920, s. 44. 
2) “İngiltere’deki Sivil Üseramız”, Sabah gazetesi, 17 Temmuz 1917. 
3) Peter and Leni Gillman, Collar the Lot!, Quartet Books, London, 1980, s. 15.
4) BOA, DH. EUM. 5. Şb., Dosya no: 55/22, 5 Zilhicce 1335. 
5) Aynı dosya. 
6) Aynı dosya. Ayrıca bk. Ali Özuyar, Modern Tarihin İlk Sivil Esir Kampı, Knockaloe ve Meçhul Türkler, İş Bankası Kültür Yay., İstanbul, 2008, s. 57-69. 
7) Peter and Leni Gillman, a.g.e., s. 15 
8) BOA, DH. EUM. 5. Şb., Dosya no: 55/22, 5 Zilhicce 1335. 
9) BOA, DH. EUM. 5. ŞB, Dosya No: 48/26, 23 Muharrem 1336. 
10) Burma (Birmanya) şimdiki adı Myanbar olan devletin eski adı. Bu devlet İngiliz sömürgesiyken daha çok Hindi Çin olarak biliniyordu.
11) Cemalettin Taşkıran, I. Dünya Savaşı’nda Türk Esirleri, Ana Ben Ölmedim, İş Bankası Kültür Yay., İstanbul, 2001, s. 36. 
12) Taşkıran, a.g.e., s. 37.
13) BOA. DH. EUMM. 5. Şb. Dosya No: 48/26, 23 Muharrem 1336. 
14) Taşkıran, a.g.e., s. 95. 
15) Taşkıran, a.g.e., s. 96.
16) Aynı Dosya. 
17) Aynı Dosya
18) Aynı dosya. 
19) Taşkıran, a.g.e., s. 228


Kaynaklar
Belgeler (Başbakanlık Osmanlı Arşivi)
BOA, DH. EUM. 5. Şb., Dosya no: 55/22, 5 Zilhicce 1335.
BOA, DH. EUM. 5. ŞB, Dosya No: 48/26, 23 Muharrem 1336.
BOA, DH. EUM 5. Şb. Dosya No: 48/26, 23 Muharrem 1336.

Kitaplar
GILLMAN, Peter and Leni, Collar the Lot!, Quartet Books, London, 1980.
ÖZUYAR, Ali, Modern Çağın İlk Sivil Esir Kampı Knockaloe ve Meçhul Türkler, İş Bankası Kültür Yay., İstanbul, 2008.
TAŞKIRAN, Cemalettin, I. Dünya Savaşı’nda Türk Esirleri, Ana Ben Ölmedim, İş Bankası Kültür Yay., İstanbul, 2001.
THOMAS Braitwaite, Anna, St. Stephen’s Hause – Friends’ Emergency Work in England 1914 to 1920, Friends Bookshop, London, 1920.

Süreli Yayınlar
Sabah Gazetesi, “İngiltere’deki Sivil Üseramız”, 17 Temmuz 1917.

Abrstract
The case of the Ottoman civilian prisoners is one of the least known cases. Before the Ottoman Empire participated in the World War I, there had been thousands of citizens in Britain, France and Russia. When the Ottoman Empire broke its neutrality and joined the war, the Ottoman citizens in those countries got into trouble. Mainly Britain and also France and Russia, arrested the Ottoman citizens incase of they were “spies” and then they sent them to the civilian prisoners of war camps with the other countries citizens. After the war had finished, most of them did not take residence permit in the countries they lived and they were deported.

When Britain occupied the Ottoman State, it went on its “civilian prisioners of war” practice towards “the civilian enemy aliens lived on its own land” on the Ottoman land. A lot of “suspicious” civil servants arrested and sent to the military war camps in Far East. One group of those prisoners arrested in Basra and then they sent to the Thatmyo Prisoner of War Camp in Myanmar (the former Burma). They were mostly Basra Customs Administration personnel. Surviving Turkish civilian prisoners returned to their homeland till the end of the year 1922.





Mısır Esir Kampındaki Krizol (Cresol) kullanımı:

Cemalettin Taşkıran'ın 'Ana Ben Ölmedim',2008 kitabını gösteriyor. Buna başka bir kaynakta 'Katran Kazanında Sterilize - Bir Türk Subayının İngiliz Esir Kampında Üç Yılı' Ahmet Altınay; ve İngilizce olarak "Reports on British Prison-Camps in İndia and Burma, 1917" (ama Kızılhaç'ın raporu 'yumuşatılmış' 'yanlı' olarak hazırlanmış.)













































SAVAŞ ESİRİ TÜRKLER VE MİLLİ MÜCADELE











SAVAŞ ESİRLERİNİN MİLLİ MÜCADELEDEKİ YERİ




Bugün savaş esirleri sorunu dünya kamuoyunu yakından  ilgilendiren sorunlar arasına girmiştir. Ateşli silahların savaşlarda kullanılması sonucu ölü ve yaralılar eskiye oranla artmıştır. Bunların savaş meydanlarında sahipsiz kalması, bazı insanları ve devletleri çareler aramağa zorlamıştır. Devletler arasında imzalanan antlaşma ve sözleşmelerde dikkatler bu konuya çekilmiştir.


Millî Mücadelenin başından sonuna kadar Doğu, Güneydoğu ve özellikle Batı Cephesi'nde çok sayıda savaş esirinin alındığı bir gerçektir. Türk tarafı elde ettiği esirleri taburlara bölerek cephe gerisine sevk etmiştir. Türk esirleri ise, Yunanistan'ın çeşitli yerlerine dağıtılmıştır. I. Dünya Savaşı'nda esir düşen Türklerin dönüşü Millî Mücadele yıllarına rastlamıştır. Yunan hükümeti bunların serbest bırakılmaması için özellikle İngiliz hükümetine defalarca başvurmuştur.


Ancak istedikleri yönde bir karar çıkarabildikleri söylenemez (1). Millî Mücadele dönemini etkileyen diğer bir konu Malta Sürgünleri sorunudur. I. Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan Malta Sürgünleri sorunu uzun süre gündemde kalmıştır. İstanbul işgal edilmiş, Mebusan Meclisi basılmış, ileri gelen devlet adamları sürgün edilmiştir. Malta Sürgünleri (2) görünüşte savaş esiri değildir. Ancak yapılan muameleler savaş esirlerine yapılanlardan pek farklı olmamıştır.


Her ne kadar taraflar arasında bir Londra Antlaşması (12.3.1921) imzalanmışsa da (3) sürgünler sorunu çözümlenememiştir. O günlerde Anadolu'da bulunan başta Yarbay Ravvlinson olmak üzere 29 İngiliz tutuklanmıştır. Olaylar karşısında Mustafa Kemal'in kararı kesindir: "Tevkif edilen arkadaşlarımız iade edilmedikçe elimizdeki İngiliz subaylarını bırakmak caiz değildir." (4) Malta Sürgünlerinin kurtarılması için görüşmeler ve yazışmalar aylarca devam etmiştir. Sonunda 29 İngilize karşı 122 Türk vatandaşı, 1 Kasım 1921 tarihinde İnebolu'da mübadele edilebilmiştir.









TÜRK SAVAŞ ESİRLERİ



a) /. Dünya Savaşından kalanlar


I. Dünya Savaşı'nda çeşitli cephelerde savaşırken esir düşen Türklerin iadesi veya mübadelesi büyük çoğunlukla Millî Mücadele dönemine rastlamıştır. Çünkü Mondros Mütarekesi (30.10.1918) şartlarına göre, Türk esirleri İtilaf Devletleri tarafından tutulacaktır (5). Türkiye ise, ellerindeki esirleri derhal serbest bırakacaktı. İtilaf Devletleri elinde ne kadar Türk esirinin bulunduğunu tesbit etmek oldukça zordur. Mondros Mütarekesi'nden sonra İtilaf Devletleri tarafından 14 Şubat 1337 / 1921 tarihine kadar iade edilen Türk esirlerinin sayısı şöyledir: (6) İngiltere'den 7626 subay, 102 950 asker, Fransa' dan 24 subay, 772 asker, İtalya'dan 41 Subay, 53 asker, Rusya'dan 634 subay, 18 926 askerdir. Toplam 8326 subay, 122 701 asker olmak üzere 131 027'dir. İade edilmeyen daha pek çok esir vardır (7).


I. Dünya Savaşı'nda esir düşen Türkler bulundukları kamplarda varlıklarını sürdürmeye çalışmışlardır. Meselâ: Mısır'da bulunan Türk esirleri aralarında "Türk Varlığı" adında gazete çıkarabilmişlerdir (8). Bu gazetenin bir kaç sayısı İstanbul'a ulaşabilmiştir. Yunanistan Türk esirlerinin serbest bırakılmaması için büyük gayret göstermiştir. Defalarca özellikle İngiltere'ye müracaat etmiştir. Çünkü bu esirlerin dönüşü Yunanistan'ın Anadolu'daki emellerine zarar verecektir. 


Meselâ: Yunan Dışişlerinin Curzon'a gönderdiği 3.11.1920 tarihli bir yazısı vardır. Bu yazıda "İstanbul'daki İngiliz askeri misyonunun Mısır'da bulunan 10 bin Türk harp esirini serbest bırakmaya karar verdiği ve 400 kişinin şimdiden serbest bırakıldığı" (9) bildirilmiştir. Daha sonra "bunların Yunan askeri harekâtı için tehlike yaratacağı" belirtilmiştir. 25.11.1920 tarihli bir başka yazıda "Anadolu'ya gönderilen Türk harp esirleri M. Kemal'in ordusuna katılmaktadır. Bunların Önlenmesi" istenmektedir (10)


Ancak İngiliz makamlarının bu konuya fazla ilgi göstermedikleri anlaşılıyor. Yunanistan serbest bırakılan Türklere engel olmaya çalışmıştır. Nitekim I. Dünya Savaşı'nda Rusya'ya esir düşüp Japon gemisiyle Türkiye' ye dönen (11) 57'si subay, 415'ü asker olmak üzere (12) toplam 571 kişinin başından geçenler farklıdır. Bu Türk kafilesi Yunanlılar tarafından tutuklanıp Cemiyet-i Akvam (Milletler Cemiyeti) aracılığıyla İtalya' ya sevk edilmişlerdir. Bunlar 12.9.1337/ 1921 tarihinde Pire'den İtalya'nın Sardunya adası yakınındaki Azniyora adasına sevk edilmiştir. Bu esirler yıkık dökük barakalarda uzun zaman tutulmuştur (13). Rusya'da bulunan Türk esirlerinin iadesi Gümrü (2.12.1920), Moskova (16.3.1921) ve Kars Antlaşmaları (13.10.1921) ile sağlanmıştır (14).


Bu antlaşmalar çerçevesinde Rusya, Kafkasya ve Avrupa Rusya'sında bulunanları üç ay zarfında, Asya Rusya'sında bulunanları da 6 ay zarfında masrafları kendileri tarafından karşılanmak üzere Türkiye sınırlarına kadar getirmeyi kabul etmiştir." (15) Bu işle "Sıhhiye ve Muavenet-i İçtimaiye" memurlarından Maruf Bey görevlendirilmiştir (16). I. Dünya Savaşı'ndan sağlam olarak dönenler Milli Mücadelede yerlerini almışlar ve üzerlerine düşen görevleri yerlerine getirmeğe çalışmışlardır.




b) Malta'dan dönebilenler


Malta Sürgünleri meselesi Milli Mücadelenin dışında cereyan etmiştir. Böyle olmakla birlikte İstanbul'un işgali, Mebusan Meclisi'nin basılması, ileri gelen devlet adamlarının sürgüne gönderilmesi Anadolu harekâtını etkilemiştir. Meselenin ileri safhadaki durumuyla T.B.M.Meclisi yakından ilgilenmiştir. Sürgünlerin geri getirilmesi için harcanan çabalar az değildir. Malta sürgünleri yalnızca Türk kamuoyunu değil; aynı zamanda İngiliz kamuoyunu da yakından ilgilendirmiştir.


1919 yılı başlarında başlayan tutuklama olayları birbirini izlemiştir. Yakalananlar Malta adasına sürgün edilmiştir. Türkiye'den Malta'ya ilk sürgün edilen eski 6. Ordu Komutanı Ali İhsan (Sabis) Paşa olmuştur. Mebusan Meclisi'nin aldığı Misak'ı Milli kararı İtilaf Devletlerini kızdırmış ve olayların artmasına sebep gösterilmiştir. Bu sırada İngilizlerin çok değer verdiği Yarbay Rawlinson Anadolulu'dadır. Kazım Karabekir'e göre, "İngiliz Yarbayı Rawlinson' un görünüşte vazifesi 15. ve 3. Kolordularda mütareke şartlarının ifa edilmesini takiptir. Asıl vazifesi gayr-ı resmi surette ve hariç ve dahilin ve hatta hükümetinin nazar'-ı dikkatini çekmeksizin bendenizle görüştükten sonra M.Kemal ile görüşmek" (17) tir.


İstanbul'daki tutuklama olayları dikkatleri İngilizler üzerine çekmiştir. Erzurum halkının galeyana gelerek Rawlinson'a karşı "arzu edilmeyen bir muamelede bulunmaları" ihtimali karşısında Kazım Karabekir "Kumandanın muhafaza altında tutulması, silah ve cephanenin alınması" (18) düşüncesindedir. Rawlinson nüfuzlu bir ailenin çocuğudur. Ayrıca, İngiliz parlamentosunda da bir kardeşi vardır. Bu Türklerin elinde bir kozdur. Anadolu'a aynı tarihlerde Rawlinson'dan başka 28 İngiliz daha bulunmaktadır. Nitekim bu İngilizler Malta Sürgünlerine karşılık tutuklanmıştır.


İngilizler kendi vatandaşlarını kurtarmak için Türkiye'ye yanaşmak ihtiyacını duymuşlardır. Türkiye ile İngiltere arasında 12 Mart 1921 tarihli Londra Antlaşması imzalanmıştır (19). Antlaşmada Türk ve İngiliz esirlerinin hemen salıverilmesi kabul edilirken "savaş halinin devamınca 1 Ağustos 1914'te Türk İmparatorluğunun parçaları olan topraklarda işlenmiş, savaş kanunlarıyla törelerini çiğnemek ya da adam öldürmek suçlarından dolayı yargılanmaları kararlaştırılmış" kişiler istisna edilmiştir (20)


Antlaşma T.B.M.Meclisi'nde kabul edilmemiş ve esirlerin salıverilmesi de gecikmiştir. Rumbold ve A.Hamit arasındaki görüşmelerde Türk ve İngiliz esirlerinin tamamının değiştirilmesi kabul edilmiştir (21). 1 Kasım 1921' Türk ve İngiliz esirlerinin mübadelesi İnebolu'da gerçekleştirilmiştir (22). İade edilen 59 Türk esiri iki İngiliz gemisiyle İneboluya getirilmiştir. Bunların 13'ü milletvekili, 13'ü mülkiye memuru, 25'i asker ve 8'i sivildir (23).


Malta Sürgünlerinin serbest bırakıldığı, isterlerse emekli aylığı verilebileceği ve istedikleri yere gidebilecekleri bildirilmiştir (24). H.Rauf (Orbay), "Elhamdülillah, tahliye edildik. Saat öğleden sonra ikide. Allahu Azimüşşan'a şükürler olsun, vatan toprağına İnabolu'da bastık. Hüsn ü kabul gördük. M.Kemal Paşa'nın "Hoş geldiniz" telgrafıyla karşılandık." (25) demiştir. Böylece 1918 yılı sonlarında açılan Malta Sürgünleri dosyası 1 Kasım 1921 tarihinde kapanmıştır. Malta'dan dönebilenlerin bir kısmı Milli Mücadeleye katılmıştır.





c) Milli Mücadelede esir düşenler


Savaş şartlarının zor olduğu bir zamanda esirlerin sayısını tesbit etmek oldukça güç meseledir. Rakamlar bazan yanıltıcı olabilmektedir. Savaş esirlerinin hastalık, yara, bere, ihmal gibi çeşitli sebeplerden ölmesi veya kaybolması, sonucu kesin olmaktan uzaklaştırmaktadır. Milli Mücadele Doğu, Güney ve Özellikle Batı Cephelerinde sürmüştür (26). Güney Cephesinde en çok Fransızlarla savaş yapılmıştır.


Urfalı, " Maraşlı ve Anteplilerin Fransızlar karşısındaki mücadeleleri destanlaşmıştır, denilebilir (27). Bugün il yıllıklarında halkın destanî hikayelerine rastlamak mümkündür. Yine halk arasında anlatılan pekçok menkıbe vardır. T.B.M.Meclisi halkın Milli Mücadeledeki kahramanlıklarına bakarak Anteb'e gazi, Maraş'a kahraman, Urfa'ya şanlı ünvanlarını vermiştir. Mücadele daha çok yerli halkla (milisler) Fransız askerleri arasında geçmiştir. Bu durumda Türklerden kaç kişinin esir düştüğünü tesbit etmek zorlaşmaktadır. Halkın ileri gelenleri önce Heyet-i Temsiliye ile, sonra T.B.M.Meclisi ile irtibata geçmiştir. Eri azından ele geçirilen Fransız esirleri meselâ, Kayseri garnizonuna sevk edilmiştir (28). Çarpışmalar sırasında esir düşen 8 Türk'ün Fransız askerleriyle mübadele edilmesi istenmiştir (29). Yine aynı şehirde 9.5.1921 tarihinde 19 subay, 80 asker Fransızlara esir düşmüştür (30). Fransızlar esir subayları casus saydıklarından maaş vermedikleri gibi isim ve sayılarını da bildirmemişlerdir (31).


Türk-Fransız (Ankara) Antlaşması (20.10.1921) nda esirler meselesi bir madde ile geçiştirilmiştir. Antlaşmanın ilgili maddesi şöyledir: "İşbu itilafnamenin imzasını müteakip taraflar harp esirleriyle mevkuf veya hapis bulunan Türk veya Fransız bütün esirler serbest bırakılacak ve kendilerini tevkif eden taraf masrafiyle bu hususta gösterilecek en yakın şehre sevk olunacaklardır. İşbu madde hükmü, tevkif, hapis veya esaretin tarih ve mahalli her ne olursa olsun, bütün mevkuf ve mahpuslara şamildir." (32)


Antlaşmayı Türkiye adına imzalayan Yusuf Kemal (Tengirşenk) yayınladığı hatıralarında esir sayısına yer vermemiştir. Eserinde daha çok Fransız temsilcisi Franklin Bouillion'un Türkler hakkındaki takdirdar sözlerini nakl etmiştir (33).


Güney Cephesinde savaşlara katılanların düzenli birliklerle irtibat kurdukları görülür. Meselâ: 2. Kolordu Komutanlığına gönderilen "Etraf şehir cepheler komutanı Özdemir" imzalı ve 31 Ocak 1337/ 1921 tarihli yazıda şu ifadeler yer almaktadır: "Sizi namusumla temin ederim ki, vadettiğiniz mukabil yardımın dörtte birini yapmış olsaydınız muhakkak yolu yarmıştık. Heyhat ki, ufacık bir yardımınınızın bile adem-i zuhuru cümleyi me'yus eylemiş..." 


2. Kolordudan vaadedilen yardım ulaşmamıştır. Milislerin Fransızlara esir düşmelerinde belki bundan sonra olmuştur (34). Nitekim aynı kolordu komutanlığının 1 /2.2.1337/ 1921 tarihli cevabî yazısında çaresizlik vardır, ümitsizlik vardır: (35) . . . hariçten yapılacak yeni bir teşebbüste yüzde bir ümit görsem, emir vermekte tereddüt etmezdim. Ne çare ki, artık Anteb'in şimdilik mukadderata terk edilmesinden başka yapılacak bir şeyi kalmamıştır. Bu elim ve acı hakikati ne kadar tahammülsüz ızdırab-ı vicdani ile yazdığımı takdirinize havale ederim. Yalnız sizin için ve Fransızlarca malum olan en muazzez arkadaşlarım için korkarım içeride kalmanızı caiz ve makbul bulmuyorum. Kemal-i hürmet ve teessürle cümlenizi selamlarım."


Türkiye-Fransa arasında esirler ile ilgili işlemler için belirli bir yol izlenmiştir, denilemez. Eldekiler serbest bırakılmakla yetinilmiştir. Yazışmalardan Türk esirlerinin güneyden iade edildikleri anlaşılmaktadır. Meselâ, 42 Türk esiri önce Beyrut'a, sonra İskenderun'a nakl edilerek salıverilmiştir (36).


İngiltere ise esirler sorunu Londra Antlaşması ile çözümlenmeye çalışılmıştır (37). Bilindiği gibi Milli Mücadele döneminde Türkiyenin en çok savaştığı devlet Yunanistan olmuştur. Bu dönemde iki devlet çok sayıda insanı karşılıklı esir almıştır.


Diğer devletlerle esirler sorunu savaş sırasında çözümlenmiştr. Ancak Yunanistanla olan sorun daha sonraya bırakılmıştır. Mübadeleye kadar Yunanistan'da tutulan Türk esirlerinin sayısı ne kadardır? Bu esirlerin sayısı hakkında değişik rakamlar ileri sürülmüştür. Esirlerin ne kadarının asker, ne kadarının sivil olduğunu bulmak da oldukça zordur. Yunan makamlarının verdiği listelerde sivil ve askerler karıştırılmıştır. Siviller savaştaki pozisyonuna göre farklıdır. Bazıları düşmanla savaşırken ele geçirilmiş, bazıları da evlerden zorla götürülmüştür.


Türkiye-Yunanistan arasında Lozan'da imzalanan "Sivil mevkufinin iadesi ile üserâ-yı harbin mübadelesine dair itilafname" (30 Kanun-ı Sani 1923) ten sonra tarafların verdiği listeler gerçekleri yansıtmamıştır. İkisi arasında bazan büyük farklar görülmektedir. Savaş boyunca Türk asker ve sivillerinin çeşitli şekillerde ölmesi ve kaybolmasını hesaba katmak gerekir. Taraflar kendi mevcutlarına bakarak eksiklerini tamamlamaya çalışmışlardır.


Milli Mücadele döneminde kara savaşları dışında denizlerde de çarpışmaların olduğunu görmekteyiz. Özellikle Karadeniz'de ele geçen veya elden çıkan savaş gemileri olmuştur. Meselâ: Alemdar gemisi hakkında çok şey anlatılır. Fransız Yüzbaşı Tilli, 6 erle Alemdar'ı ele geçirir. Türk askerleri "bir esir gibi acz içinde, hareketsiz sehpalarda can vermektense kahramanca dövüşerek ölmek lazım geldiği" düşüncesindedirler. Gemi komutanı Yüzbaşı Adil'le Tilli arasında âmansız bir mücadele başlar. Sonunda Tilli esir edilir ve Fransız askerleri de etkisiz hale getirilir (38).


Milli Savunma Bakanlığı (39) Lozan Andlaşmasından bir süre önce (4.1.1923) Batı Cephesi Komutanlığına Yunan Kızılhaçı'ndan aldığı şu bilgileri verir: Türk esirlerinin sayısı 453 subay, 5699 asker ve 201 sivil olmak üzere 6353'tür. Aynı bakanlık daha sonra bu sayıya 57 subay, 313 asker ve 108 sivil eklemiştir (40). Son duruma göre esirlerin mevcudu 510 subay, 6012 asker ve 309 sivil olmak üzere 6813'e çıkmıştır. 23.1.1923 tarihli bir başka yazıda esir sayısı 6891 olarak gösterilmiştir (41). Yalnız tasnif yapılmamıştır. 


Aynı tarihlerde Yunan kaynaklarının verdiği rakamlar da aşağı yukarı diğer rakamlara benzemektedir: 520 subay, 6002 asker ve 2661 sivil (42). Antlaşmadan sonra araştırmalara devam edilmiştir. Üserâ tabur ve garnizonlarına defalarca yazılar yazılmış, esir mevcutları istenmiştir. Ancak yukarıda belirttiğimiz gibi çeşitli sebeplerden esir sayıları sık sık değiştirmiş. Burada şunu da belirtmekte fayda vardır: Verilen listelerde asker-sivil mevcutları çok defa birlikte zikredilmiştir. Esirlerin aynı garnizonlarda tutulmaları da karışıklıklara sebep olmuştur. Mübadele zamanında çıkan gazeteler esirler meselesine ağırlık vermişlerdir. Lozan' daki görüşmeler günü gününe duyurulmağa çalışılmıştır. Gazete kupürleri örnek gösterilerek üserâ taburları (43) arasında yazışmalar yapılmıştır.


Mübadeleye esas olacak sayıda, Türk ve Yunan tarafları ittifak edememişlerdir. 


Meselâ: 1923 Şubat tarihinde Türk esirlerinin sayısı 329 subay, 6002 asker, 15740 (Yunanistan'a göre 11042) (44) dir. Bu rakamlar yukarıda verilen rakamlardan, özellikle subay ve siviller yönünden oldukça farklıdır. Bir ay öncesi subaylar 410 (Yunanistan'a göre 520) gösterilmişken," sonra 329'a indirilmiştir. 


181 veya 191 subaya ne olmuştur? Firar ettikleri düşünülebilir mi? Yoksa hayatları sona mı erdi ? Şimdilik bir şey diyemiyoruz. Çünkü bu rakamlar tarafların resmi açıklamalarıdır. Asker sayısı tutmakla birlikte sivillerde de büyük fark göze çarpmaktadır. Daha önceki açıklamalarda 309 (Yunanistan'a göre 2661) olarak belirtilen siviller 15740 (Yunanistan'a göre 471l) a çıkmıştır. Bu artış nereden gelmektedir? Anlaşılan bazı eksik bilgiler veya karıştırmalar söz konusudur.


Lozan Antlaşmasına göre esirler en kısa zamanda iâde edilecekti. İlgili yerlere yazılması ve duyurulması uzun zaman almış ve ancak Nisan ayında mübadele işlemlerine girişilebilmiştir. Yunanistan'ın Milletlerarası Üserâ Komisyonuna 10.4.1339/ 1923 tarihinde verdikleri listede 341 subay, 9788 askerin hüviyetleri yer almıştır (Toplam: 10 129) (45). Biraz yukarıda verdiğimiz rakamlarda asker sayısı bu kadar fazla değildi. Bu sayının içinde kanaatimizce siviller de yer almıştır.


Yunanistan Türk esirlerini şuralarda tutmuştur: Korfu, Larisa, Lefkoşa, Selanik, Gulos, Preveze, Patras, Pire, Eski Kalvere. Buralarda esir sayısı 8599'dur (46).


Yukarıda görüldüğü gibi Türk esirlerinin sayısı tarafların açıklamalarına göre kesinlik kazanmaktan uzak kalmıştır. Rakamlar çoğu zaman birbirini tutmamıştır. Bundan dolayı da hükümetler arasında yazışmalar uzun sürmüştür. İlgili antlaşmada "en kısa sürede" iâde edilmesi istenen esirlerin mübadelesine ancak iki ay sonra başlanabilmiştir. İlk esir kafilesi 31.3.1923 tarihinde İzmir'e gelmiştir (47).


Belgelerde bazı esirlerin firar ettikleri kaydedilmiştir. Ancak subayların yer aldıklarına rastlayamadım. Mübadelede 3289 subay yer almıştır (48). Rütbelere göre dağılımı şöyledir: 2 miralay (albay), 3 yarbay, 25 binbaşı, 68 yüzbaşı, 62 üsteğmen, 137 asteğmen, 20 vekil subay 6 esnafat-ı askeriye, 5 ketebe-i askeriye, 1 komiser muavini olmak üzere (49) toplam 429'dur. Milli Mücadelede subay olarak askeri memurlar, komiser muavinleri görev yapmışlardır. Askeri birliklerin bu günkü manada tam kadro ile çalıştıklarını söylemek mümkün değildir (50)


Komuta kadrolarının da çok defa ast kademeden doldurulduğu olmuştur. Yunanistan'ın 520 oarak gösterdiği esir subay sayısının mübadelede 341 olduğunu görmüştük. Ancak bu sayı içinde asker veya sivil kişilerin de adları yer almıştır. Kızılay'ın verdiği listede subay sayısı 353 olarak gösterilmiştir. 24 subayın iâde edilmeyen esirler içinde olduğu düşünülebilir. Ancak sonuca itiraz edilmediği kabul edilirse, rakamlarda mübalağa olduğu görülür. Mübadelede subay karşı subay, ere karşı erin iâde edilmesi kararlaştırılmıştı. Bu karar uygulanmış, 329'dan fazla Yunan subayının iâdesi daha sonraya bırakılmıştır.


Kızılay'ın verdiği listede adı geçmemekle birlikte bir ordu komutanından söz edilmiştir. Buradaki ordu komutanı, 1. Kolordu Komutanı Albay Cafer Tayyar (Eğilmez) olsa gerektir. Çünkü kaynaklarda ordu (kolordu, tümen, tugay) komutanı olarak başka isim geçmemektedir. Yine Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından sonra Trakya'da yer alan en büyük askeri birlik, 1. Kolordu. M.Kemal bu kolordunun Milli Kuvvetlere yardım etmesini istemiştir. İstanbul Hükümeti Cafer Tayyar'ı görevinden alarak yerine 60. Tümen Komutanı Albay Muhittin'i getirmiştir. Daha sonra Cafer Tayyar da Milli Kuvvetlerin komutanı olarak Trakya'da kalmıştır. Kendisi Lüleburgaz Müdafaa-i Hukuk grubunun başkanı seçilmiştir. İtilaf Devletleri ise, Çatalca'ya kadar Trakya'yı Yunanistan'a vermeğe karar vermişlerdir (51).


Yunanlılar Doğu Trakya'daki kuvvetleri silah zoruyla dağıtmak istemişlerdir. Aslında 1. Kolordu'nun pek gücü de kalmamıştır. Cafer Tayyar, iki doğumu birden silah altına çağırmış, fakat istenilen sonucu alamamıştır.


Yunanlılar Trakya'yı işgal etmek için 3 tümen kullanmışlardır. Keşan'da bulunan 155. Alay'ın karargahı ile birkaç bölük esir olmuştur. Kırklareli'nin düşmesi üzerine Havza'da savaşmak isteyen kolordu komutanı bundan vaz geçmiş ve Bulgaristan'a geçmeğe karar vermiştir. 27.7.1920 günü Cafer Tayyar Havza'da kendi kuvvetleriyle ilişki kuramayarak atla dolaşırken düşmana esir olmuştur (52). Trakya işgal edilmiştir.


Sivil esirlerin sayısı askerlerden fazladır. 14.3.1339/ 1923 tarihli yazıya göre Yunanistan'a Batı Anadolu'dan 10 742, Trakya'dan 5000 sivil götürülmüştür. Toplam sivil esir sayısı 15742'dir (53). Ancak isim listelerinde bu kadar sayıyı bulamıyoruz. Batı Anadolu'dan Yunanistan'a sevk edilen sivil esir sayısı, mahallerinden gönderilen bilgilere göre 10 919; defterlere göre 0856 kişidir (54). Trakya'dan sürgün edilenlerin isimlerini gösteren defterde "Edirne ve kazalarından" 2264 kişinin hüviyeti yer almıştır (55). Lozan'da verilen çizelgelere göre sivil esirlerin sayısı 5400 olarak gösterilmiştir (56)


Görüldüğü gibi verilen rakamlar birbirini tutmamaktadır. 28.6.1339/ 1923 tarihine kadar iâde edilen Türk esirlerinin sayısı 15741'dir. Bunun 329'u subay, 6002'si asker olduğuna göre, geriye 9410 esir kalmaktadır. Bunlar da kanaatimizce sivil esirler olması gerekir. Mübadeleden sonraya kalan ve Milli Savunma Bakanlığı tarafından araştırılması istenen esir sayısı 5181'dir (57). İkisinin toplamı 20 921'i ancak bulabilmektedir. Halbuki bizim tesbitlerimize göre toplam esir sayısı 22 071'dir. Son duruma göre iade edilen 15741 esir 22 071'den çıkarılırsa, daha 6330 esir olması gerekmektedir. Bunlar hakkında tatmin edici bilgilere henüz sahip değilir. O günlerde bir kısmının çeşitli hastalıklardan öldüğü, bir kısmının firar ettiği düşünülse bile, geriye daha çok sayıda esirin olması lazım gelir.


Türk savaş esirlerinin sayısı yukarıda görüldüğü gibi oldukça fazla yer tutmaktadır. Bunların büyük çoğunluğu çeşitli yollardan ülkeye dönmüştür. Geriye kalanların durumu araştırılmakla kalmıştır. Gerek I. Dünya Savaşı'nda, gerekse Milli Mücadelede cephelere gönderilenlerin araştırılması gerekir. Askerlik şubelerinde sevk edilenlerin kayıtları bulunmaktadır. Bunlarla ilgili bilgiler genellikle iki şekilde yer almaktadır:


1- Savaştan sağ olarak dönenlerin kendi beyanları,
2- Savaştan dönemeyenlerin durumları şehit olarak belirtilmiştir.


Bunun için de iki yol izlenmiştir:

a) Birliklerinden ve cepheden gelen haberlere göre şehit oldukları bildirilenler,
b) Birliklerin tamamen dağılan ve uzun zaman haber alınamayanlar.


Bunların durumları ilgili nüfus idarelerinden sorulmuştur. Nüfus idareleri de mahallin muhtarlıklanyla irtibata geçmişlerdir. Bu tarihe kadar hayatları hakkında bilgi alınamayanlar, nüfus idarelerine ve askerlik şubelerine ölü olarak bildirilmiştir.





SONUÇ

Türk Milleti çok güç şartlarda başlattığı Milli Mücadeleden zaferle çıkmıştır. Halk dışardan gelen saldırıları öncelikle bölgelerinde durdurmağa çalışmıştır. Anadolu savaş için gerekli insan kaynağını oluşturmuştur.


1. Dünya Savaşı'nda çeşitli cephelerde kalan ve esir edilen Türkler ülkeye döndükten sonra üzerlerine düşenleri yerine getirmişlerdir. İngilizlerin uzun süre Malta adasında tuttukları Türkler de Milli Mücadelede yerlerini almışlardır.


Yurdu korumak için gerekli yerlere koşup, malları ve canlan pahasına çarpışan Türk insanı daha sonra kendilerine uzatılan hediyeleri almaktan çekinmişlerdir (58).


Askerlik şubelerinde Milli Mücadele dönemine ait kayıt kuyudat defterlerine gereken titizliğin gösterildiği söylenemez. Bazıları çok kullanılmaktan oldukça yıpranmış, yer yer okunamaz hale gelmiştir. O günkü yazıyla yazılan defterlerin koruma altına alınması ve bilgilerin başka bir deftere aktarılması gereği vardır. Bu konudaki araştırmalara katkıda bulunacak ve araştırmacılara da yardımcı olacaktır.



Ahmet ÖZDEMİR












1.) Bilal N. Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk, c. II, Ankara, 1975, s. 390. 9.11.1920 tarih ve Curzon imzalı yazıda konunun askeri makamlara sorulduğu bildirilmiştir (a.g.e., s.396). 22.11.1920 tarihli D. Caclamanos imzasını taşıyan yazıda Hindistandaki Türk savaş esirlerinin sayısının 12 000 olduğu, 2000 eserin yola çıkarıldığı, 8000 esirin de İstanbul'da bulunduğu belirtilmiştir (a.g.e., s. 419).
2.) Geniş bilgi için bkz. Bilal N. Şimşir, Malta Sürgünleri, Ankara, 1985. Yazar, eserinde daha çok Türk ve İngiliz Dışişleri Bakanlığı Arşivlerinden faydalanmıştır. Halbuki konuyla ilgili pek çok belge Genelkurmay Ataşe Başkanlığı Arşivlerinde bulunmaktadır. Aynı konuyla ilgili Mesut Çapa'nın yazısını burada ("Sakarya Savaşı'ndan sonra imzalanan Türk-İngiliz esir mübadelesi anlaşması", Atatürk Yolu, Mayıs 1989, sayı 3, s. 399- 418) belirtmek istiyorum.
3.) Utkan Kocatürk, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Kronolojisi, Ankara, 1983,
s. 243. Mesut Çapa, antlaşmanın tarihini 16.3.1921 olarak almıştır (a.g.m., s. 400).
4.) Atatürk'ün Milli Dış Politikası (1919-1938), Kültür Bakanlığı, Ankara, 1981,
s. 123.
5.) Hatıralarında Mondros Mütarekesi ile ilgili görüşmelere geniş yer veren H.Rauf (Orbay), 22. maddeye ek yaptırmak için çok gayret sarfettiğini belirtmiştir. Uzun tartışmalardan sonra 22.maddeye şu fıkra eklenebilmiştir: "Sivil harp esirleriyle asker yaşı dışında olanların serbest bırakılmaları dikkat nazarına alınacaktır." (Rauf Orbay'ın Hatıraları", Y.T., İstanbul, 1962, c.I, s.368).
6.) Genkur. Ataşe Bşk.lığı Arş., Klas. 626, Dos. 242, Fih. 52-3.
7.) Belgelerde yukarıda verdiğimiz sayının dışında 3489 esirden daha söz edilmektedir. Bunlar, İngiltere'de 8 doktor, 140 hasta er, Fransa'da 1 subay, 50 sivil, Sibirya (Rusya) da 540 subay, 2500 er ve 250 sivilden oluşmaktadır (Ataşe Bşk.lığı Arş., aynı odsya, Fih. 52-2).
8.) Hakimiyet-i Milliye Gazetesi 26.7.1920 tarihli (No. 50) sayısında bu olayı duyurmuştur. (Milli Mücadele ve Gazi M. Kemal, Ankara, 1981, s. 319).
9.) Bilal Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk, c. II, s. 390.
10.) Bilal Şimşir, aynı eser, s. 425.
11.) Ataşe Bşk.lığı Arş., Klas. 1650, Dos, 305. Fih. 9.
12.) Ataşe Bşk.lığı Arş., Klas. 1613, Dos. 163, Fih. 1-1.
13.) Ataşe Bşk.lığı Arş., Klas. 1650, Dos. 305, Fih. 28.
14.) Atatürk'ün Milli Dış Politikası, c. I, s. 527.
15.) Y.Kemal Tengirşenk, Vatan Hizmetinde, İstanbul, 1967, s. 224, 298. Atatürk'ün Milli Dış Politikası, s. 527, 551.
16.) Ataşe Bşk.lığı Arş., Klas, 1672, Dos. 363, Fih. 75.
17.) Atatürk'ün Milli Dış Politikası, c.I, s.123.
18.) Kazım Karabekir .İstiklal, Harbimiz, İstanbul, 1960, s. 531.
19.) Londra Andlaşmasının imza tarihi bazı eserlerde farklı verilmiştir. Meselâ: Bilal N. Şimşir Malta Sürgünleri'nde Gotthard Jaesche Kurtuluş Savaşı ile ilgili İngiliz Belgelerinde
16 Mart 1921'i, Utkan Kocatürk Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Kronolojisi'nde 12 Mart 1921 tarihini kabul etmiştir.
20.) Ataşe Bşk.lığı Arş., Klas. 112, Dos. 403, Fih. 43. Bilal Şimşir, a.g.e., s. 364.
21.) Bilal Şimşir, a.g.e., s. 395.
22.) Bilal Şimşir, a.g,e., s, 395.
23.) Ataşe Bşk.lığı Arş., Klas. 1389, Dos. 4, Fih. 13-33,
24.) Ataşe Bşk.lığı Arş., Klas. 528, Dos. 138, Fih. 19.
25.) Bilal Şimşir, a.g.e., s. 404)
26.) Geniş bilgi için bkz. Ahmet Özdemir, Milli Mücadelede Harp Esirleri (Yüksek Lisans Tezi), s. 69 vd.
27.) Meselâ: Halk arasında yaygfn şekilde anlatılan Anteb'in Şahtn Beyi, Maraş'ın Sütçü İmamı gibi.
28.) Ahmet Erbil, "Yirmi Türk Mücahidinin beşyüz Fransızı esir alması", Yakın Tarihimiz, c.IV, (İstanbul, 1962) s. 90.
29.) Ataşe Bşk.lığı Arş., Klas.1175, Dos.28, Fih.1-2.
30.) Ataşe Bşk.lığı Arş., Klas.1175, Dos.28, Fih.5-3)
31.) Ataşe Bşk.lığı Arş., Klas.626, Dos.2524, Fih.50.
32.) Atatürk'ün Milli Dış Politikası, c.II, s. 587. İngiliz belgelerinde 12..6.1920 tarihli bir yazıda M. Kemal'e dayanarak Mayıs ayında Türk-Fransız Antlaşmasının imzalandığı belirtilmiştir. Buna göre 10 gün içinde karşılıklı olarak esirler serbest bırakılacaktı. Antep, Sis ve Pozantı'nın boşaltılması ve sirlerin serbest bırakılmasıyla ilgili teferruatın ayrı bir tebliğ ile bildirileceğine dikkat çekilmiştir. (Bilal Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk, c.II, s. 160) Halbuki iki ülke arasındaki antlaşma henüz imzalanmamıştır.
33.) Y.Kemal Tengirşenk, Vatan Hizmetinde, İstanbul, 1967, s.247 vd. Meselâ: "Siz bu muharebede mutlaka muvaffak olacaksınız. Her ne zaman bir millet böyle genci ihtij yarı, çoluğu çocuğu lile bir işe sarılırsa onu mutlaka başarırır. Geçtiğim yerlerde gördüklerim bunu anlatıyor." (Aynı eser, s. 248).
34.) Dr. Fahri Can, "Gaziantep müdafaasından bir sayfa", Yakın Tarihimiz, c.Iv, s. 399.
35.) Dr. Fahri Can, aynı makale, s. 399.
36.) Ataşe Bşk.lığı Arş., Klas. 1650, Dos. 35, Fih. 41-1.
37.) Malta Sürgünleri ile ilgili bölümde bu konuya yeterli ölçüde yer vermiştik.
38.) Emrullah Nutku, "Alemdar ve kahramanları", Yakın Tarihimiz, c.T, s.251-252, 276-278. Yazar, adı geçen dergide hatıralarını "Isttklâl Savaşında Denizciler" başlığı altında yayınlamıştır.
39.) Ataşe Bşk.lığı Arş., Klas. 1812, Dos.325, Fih.1-9.
40.) Ataşe Bşk.lığı Arş., Klas.1812, Dos.325, Fih.1-10. Burada bakanlığın verdiği sivillerin durumu belli değildir. Oldukça da azdır.
41.) Ataşe Bşk.lığı Arş., Klas.1812, Dos.325, Fih.1-10. İki sayı arasında 60 fark bulunmaktadır.
42.) Ataşe Bşk.lığı Arş., Klas.1692, Dos.470, Fih. 1 ve Klas. 1977, Dos. 371, Fih.36. Burada siviller arasında büyük fark görülmektedir.
43.) Üserâ taburları hakkında bkz. Ahmet Özdemir, Milli Mücadelede Harp Esirleri,s. 100-123.
44.) Ataşe Bşk.lığı Arş., Klas.1674, Dos.396, Fih.2.
45.) Ataşe Bşk.lığı Arş., Klas.1811, Dos.319, Fih.1-166.
46.) Ataşe Bşk.lığı Arş., Klas.1672, Dos. 390, Fig.1-66. Esir kamplarında sivil ve asker karışıktır.
47.) Ataşe Bşk.lığı Arş., Klas. 1811, Dos.319, Fih.1-133. Türkiye Mudanya'yı istemişti. Sonra Mübadele İzmir'de gerçekleşmiştir.
48.) Hilal-ı Ahmer (Kızılay) in verdiği bilgiye göre Türk esirlerinin sayısı, 1 ordu komutanı, 29 üstsubay, 78 yüzbaşı, 209 küçük rütbeli subay, 17 subay, vekili, 4 sıhhiye subayı ve 15 ketebe-i askeri (askeri memur) ye olmak üzere 353'tür. (Ataşe Bşk.lığı Arş., Klas. 1811, Dos. 319, Fih. 1-61). Burada sözü edilen ornu komutanı (generale)na ne başka belgelerde, ne de mübadelede rastladık. Ordu komutanından maksat üst türbeli bir subay olması gerekir. Çünkü o tarihlerde ordu komutanlıklarına subaylar da vekalet edebilmekteydi.
49.) Ataşe Bşk.lığı Arş., Klas. 1674, Dos. 396, Fih. 2.
50.) Meselâ: Konya bölgesinde görev yapan bir taburun mevcudu şöyledir: 1.B1., 8,2.B1., 6,3.B1., 4 ve 4.B1., 4 askeri bulunmakta idi. Yani tabur mevcudu 22 kişiden ibarettir (M. Şevki Yazman, "Mehmetçik", Yakın Tarihimiz, c. III, s.443).
51.) Fahri Belen, Türk Kurtuluş Savaşı, Ankara, 1983, s.193.
52.) Nutuk, s. 363.
53.) Ataşe Bşk.lığı Arş., Klas. 1672, Dos. 390, Fih. 22 ve Klas. 1813, Dos. 327, Fih. 8-5.
54.) Ataşe Bşk.lığı Arş., Klas. 1672, Dos. 390, Fih. 12-10.
55.) Ataşe Bşk.lığı Arş., Klas. 1672, Dos. 390, Fih. 12-10. Burada Yunanistan'a sevk edilen Trakyalı sivil esirler "Edirne ve kazaları" başlığı altında ele alınmıştır. Devterde kimin hangi kazadan olduğu kısa bilgilerle sıralanmıştır.
56.) Seha Meray, Lozan Barış Konferansı, tutanaklar, belgeler, aAnkara, 1973, c.I, Kitap 2, s. 293.
57.) Ataşe Bşk.lığı Arş., Klas., 1690, Dos. 467, Fih. 1-41 ve Klas. 1674, Dos.396, Fih. 56.
58.) Meselâ: Zamanın Genelkurmay Başkam Fevzi (Çakmak), İstiklal madalyasına hak kazananların belirlenmesi için yapılan tamime müstesna hizmetleri olanların katılmadığını görür. Neden gelmediklerini sorduğu zaman şu cevabı alır: "— Biz herşeyi Allah ve vatan için yapmağa çalıştık. Yapılan vazifeden gayrı değildir ki, takdir ve tescile layık olsun..." (Yakın Tarihimiz, c.IV, s. 364).







Özdemir, “Millî Mücadelede Yunan Harp Esirleri”, s. 159.; Türklerin elindeki Yunan esir sayının ne kadar olduğu konusunda Lozan Konferansı esnasında baş delegemiz İsmet Paşa ile Heyet-i Vekile Reisi Rauf Bey arasında yapılan telgraf haberleşmeleri de bize bilgi vermektedir. Nitekim İsmet Paşa, 1 Aralık 1922 tarihli telgrafında “ Türk ve Yunan esirlerinin mikdarı nedir” diyerek esir sayılarını sormuştu. Bu telgrafa Başbakan Rauf Bey “Elimizde bulunan Yunan esir ve zâbit ve efrâd mikdarı sûret-i kat’iyyede tespit edilemediği ve mevcud ma’lumâta göre 116 zâbit, 16648 nefer, 74 sivil, 34 kadın ve çocuktan ibâret bulunduğu ve ma’mâfih nâkıs ve nâtemam olan bu ma’lûmât esâs ittihâz edilmeyerek mâ’lûmât-i kat’iyyenin intizâr edilmesi…” diyerek cevap vermişti. Bilâl N. Şimşir, Lozan Telgrafları I (1922-1923), Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1990, Telgraf No: 61, s. 153 ve Telgraf No: 65, s. 154-155.


Alınan esirler arasında “1 inci Yunan Kolordusu Komutanı General Trikopis, 2 nci Yunan Kolordusu Komutanı general Diyenis, 13 üncü Yunan Tümen Komutanı albay Miryanidis, 2 inci Yunan Kolordusu Kurmay Başkanı Albay Yuvanis ve Albay Kalinablis gibi üst düzey general ve albaylar da bulunuyordu.” Türk İstiklâl Harbi II nci Cilt Batı Cephesi 6 ncı Kısım III üncü Kitap, s. 79.Yunan Generali Trikopis’in esir düşmesiyle ilgili olarak bkz. Nikolaos Trikupis, General Trikupis’in Hatıraları, Çev. Ahmet Angın, İstanbul 1967, s. 100-103; Yunan Asya-yı Suğra Ordusu Birinci Kolordu Kumandanı General “Trikupis”in Raporu”, Askeri Mecmua (74 Numaralı Askeri Mecmuaya mülhâk olarak neşredilmiştir), Sayı: 8, (Kununuevvel 1927), s.71-74.

1923 Yılı Ortalarında Uluslar Arası Kızılhaç Komitesince Görevlendirilen Heyetin Anadolu’daki Teftiş Gezileri ve Hazırladıkları Rapor - link






























SAVAŞ ESİRİ TÜRKLER VE YUNANİSTAN






Büyük savaşlar doğurduğu sonuçlar itibari ile kazanan ve yenilen devletler için unutulmaz olur. Onları büyük ve unutulmaz kılan kazanılan toprak parçası, kaybedilen insan gücü ve vatandır. Balkan Savaşları da Osmanlı Devleti için vatan kaybetmenin yanında yüzbinlerce insanın ölümle baş başa bırakılması anlamını taşır. Balkan Savaşlarına katılan bütün devletlerin tek amacı Türk-Müslüman varlığını bu topraklardan çıkarmaktı. 

Özellikle Yunanistan’la olan mücadele bunlar arasında daha çok dikkat çekmektedir. Çünkü; Yunanistan bir milleti silme adına bu savaşa girmiştir. Onların savaş sırasında ve sonrasında soydaşlarımıza yaptıkları eziyetler hafızalardan silinmeyecek görüntüler bırakmıştır. Sivil, asker herkes eşit bir şekilde Yunan mezaliminden payını almıştır. Yunanistan’ın eşitlik, hak ve özgürlük kavramlarından anladığı, aldığı topraklardaki halka eşit seviyede eziyet etme ve öldürmekten ibaretti. Uluslararası hukuku hiçe sayan, dünya kamuoyunu yanıltmaya çalışan Yunanistan’ın elinde bulundurduğu savaş esirleri bu mezalimin en önemli kanıtıydı.





Balkan Savaşları - Yenice Vardar (Giannitsa) Cephesinde Yunan ordusuna esir düşen Askerlerimiz.






BALKAN SAVAŞLARI SONRASINDA YUNANİSTAN’DA KALAN  
TÜRK ESİRLER MESELESİ







Yeryüzünde uluslararası ilişkilerin odak noktasını savaşlar teşkil etmiştir. İnsanlık tarihi, toplumlar arasında meydana gelen sayısız savaşlara şahit olmuştur. Savaşın en önemli sonuçlarından, belki de en önemli problemlerinden biri, savaş esirlerinin durumu olmuştur. Tarih boyunca yapılan bu mücadeleler sonucunda, insanların bazıları öldürülmüş bazıları da savaşın galibi tarafından esir alınmışlardır. Savaş sonrası alınan esirler doğal olarak savaş esirlerinin hukukunu gündeme getirmiştir. 


Savaş esirlerinin hukukuna tarihi süreç içerisinde bakıldığında iç açıcı bir durum karşımıza çıkmamaktadır. Tarihin bilinebilen zamanlarından bugüne gelen çizgide esirler; derilerinin yüzülmesi, fillere ezdirilme, çeşitli uzuvlarının kesilmesi, işkence, öldürülme ve köleleştirme gibi ağır muamelelere maruz kalmışlardır. 


Uluslararası hukukun ortaya çıkışı ve gelişmesine paralel olarak son bir yüzyıl içinde savaş usul ve kuralları alanında ileri adımlar atılmış esirlere uygulanacak muameleler insani boyutlar kazanmıştır. Bununla birlikte uluslararası ilişkilerde hala güç ve kuvvet dengelerinin önemli rol oynaması, uluslararası hukukun uygulanması konusunda büyük güçlüklere ve çifte standartlara yol açmıştır (1).


1912-1913 yıllarında iki safha halinde meydana gelen ve Osmanlı Devleti’nin Avrupa’dan tasfiyesine sebep olan Balkan Savaşları da esirler için insanî muamele yapılması hakkında alınan kararların hiçe sayıldığı en önemli savaşlardandı. Balkan Savaşları sonucunda Balkan Devletleri’nin Osmanlı Devleti’ne ait Rumeli topraklarını işgal etmeleriyle buralarda yaşayan Türkler çeşitli zulüm ve baskılarla karşı karşıya kaldı.


Balkan Savaşları’nda Bulgar, Sırp, Yunan ve Karadağlıların yaptıkları gayri insanî muameleler üzerinde bugüne kadar yeterince durulmamıştır. Balkan Savaşları’nda Bulgarların yaptıkları zulümlere dair bir doktora tezi hazırlanmış; ancak Yunan, Sırp ve Karadağlıların yaptıkları mezalimden bahseden ilmî nitelikli yeterince çalışma yapılmamıştır. Esirler konusunda ise I. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele baz alınarak çeşitli doktora ve yüksek lisans tezleri hazırlanmıştır (2). Arşivlerde Balkan savaşları sonrasında yaşanan esir meselesi ile ilgili oldukça fazla doküman olmasına rağmen hiçbir teze konu olmamıştır. Bu açıklığa dikkat çekmek ve bu açıklığı bir nebze olsun kapatmak amacıyla çalışmanın konusunu esirler oluşturacaktır.




Balkan Savaşları

1912-1913 yıllarında meydana gelen Balkan Savaşları Şark Meselesi’nin bir uzantısıdır. Şark Meselesi’nin kökeninde Osmanlı Devleti’ni Balkan topraklarından atmak, Osmanlı toprakları üzerinde yaşayan Hıristiyanlara imtiyazlar vererek bağımsız olmalarını sağlamak vardı. Avrupalı Devletlerin Şark Meselesi’ni kendi siyasî çıkarlarına göre çözmek istemeleri, 1908’de Bosna Hersek’in Avusturya-Macaristan tarafından ilhakı, Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan etmesi ve yeni kurulan Balkan Devletleri’nin topraklarını genişletmek istemeleri bu arada İtalya’nın Trablusgarb’ı işgali ve Arnavutluk isyanının Osmanlı Devleti’ni meşgul etmesi Balkan Savaşları’nın çıkmasını hızlandırmıştı (3).


Balkan Devletleri arasında ittifakın gerçekleşmesinde en büyük rolü, Osmanlı Devleti’ne karşı Panslâvizm politikası izleyen Rusya’nın Belgrad Büyükelçisi üstlendi. Büyükelçi Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ’ın Osmanlılara karşı ittifak yapmalarını sağladı. 1912 senesinde önce Bulgar-Sırp, ardından Bulgar-Yunan ve son olarak Karadağ’ın Bulgaristan ile anlaşmasıyla ittifak tamamlandı. Osmanlı Devleti barışı korumaya çalışırken 7 Ekim 1912’de Karadağ, ardından 17 Ekim 1912’de Bulgaristan ile Sırbistan ve bir gün sonra da Yunanistan Osmanlı Devleti’ne karşı savaş açtı (4).


Osmanlı Devleti Balkan Savaşı’nda Bulgarlara karsı Doğu ordusu; Sırplara, Yunanlılara karşı Batı ordusu olmak üzere iki ordu oluşturdu. Balkan Harbi sırasında Osmanlı kuvvetlerinin en zayıf cephesi Yunan yani Güney cephesi oldu (5).


Dört devlete karşı savaşmak zorunda kalan Osmanlı Devleti’nde iç çekişmeler ve iktidar kavgalarının olması yeteri kadar hazırlık yapmasına engel oldu. Bu yüzden savaşın hemen başında Osmanlı orduları mağlup olmaya başlamış, sadece Edirne, Yanya ve İskodra düşmana karşı direnebilmişti. Bulgarların Çatalca’ya kadar ilerlemesi ve üç şehir dışında bütün Rumeli’nin kaybı üzerine Sadrazam Gazi Ahmed Muhtar Paşa istifa ettirilerek, Kâmil Paşa hükümeti kurulmuştu. Yaşanan hükümet değişikliği de savaşın neticesini değiştirmemiş, Balkan Devletleri’yle barış görüşmeleri başlamıştı. Direnişte olan üç sehir Osmanlı Devleti ile ikmal bağlantılarının kaybedilmesi yüzünden teslim oldu. 3 Mayıs 1913’de Balkan Devletleri ile Osmanlı Devleti arasında Londra Barış Antlaşması imzalandı. Böylece Osmanlı Devleti Midye-Enez hattının batısında kalan bütün Rumeli topraklarını kaybetti (6).


Balkan Devletleri Osmanlı Devleti’nden aldıkları toprakları paylaşamayınca aralarında ikinci bir Balkan Savaşı patlak verdi. Osmanlı Devleti bundan istifa ederek Edirne’yi Bulgaristan’dan aldı. Böylece Osmanlı Devleti’nin sınırı Meriç Nehri’ne kadar uzanmış oldu. Bu savaşlardan sonra Osmanlı Devleti 29 Eylül 1913’de Bulgaristan, 14 Kasım 1913’te Yunanistan, 13 Mart 1914’te de Sırbistan ile barış antlaşması imzaladı (7).


Balkan Savaşında Osmanlı ve Yunan Ordusu Savaş başında Osmanlı Devleti’nin bölgede yaklaşık 276.000 askeri vardı. Buna mukabil Balkan Devletleri’nin ordularındaki asker sayısı, Osmanlı Devleti’nin asker sayısından daha fazlaydı. Yunan ordusu barış zamanı 25.000 askerden ibaret iken savaş zamanında bu sayıyı 110.000’e kadar yükseltmişti. Yunanistan’ı diğer Balkan Devletleri’nden ayıran özelliği, kayda değer donanması bulunan tek devlet olmasıydı. Bununla birlikte Yunan ordusunun sekiz kadar uçağı bulunmaktaydı (8). Başka bir kaynağa göre savaşa katılan Yunan ordusunda 192.000 asker vardı; bunlardan 82.000’ni Makedonya’da, 52.000’i Epir’de, 18.000’i de adalardaydı. 10 Nisan 1913’e kadar Yunanistan 480 milyon Frank masraf etmişti (9).


Yunanistan iki ordu ile savaşa girdi. Birinci ordunun hedefi Tesalya’yı ve özel olarak Selanik’i Bulgarlardan önce işgal etmekti. İkinci Yunan kuvveti de Epir ordusuydu. Bu ordunun hedefi Güney Arnavutluk’taki Yanya kentiydi. Osmanlı ordusunun Tesalya’daki kuvveti yaklaşık 40.000 kişiydi. Epir’de ise 18.000 askerden olusan iki piyade tümeni vardı. Osmanlı Devleti’nin temel stratejisi şehri savunma üzerine kuruluydu. Tesalya’daki Osmanlı savunmasında Yunan kayıpları 187 ölü ve 1.027 yaralıya ulaşırken, Osmanlı ordusu 700 ölü ve 701 esir vermişti. Bu ilk karşılaşmadan sonra Osmanlı ordusu geri çekilmeye başladı. Ana hedefleri Selanik olan Yunanlılar, Yenice Vardar üzerindeki Osmanlı kuvvetleri tarafından durduruldu. Yunanlılar 1200 ölü ve yaralı vermelerine rağmen mevziiyi geçerek Selanik yolunu kendilerine açtı. Osmanlı kayıpları ise ölü ve yaralı olarak 1.960 kişiydi (10).


Yanya’nın direnişi ve askerlerin esir düşüşü ile ilgili olarak Yanya Kolordu Komutanı Esad Bey ile Yunan Mükâleme Subayı Konstantin arasındaki mektuplaşma ilgi çekicidir. Yunan Mükâleme Subayı Görice’de kazandığı zafere atıfta bulunarak Yanya’nın da sonunun bu olacağını, direnişin bir çözüm olmayacağını ve teslim edilmesi halinde askerlerin bütün mühimmatlarıyla beraber Preveze’den Anadolu sahillerine çıkarmayı teklif etti. Esad Bey ise teslimin ancak savaş ile olabileceğini, eğer kanın akmasını istemiyorlarsa geri çekilmelerini söylemişti (11). Ancak direnişin başarısız olması 33.000 Osmanlı askerinin esir düşmesine neden oldu. Bunlardan 800’ü subay, 6.000’ni yaralı ve bu esirlerin çoğu da hastaydı (12).


Savaş sonunda Yunanistan; Epir bölgesi, Selanik, Drama, Kavala ve Güney Makedonya’nın büyük bir kısmını elde etti (13). Selanik teslim edilmeden önce Yunanistan’la anlaşma masasına oturan Hasan Tahsin Paşa protokolü imzalayarak Yunanistan’ın Türk askerine esir muamelesi yapmasını kabul etti. Ancak esir edilen Türk subayları kılıç taşıyabileceklerdi. Ayrıca masrafı Osmanlı Devleti’ne ait olmak üzere, askerler, Yunan gemileriyle Anadolu’ya nakledilebileceklerdi (14)


Selanik teslim edildiğinde 26.000 Türk askeri Yunan esaretine geçti (15)Yunanistan, daha kuruluşundan itibaren Osmanlı’ya karşı hasmâne bir tutum izleyerek topraklarını genişletme amacını güttü. Sonraları “Megali İdea” adını alacak olan bu politikanın karşılığını da ziyadesiyle gördü. Nitekim 1864 yılında İngiltere tarafından “Yedi Adalar”ın hibesiyle topraklarını 47.516 km’den 50.211 km’ye çıkaran Yunanistan, 1881 yılında da Tesalya’yı alarak yüzölçümünü 63.606 km’ye ulaştırdı. Ancak bu yayılmacı politikanın asıl semeresini Balkan Savaşı sırasında görerek topraklarının yüzölçümünü 121.794 km’ye çıkarttı (16).




Esir Kavramı ve Devletler Hukukunda Esir

Arapça’da savaş tutsağı anlamında kullanılan esir kelimesi esr veya isâre masdarı “isar” (ip, bağ) ile bağlamak anlamına gelir. Esir kimse tutulup bağlandığı için bu şekilde adlandırılmış olup bununla irtibatlı olarak iple bağlanmasa bile tutulup, alıkonulan herkes için bu kelime kullanılmıştır. Esirin çoğulu esrâ, usârâ ve esârâdır (17).


Savaş esiri kavramı, savaş esnasında ele geçirilen, düşmanın resmî ordusuna mensup ve statüleri devletlerarası sözleşmelerle garanti altına alınmış, savaşçı unsurları ifade eder. Ancak esir alınacak unsurların, düşman ordusuna ait resmî üniformayı giymesi şart değildir. Düşmana karşı silahlı çatışmaya giren sivil güçler veya herhangi bir askerî güçle ilintisi olan silahsız insanlar da esir edilebilir (18). İslâm dini de düşmana yardım edemeyecek veya çocuk yapamayacak çağdaki yaşlı erkeklerle bu durumda olan kadınların, din adamlarının ve inzivaya çekilmiş kimselerin esir alınmalarının bir anlamı olmadığını ancak karşılıklarında esir mübadelesi yapma düşüncesiyle alıkonulabileceklerini söylemektedir (19).


Esir konusu bütün devletlerin ilgilendiği uluslararası bir sorundur. Savaş esnasında alıkonulan savaş esirlerine yönelik olarak ilk devirlerden beri öldürmek, zorlu işlerde çalıştırılmak gibi çeşitli uygulamalar söz konusuydu. Bu sorunun çözümü adına 16. yüzyıldan beri bir dizi fikirler çıkmış ve uygulanmıştı.


Balkan Savaşları öncesinde en erken esir konusu 1864 senesinde Yunanistan ve Osmanlı Devleti’nin de katıldığı on iki Avrupa Devleti tarafından imzalanan Cenevre Protokolü’nde yer almış ve savaşta hastaların ve yaralıların durumlarının iyileştirilmesi amaçlanmıştı. Bu amaç, 1906 senesinde imzalanan protokolde gerçekleştirildi (20). Cenevre Protokolleri’nin aynen kabul edildiği 1907 yılında gerçekleştirilen II. Lahey Konferansı’nda imzalanan sözleşmelerden IV. Sözleşmede esirlerin durumlarıyla ilgili hükümler 17 maddede toplandı (21).


Sözleşmelerde esirlerin durumları ve ne şekilde esir edileceklerine dair maddelerden bazıları ise şu sekildeydi: Esir, şahsın değil devletindir, savaş esirleri subaylar hariç, rütbe ve savaş kabiliyetine göre işçi olarak kullanılabilirler. Bu işlerden kazandıkları paraları devlet onların iasesinde kullanacaktır. Esirlerin iasesini sağlamak devlete aittir. Esirler yorucu işlerde çalıştırılamazlar. Esir subaylar ise kendi hükümetleri karşılamak kaydıyla aynı rütbedeki subayların ücreti kadar maaş almalıdırlar (22).


Lahey Konferansı’nın IV. Sözleşmesi’nin 14. Maddesi’nde tarafsız ülkelerde esirlerle ilgili olarak istihbarat ve esir komisyonlarının kurulması yer almaktadır. Konuyla ilgili görüşler çeşitli konferanslarda dile getirilmişse de en son 1912’de Washington’da toplanan IX. Kızılhaç Konferansı’nda her memlekette Kızılhaç ve Hilâl-i Ahmer’e bağlı birer esir komisyonun kurularak harp esirleriyle ilgili işlere bakması tavsiye edilmişti. Balkan Savaşı başladığı zaman, Uluslararası Kızılhaç Komitesi, Belgrad’da Uluslararası Kızılhaç Esir Komisyonu’nu kurarak bu konuda ilk faaliyeti başlattı. Hilâl-i Ahmer, Cenevre Kızılhaç Merkezi’nin 16 Kasım 1912 tarihli yazısıyla bu komisyonun varlığından haberdar olduktan sonra Merkez Heyeti üyelerinden Kasım İzzeddin, Rıfat ve Haydar Beylerden oluşan bir Esir Komisyonu kuruldu ve komisyon, 14 Aralık’ta çalışmalara başladı (23). Komisyonların en önemli görevi esirlerin listelerini tutarak karşılıklı alınıp verilmesini sağlamaktı. Aynı konferansta Postane Müdüriyetlerinin savaş boyunca esirlerin aileleri ile olan haberleşmelerini sağlaması da kararlaştırıldı (24).


Alınan kararlar, imzacı devletlerce uyulması zorunlu kararlar olmadığı gibi, bağlayıcı niteliği de yoktu. Ancak, 11 Eylül 1907’ye kadar sözleşme ve bildirileri onaylamayan devlet kalmadı (25). Son bir asır içinde savaş hukukunda görülen önemli gelişmeler sayesinde savaş esirlerine uygulanacak muameleler iyileştirilmistir. Ancak savaş şartlarında alınan kararları uygulayacak kişi ve kurumların maddî ve manevî müeyyideden mahrum olması umulan sonucu vermemiştir (26).




Balkan Savaşlarında Hilâl-i Ahmer

Balkan Savaşları’nda Hilâl-i Ahmer, muhasara altında olan şehirlerde ve İstanbul’da yurda dönen askerlerin tedavisi için hastaneler açtı. Yunan işgali altında olan İskodra, Manastır ve Yanya’da 100 yataklı hastane açmak istediyse de işgal altında kalan Yanya ve Manastır’da bu mümkün olmadı. İskodra’da 100, Selanik’de 200 yataklı hastane açıldı. Yardım gidemeyen askerlerin yurda nakli için “Mecruheyn Askeriye Nakliye Komisyonu” Şehr-i Emaneti tarafından kuruldu ve Hilâl-i Ahmer bu nakil için Şehr-i Emaneti’ye 7.500 Osmanlı Lirası verdi. Hilâl-i Ahmer Cemiyeti düşmanın izin vermediği yerlere giremiyordu. Buralardaki Türk askeri için diğer devletlerin yardım kuruluşlarına başvurulmak suretiyle esirlere yardım edilmek istedi. Ancak Avrupalı Devletlerin Kızılhaçları da Yunan engeline takıldı (27).


Hastaneler Hilâl-i Ahmer’e ait bir müessese olmasına rağmen işgalden ancak yabancı doktor ve konsoloslukların tavassutlarıyla kurtulabildi. Bu hastanelerden biri olan Selanik’teki hastane Balkan Harbi’nin başında Belgrad’da kurulan Uluslararası Kızılhaç Esirler Komisyonu’nun tavsiye ettiği İsviçre asıllı Selanikli Tacir Feridolinye’nin başkanlığında Hilâl-i Ahmer adına idare edildi. Hastanede, esir ve yaralı askerlerden başka göçmen hastalar da tedavi edildi (28). Balkan Harbi’nde, Kızılay’ın tesis ettiği hastanelerde 36.772’den fazla hasta ve yaralı tedavi edilmişti. Hastane kayıtlarının düşman eline geçmesinden dolayı İskodra, Yanya, Edirne, ve Üsküp’te bulunan hastanelerde ve diğer bazı hastanelerde ne kadar hasta ve yaralı tedavi edildiğini öğrenmek mümkün olamadı (29).


Hilâl-i Ahmer’in önemli yardımlarından biri de Türk harp esirlerinin listelerini Belgrad’daki Uluslararası Esir Komisyonu aracılığı ile elde ediyor ve aynı zamanda, Hariciye Nezareti’nin bildirdiği yabancı esirlerin adlarını da bu komisyona gönderiyor olmasıydı. Ancak Yunanistan tarafından gönderilen listeler tam değildi. Hilâl-i Ahmer’e gelen listeler içinde sadece 725 subayın ismi geçiyordu. Hilâl-i Ahmer, esir listeleri geldikçe üseranın isimlerini gazetelerde yayınlayarak bunların yakınlarını haberdar ediyordu. Daha sonra tamamlanan listelere göre Yunanistan’da 60.000 Türk harp esirinin bulunduğu anlaşılmıştı (30).




Türk Esirlerin Yunanistan’da Kaldığı Kamplar:

Yunanistan Hükümeti ile Osmanlı Devleti arasındaki görüşmeler Paris Balkan Umur-ı Maliye Komisyonu aracılığı ile yapılıyordu (31). Esirlerin kaldığı kamplar ve esirlerin mevcutları bu komisyona Yunan Hükümetince gönderiliyordu. Esir mevcutlarının bilinmesi; subayların maaşları, iase masrafları ve esir ailelerine verilecek olan tazminatın belirlenmesi için çok önemliydi.


Yanya Kuvve-i Askeriyesi Sabık Kumandanı Esad Paşa Atina’da esir bulunduğu süre zarfında esirlerin isim ve rütbelerinin yer aldığı, cetveller hazırlamıştı. Bu cetveller esirleri teslim eden Yunan zabitanı ile Osmanlı zabitanı tarafından imza edilmişti (32).


Atina Antlaşması’nın imzalanmasıyla birlikte esirlerin kaldıkları kampların isimleri, kaplardaki esir mevcudu ve sevk edilen esir sayısının yer aldığı ayrıntılı bir cetvel hazırlandı.

Bu kamplar; Golos, Larissa (Yenisehir), Kardiçe, Tırnavos (Tırnova), Trikkala (Tırhala), Almiros (Ermiye), Korfu, Rafta, Misolongi, İstanköy, Narda, Ayamavra, Yanya, Patras, Pirgos, Nafpaktos, Korint, Pilos (Navarin), Kalamata, Monemvasia, Nauplia, Argos, Tripolis, Yoru, İzra, Makronis, Khalkis (Ağriboz), Senilira, Almiye, Eppa idi. 


Bu esir kamplarının dışında esir sayısı az olan kamplar da vardı. Bunlar cetvellerde “mahalli muhtelifen” denilmek suretiyle isimleri yazılma gereği duyulmamıştır (33). Buna göre 30’dan fazla kamp mevcuttu. Kamplar üseranın anlatımlara göre birkaç barakadan oluşan sağlıksız yerlerdi. Ülkenin çeşitli yerlerinde bulunan kampların kuruldukları yerler genellikler dağlık alanlardan seçilmişti. Bu şekilde hem esirlerin kaçma riski azaltılıyor hem de aileleri olan irtibatları en aza indirgeniyordu. Kamplarda güvenliği Yunanlı zabitler yerine getiriyordu. Kapma yürüyüş sırasında ve kapların sağlık koşulları nedeniyle hastalanan esirlerin tedavisi için ise Yunanlı doktorlar bulunuyorsa da yaşlı ve işinin ehli olmayanlardan seçilmişlerdi (34).




Esir Mevcudu

31 Mart 1913 tarihli hazırlanan ilk cetvelde Yunanistan’da bulunan esir toplamı 80.000 kişiydi. Bunlardan 10.000’ni sağlıksız koşullarda kalmaktan, açlıktan, salgın hastalıklardan ölmüş ya da kasten öldürülmüştü. 15.000’ni ise farklı milletten olduğu için memleketlerine gönderilmişti. Bu tarihten sonra Yunanistan’da bulunan Osmanlı harp esiri 55.000 kalmıştı (35). 2 Temmuz 1913 tarihli cetvelde hayatını kaybeden esir sayısının 15.000’e çıkmış olduğu görülmektedir. Bu durumda Yunanistan’da kalan esir sayısı üç ay gibi kısa sürede 50.000’e düşmüştü (36).


14 Kasım 1913 tarihli cetvelde Yunanistan’ın çeşitli şehirlerindeki 30 kamp sıralanmakta ve kamplardaki esir mevcudu verilmektedir. Bu kamplarda 1.448’i zabitan, 5.357’si küçük zabitan, 33.548’i nefer (37), 43 polis (38), 1 Mutasarrıf olmak üzere toplam 40.384 asker bulunuyordu. Ayrıca kampta 682 sivil üsera (39) vardı. Bunun 42’si dokuz ila on beş arasındaki çocuklardan, 359’u on beş ile altmış beş arasındaki orta yaşlılardan, 37’si de altmış beş yaş üzerindeki yaşlı olarak addedeceğimiz esirlerden oluşuyordu. Asker ve sivil esir toplam 41.079 kişiydi (40).


Genellikle askerlerin esir olarak alındığı savaşta üst rütbeli askerlerden çok nefer bulunmaktadır. Sivil halk, Yunan mezaliminde genellikle öldürülmüşlerdi. Özellikle çocuk ve yaşlıların kamplarda bulunması karşılıklı esir mübadelesinde kullanılmak üzere alınmış olduklarını akla getirmektedir. Yunanistan farklı milletlerden insanı da esir kampına götürmesi önüne gelen herkesi esir aldığı anlamına gelir. Ayrıca farklı milletten olanların hemen salıverilmesi, Yunanistan’ın hedefinin açıkça Türk ve Müslüman halk olduğunun kanıtıdır.




Esirlerin İaşesi

Esirlerin iaşesi kendi devletlerince karşılanıyordu. Savaş dönemlerinde bu gibi masrafların çıkması ise devletleri zorlayıcı meblağlara ulaşıyordu. Yunanistan, Balkan Umur-ı Maliye Komisyonu’na başvurarak elinde bulundurduğu 80.000 esirin iasesi için 20.000 Frank’ın Osmanlı Devletince ödenmesini istedi. Bu meblağ esirlerin tahliyesine kadar artmış ve 40.000’e ulaşmıştı. Ancak Osmanlı Devleti bu miktarın ancak zabitan maaşı olarak kabul edilebileceğini, ayrıca bakımsızlıktan ölen esirlerin iaşesinin Yunanlılarca tam olarak verilmediğini ve buna binaen ölümlerin yaşandığının ortaya konulması için Balkan Umur-ı Maliye Komisyonuna başvurmuştu (41). Osmanlı Devleti bu talebi yapmakta haksız da değildi. Çünkü burada esir bulunan pek çok Osmanlı vatandaşı açlık ve sefalet içinde hayatta kalmaya çalışıyordu. Yunanistan’da esir olan polislerin, askerlerin, sivillerin yazdıkları mektuplar Yunanistan’ın iaşe konusunda komisyonu ve dünya kamuoyunu yanıltmaya çalıştıklarının belgesi şeklindedir.


Yunanistan açıkça vefat edenlerin sayısını saklıyordu. Bunun nedeni vefat edenlerin her biri için beş Osmanlı Lirası ödeyecek olması ve baktığı her esir için iaşe parası alacak olmasıydı. Yunanistan savaş yıllarında hayatını kaybeden esir sayısının en az olduğu 31 Mart 1913 tarihli cetveli baz alarak 10.000 esir için 50.000 Osmanlı Lirası ödemeyi Balkan Umur-ı Milliye Komisyonu’na taahhüt etmiş olsa da kısa aralıklarla gelen cetvellerde vefat eden esirlerin 10.000’le sınırlı olmadığı anlaşılmaktaydı. 


Atina Antlasması’nın imzalanmasıyla birlikte Yunan Hükümeti tarafından gönderilen cetvelde Osmanlı Devleti sınırlarına 40.353 esirin sevk edildiği bildirilmekteydi. Osmanlı Devleti, Yunanistan’ın elinde bulundurduğunu iddia ettiği 65.000 esirden, sevk ettiği 40.353 üserayı çıkardığında vefat edenler 24.647 gibi bir sayıya çıkmaktaydı. Buna göre 24.647 esir için Yunan Hükümetinin ödeyeceği toplam meblağ 123.235 Osmanlı Lirasıydı (42). Yalnız bu cetvel incelendiğinde Yunanistan’ın 40.353 askeri elinde tuttuğu ve bunlardan zabitan hariç sivil, neferat, küçük zabitan ve diğer memurlardan oluşan toplam 39.621 üserayı Osmanlı Devleti’ne sevk ettiği anlaşılmaktadır. Buna göre 65.000 esirden 39.621 kişi çıkarıldığında 25.379 üseranın hayatını kaybettiği sonucuna ulaşılacaktır ki bu sayı her vefat eden esir için alınacak olan 5 Osmanlı Lirası ile hesap edildiğinde 126.895 Osmanlı Lirası gibi bir meblağa ulaşılacaktır (43). Yunanistan, ikili ilişkileri sağlayan Paris Balkan Umur-ı Maliye Komisyonu’nu ve Osmanlı Devleti’ni yanıltmaya çalışsa da gönderilen cetvellerdeki esir sayılarının incelenmesi sonucu kârlı çıkayım derken zararlı çıkan taraf olmuştur.




Esirlerin Maaşları

Osmanlı Devleti savaş sırasında esir düşen üst rütbeli askerlerine, Yunan askerleri ne kadar maaş alıyorsa o kıymette maaş tahsis etti. Buna göre Ferik, Liva ve Miralay’ın maaşı 438, Binbaşı’nın 321, Birinci Müfreze Yüzbaşısı’nın 219, Yüzbaşı’nın 160, Mülâzım-ı Evvel’in 122, Mülâzım-ı Sânî’nin 102, Küçük Zabitan Muavini’nin 73 Frank olarak belirlendi. Esir edilenler arasında yer alan Kaymakam’ın maaşı da 360 Frank’tı (44). Askerlerin ve kaymakamın maaşı toplam 1.795 Frank’tı.


İaşeleri için yevmiye verilmeyen Yunanistan’ın Nafpaktos Kasabasında esir olan polisler esaretleri sırasında açlıktan ölme aşamasına gelmişlerdi. Onların bu durumu hükümeti harekete geçirmiş ve maaş cetvelleri hazırlanarak esaret hayatı sürdükleri yerlere maaşlarının gönderilmesini sağlamıştı. Maaş cetvelinde bir aylık polis maaşı 564 guruş olarak görülmektedir. Komiser-i Sânî’nin maaşı 822,20, Komiser Muavini’nin maaşı ise 655 guruş olarak hesaplanmıştı. Bu şekilde Osmanlı Devleti’nin bir Komiser, bir Komiser Muavini ve 12 Polis Memuru için ödeyeceği maaş miktarı 8.245.2 guruşa tekabül etmekteydi. Ayrıca burada bulunan polis memurlarına çeşitli ihtiyaçlarına mebni Osmanlı Bankası tarafından 32.000 guruş verilmişti (45).


Osmanlı Devleti Yunanistan’ın ekonomisini göz önünde bulundurarak ve Sofya Sefareti ile bir dizi yazışarak esarette bulunan nefer ve memurların da günlük ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri cep harçlılarını hesap etmişti. Buna göre günlük olarak verilecek bu cep harçlıkları şu şekildedir; Büyük Zabitan’a 3, Küçük Zabitan’a, Levazım Memurları’na ve Hocalar’a iki Leva verilecekti. İaşe parası olarak verilen bu paraların karşılığında makbuz alınacaktı. Nefer ve zabitanlara elbise tedarik edilmesi de ayrıca değinilen konu idi (46).




Esirlerin Muhallefâtları

Esirler yanlarında gerekli gördükleri para ve değerli diğer eşyaları alabilmekteydiler. Zarurî ihtiyaçlarının karşılanmasında bu önemli dahi olsa savaş döneminde ellerinde bulundurdukları her türlü kıymetli eşya onlar öldükten sonra esir eden taraf tarafından alınarak esirin tâbi olduğu hükümete iade edilmekteydi. Yunanistan’ın 10.000-15.000, Osmanlı Devleti’nin 24.647 olarak hesapladığı ölen esirlerin taşınır ve taşınmaz mallarından bilinen sadece 73 kişinin muhallefâtı Osmanlı Devleti’ne bildirilmişti.


24 Ağustos 1913 tarihinde Yunanistan’daki üseranın sadece 11’inin Yunan Harbiye Nezareti Seniyesi’ne teslim edilmiş mal ve paraları bulunmaktaydı. Osmanlı Devleti Hariciye Nezareti’ne Kurye Memuru Hüseyin Bey vasıtasıyla gönderilen muhallefâtın toplam ederi 633 Drahmiydi. Paraları bulunan esirler Lamia, Makronis ve Korfu şehirlerinde vefat etmişlerdi (47)Geriye kalan 62 kişinin mal varlığı ise Atina Antlaşması’ndan sonra Osmanlı Devleti’ne gönderilmişti (48).


Yunanistan Hükümeti esirlerin mallarını saklamak suretiyle onların mallarını yağmalamıştı. Bunun farkında olan Osmanlı Devleti, esirlerin geride bıraktıkları her cins eşyanın ederinin ödenmesi için Paris Balkan Umur-ı Maliye Komisyonu’na başvurarak Yunanistan’ca ödenecek olan miktarın bir an evvel belirlenmesini istemişti (49).


Yunanlıların Elindeki Türk Esirlerin Durumu

Ele geçirilen harp esirleri Yunanistan’ın çeşitli şehirlerinde bulunan esir kamplarına gönderildi. Kamplara yürüyüş yolunda kötü hava şartlarından dolayı bir bataklık haline gelmiş olan tarlalara, sularla dolmuş hendeklere koşarak ölümden kurtulmaya çalışanların çığlıkları, yaralıların iniltileri, ölenlerin meydana getirdiği yığınlar, mevcut faciayı daha korkunç bir hale getiriyordu (50).


Harp esirlerinin ağırlık noktasını şüphesiz ki askerler oluşturmaktadır. Bu askerlerden biri de Edebiyatımızın en önemli yazarlarından biri olan Ömer Seyfettin’dir. Balkan Harbi’nin patlak vermesiyle kısa süre önce bıraktığı askerliğe geri dönmek zorunda kalmış ve savaş sırasında Yunanlılara yirmi askeriyle beraber esir düşmüştü. Yunanlı askerlerin doktor sıkıntısı çektikleri aşikârdı. Nitekim Ömer Seyfettin ve askerleri kendilerini doktor ve sağlık görevlisi olarak tanıtarak ölümden kurtulabilmişlerdi. Esirlerin mücadelesi Yunanlı askerler olmaktan çıkmıştı. Soğuk, kar, hastalık ve açlık yavaş yavaş esirlerin hayatlarını bitiriyordu. Bir akşam ve bir sabah vardı onlar için çünkü zaman nasıl akıyor, günlerden hangisinde olduklarını bilmiyorlardı (51).


Yerli ve yabancı gazeteler Yunanlıların yaptığı mezalimden bahsediyordu. Hatta Rum gazeteleri bile vahşeti gözler önüne sermekten kendini alamamıştı. Gazetelerde Yunanlı askerler tarafından Makedonya’da yaşlı erkeklerin kulak, burun ve kafalarının kesildiği, kadın ve kızlara tecavüz edildiği, ellerine geçirdikleri asker, memur ve mülkî amirleri esir kamplarına gönderdiği bilgileri yer alıyordu. Yunan askerleri öldürdükleri sivil ve askerleri sokak ortasında bırakıyorlardı. Bu şekilde halkın korkmalarını sağlayarak kendilerine mukavemet etmelerini önlemeye çalışıyorlardı. Kendi dinlerini yaşamakta her zaman serbest bırakılmış Yunanlı din görevlileri dahi; imamları ve dervişleri katletmekten geri durmuyorlardı (52).


Gazeteler hem Türklere karşı işlenen mezalimden bahsediyor hem de esir mektuplarını yayınlamak suretiyle yardım gitmeyen, haber alınamayan esirlerin durumu hakkında malumatlı bilgi alınmasını sağlıyordu. İfham Gazetesi’nde yayınlanan bir mektup esirlerin ne düşündüklerine dair ipucu bulmamızı sağlar niteliktedir. Mektup esir edilmeden evvel hayatından çok da memnun olmayan bir sivile aittir. Keşke yine eski hayatıma dönebilsem demek suretiyle mektubuna başlayan bu sivil Yunanistan’ın Poputçu karyesinde esir olarak bulunuyordu. Poputçu dört tarafı dağlarla çevrili bir yerdi. Kamp denilen yerler dört beş barakadan oluşan sağlıksız yerlerdi. Poputçu’ya giderken yanlarında bulunan askerlerden bazıları soğuk ve açlığın verdiği halsizliğe dayanamayarak ölmüştü. Hava sıcaklığı yaklaşık eksi yirmi beş dolaylarındaydı ve üstlerinde elbiseleri, ayakkabıları olmadan yürüyorlardı. Kampa geldiklerinde ekmek ve kuru fasulyeden başka katık yoktu. Çevrelerinde dertlerini anlatacakları, ihtiyaçlarını söyleyebilecekleri kimseyi bulamıyorlardı. Yunanlı doktorlar hastalık teşhisi koymakta basiretsizdi. Esir edilenler arasında bulunan Türk doktorların da teşhislerini dinlemiyor, hastaları tedavi etmelerine izin verilmiyordu. Aralarında ölen olmamıştı ama zamanla bu şartlar altında çoğunun öleceğini ve ölmeden önce seslerinin duyurulmasını istiyorlardı (53).


Yunanistan, Osmanlı üserasının iasesi için 20.000 ve daha sonra 40.000 Frank talep etmiş ise de Hariciye Nezareti’ne gelen üsera raporlarında kamplarda iaşesiz, elbisesiz bırakılan esirlerin ölümle yüz yüze geldiği, hasta olanlarla ilgilenecek doktorun olmadığı, esirlerin bilgisiz, yaşlı ve hasta olan bakıcıların eline terk edildiği bilgileri yer almaktaydı (54). Bakımsızlıktan pek çok esir hayatını kaybetmişti. Yunanlılar askere, sivile, memura yani esir ettiği herkese aynı eziyeti yaşatıyordu. Yunanistan’ın üseranın bakımı istemiyle para talep etmesi ancak savaş masraflarını Osmanlı Devleti’ne yıkmak manasına gelmektedir. Kamplardan bu gibi haberlerin gelmesi geride kalanların umutsuzca beklemelerine neden olduğu gibi, intikam yeminleri etmelerine de neden oluyordu (55).




Savaş Sırasında Bölgede Yaşayan Siviller

Balkan savaşları sırasında eşini, çocuğunu, kardeşini savaşa gönderen anne, gelin, kız kardeş geri kalanlardı. Onların yanında savaşın anlamını bilmeyen sadece yaşanan vahşetin içinde kalan çocuklar da vardı. Bazı çocuklar esir edilerek kamplara götürülmüştü. Sadece 9 ya da 15 yaşındaydılar ve muhtemelen babalarına ya da abilerine yardım etmek isterken bir Yunanlının önünde kampa giderken bulmuşlardı kendilerini. Bir de geride kalan çocuklar vardı. Onlar savaşamazlardı ancak onların da akıbeti ölümdü. Yunanlı bir askerin defterinden yansıyan bir olay etnik temizliğin ne derecede olduğunu görmek açısından dikkati çekmektedir:


“Bütün bakkallar Türk çocuklarına şeker satarken içine selimani pastilleri karıştırıyor. Çocuklar da bu suretle derhal sancılanıyor, ölüyor. Ne yapalım, kolera!” demektedir. Görüldüğü gibi çocukların biyolojik silah yöntemiyle öldürüldüğü bir Yunan askerinin ağzından alaycı bir biçimde anlatılmıştı (56).



Balkan şehirlerinin dışında Anadolu’da da Balkan Savaşı’na giden ve geri dönemeyen askerlerin aileleri vardı. Şehit olanların haberleri geliyor ve akıbetleri biliniyorsa da esirlerin durumları daha kötü bir durumdaydı. Savaşa gönderdiği askerinin bir gün esir edildiği yerden geleceğini umudunu taşıyan ailelerin bekleyişi daha çileli bir hal alıyordu.


Evlerinde bir güç gibi duran erkeklerin olmayışı çevrede art niyetli kişilerin türemesine neden oluyordu. Böylece erkek olmayan evlere saldırılar oluyordu. Evde bulunan değerli eşyalar gasp edilmekte, kadın ve kızlar kaçırılmaktaydı. Aileler bu yüzden Harbiye Nezaret-i Celilesine sürekli mektup göndererek şikâyetlerini bildiriyorlardı. 22 Aralık 1913 tarihinde Garbikaraağaç’ın Dünsil Karyesi’nde bulunan esir annesi Gedik Kızı Ayşe’nin hanesine bazı şahıslar zorla girmiş ve kendisini darp etmişlerdi. Bu durum mahkemeye taşınsa da korkudan olsa gerek Gedik Kızı Ayşe davasından vazgeçmişti. 


Yine Denizli Sancağı Acıbadem Kasabası’na bağlı Dedesili Karyesi’nde yaşayan ancak savaş sonrası Yunanistan’da esir hayatı süren Çoban Ali Oğlu Osman, annesinden kendisine gelen mektup üzerine Aydın Vilayeti’ne bir mektup yazarak annesinin darp edildiğini, eşyalarının çalındığını ve vatan uğruna bu çileyi çeken esirlerin ailelerinin himaye edilmesini istemekteydi (57)


Adliyeye taşınan başka bir olay da; Yunanistan’ın Pirkos Kasabası’nda esir olan Mehmed oğlu Ali’nin Edirne’de bulunan zevcesi Muhacir Süleyman tarafından kaçırılması ile ilgiliydi (58). Bunun gibi binlerce vesika devleti esir aileleri için çare arayışı içine girmesine sevk etmişti ki Yunanistan’da kalan esirlerin aileleri için tazminat talebiyle Londra Umur-ı Milliye Komisyonuna başvurmuştu.




Esirlerin Yurda Dönmeleri

Yunanistan Paris Balkan Umur-ı Maliye Komisyonu’na gönderdiği cetvellerde üseranın yurtlarına gönderdiğine dair bilgiler de yer alıyordu. Yalnız cetvellerin birbirini tutmaması memleketlerine dönen savaş esirlerinin sayısını bulmayı zorlaştırmaktadır. Atina Antlaşması’nın imzalanmasıyla birlikte hazırlanan cetvelde terhis edilen küçük zabitan, nefer ve sivil sayısı 39.343 kişiydi. Bu cetvelde toplam üsera sayısı 41.370 kişiden oluşuyordu. Gönderilen üseranın Osmanlı Devleti’ne gelen sayısı 29.143 eski memleketlerine gönderilenlerin sayısı da 10.200 kişiydi. Ayrıca muhtelif kamplarda esir olarak bulunan 30 Polis, 1 Mutasarrıf ve 248 kişiden oluşan üsera grubu da antlaşmanın imzalanmasından iki hafta sonra Osmanlı Devleti’ne iade edilmişti. Osmanlı Devleti’ne ve Osmanlı Devleti’nin kaybettiği topraklara gönderilen toplam üsera sayısı 39.621 kişiden oluşuyordu (59).


Peyam Gazetesi’nde yer alan bir habere göre Atina Antlaşması’ndan sonra esirler yurda sevk edilmeye başlanmış, vesait olarak ise İstanbul’da gemiler hazır edilmişti. Getirilecek olan esir mevcudu ise 48.000 olarak kayda geçmiştir. Pire’den alınacak olan esirlerden hasta olanlar için 500 yataklı vapurlar tahsis edilmişti (60). Ancak cetvellerden anlaşıldığı üzere yaklaşık kırk bin kadar kişi sevk edilmişti.











Sonuç

Balkan Türkleri, Balkan Savaşları sırasında insanlık tarihinin en kanlı etnik temizliğine ve sürgününe maruz kalmıştı. Erkeği, kadını, yaşlısı, çocuğuyla binlerce insan vatanlarından sürülmüş, binlercesi insanlığı utandıracak vahşetle, katliamla karşı karşıya kalmışlardı. Bugün tarihi belgelere dayandırılmadan, araştırma ve incelemeye yanaşılmadan Türkler aleyhine ortaya atılan iddialar Balkan Savaşı öncesinde ve sonrasında yaşananları sorgulamaktan uzaktır.


Balkan Savaşlarında Yunanistan, genci yaşlısı her yaştan ve milletten Osmanlı vatandaşını çeşitli kamplara sürmüştü. Yunanistan esirlerin sayısını saklanmaya çalışmıssa da bunların sayısı 80.000’den fazladır. Türk ve Müslüman esirler Atina Antlaşması’nın imzalanmasına kadar sağlıksız koşullarda yaşamak zorunda kalmıştı. Bu yaşam savaşı içerisinde seslerini duyurabilmek için gazetelerden medet uman Türk ve Müslümanların üçte biri bu bekleyiş sırasında ölmüş ya da öldürülmüştü. Kamplarda sefalet içinde yaşayan esirlerin aileleri de perişan bir durumdaydı. Yalnız kalmalarını fırsat bilenlerce malları gasp ediliyor, namuslarına göz dikiliyordu. Arkada kalanlar bu olayları yaşamadan kısa süre öncede en sevdiklerinin esir olarak götürülüşlerini, öldürülüşlerini izlemişlerdi. Kamplarda Anadolu’dan gelen mektuplarla fiziken hiç de iyi durumda olmayan esirler ruhen de tükeniyorlardı.


Esir edilenlerden haber almak için hükümeti zorlayan Osmanlı vatandaşlarına bir cevap verilemiyordu. Yunanistan’ın kaç kişi esir ettiği, esir edilen vatandaşların kim olduğuna dair hükümetten yazılar gönderilmişse de bir cevap alınamıyordu. Devrin yardım kuruluşlarından Osmanlı Hilâl-i Ahmer Cemiyeti Balkan esirleri hakkında malumatlı bir bilgi alma adına çalışmalarda bulunuyordu. Üsera raporları tutan bu kuruluş, esirlerin mektup alış verişini, giyecek, yiyecek gibi ihtiyaçlarını karşılıyordu. Uluslararası hukukta yardım kuruluşlarına müdahale yasak olmasına rağmen Hilâl-i Ahmer’in yardımları Yunanistan engeline takılmıştı.


Yunanistan, Balkan Savaşları’nda ele geçirdiği insanları sözde esir kamplarına aldıysa da açlığa, sefalete iterek bir savaş suçu işlemiştir. Dünyanın göz yumduğu, unuttuğu Balkan katliamlarının bir kesiti olan esirler meselesine biraz da bu yönden bakmak gerekir. Olay sadece birkaç insanın esir edilmesi değildir. Türk ırkının temizlenmesi adına suçlu suçsuz insanların ölüme götürülüşleridir. Yunanistan kendi birliğini kurma amacında bir Türk düşmanlığı ortaya koymuş ve bunu safha safha uygulamıştır. Esirler konusunda uygulamış olduğu tutum ise ne Lahey’de ne de Cenevre’de alınan kararlarla paralellik göstermektedir. Uyguladığı vahşetin görünen kısmı yaklaşık 25.000 ölüdür.





Yrd.Doç.Dr.Nebahat Oran ARSLAN
Arş.Gör.Fadimana FİDAN
Kafkas Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü.
Bu makale III. Uluslararası Türk Şöleni Sempozyumunda bildiri olarak sunulmuştur
Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi, XII/2 (Kıs 2012), s.249-264.
Journal of Turkish World Studies 













EK:

Türk Esirleri Adalara Dağıtıldı

Milli Mücadele döneminde Yunan güçlerine esir düşen askerler ile esir düşen siviller, önce işgal bölgelerinde kurulan üsera garnizonlarında tutuldular ve ardından da vapurlarla Yunanistan'daki esir kamplarına sevk edildiler.

Esirler konusunda uzman bir akademisyen olan Cemalettin Taşkıran'ın Kızılay ve Kızılhaç arşivlerinde 
yaptığı çalışmalara göre Türk esirlerin Yunanistan'da tutulduğu esir kampları şunlardı:

Pilos, Parapimata, Egine Adası, Gudi, Larissa, Liossa (Lusiya) Korfu, Patras, Leucade, Viex Phaleras (eski Falera), Pire, Tripolis, Preveze, Beyaz Kule, Aya Paraşkoy Kilisesi, Yeni Hapishane, Hanya, Siros, Yanina, Milos, Semandirek, Propet, Nauplis, Komitşe, Yeni Kışla, Vodenikos, Messalognie, Yusuf İzzettin Kışlası, Volos, Golos Kasabası, Lefkada, Anapas Kalası, Anabali (Midilli Adası), Lefkoşa ve Yedi Kule.

Bu kamplar Atina ve Selanik şehirleri ile Yunanistan'ın Ege, Akdeniz ve İyonya Denizi'ndeki adalarında yer alıyordu.

Kızılay arşivinde bulunan esir isimlerini içeren listelere göre Yunanistan'da 12.603 Türk esir vardı. Taşkıran'a göre Yunanistan'da mevcut listeler dışındaki ve kayıtlara geçmemiş, sivil ve asker olmak üzere 
10.000 Türk esir daha bulunuyordu.



Demek bu kadar feci zulüm yapılabilirmiş? 
SÖKELİ MUSTAFA 22 yıl Yunanistan zindanlarında nasıl yaşadığını anlatıyor. 
(Lütfi Aksungur-Tasvir-i Efkar gazetesi muhabiri)


Ali Özuyar
Atlas Tarih, (detaylı olarak Kasım 2013 sayısında)




















1.) Abuzer Fidan, İslâm Hukukunda Esirlerin Statüsü, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamıs Yüksek Lisans Tezi, Van 2009, s. IV.
2.) Mehmet Çanlı, Milli Mücadele Döneminde Türk-Yunan Esirleri ve Mübadelesi (1920-1923),
Hacettepe Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamıs Doktora Tezi, Ankara 1993.
3.) Komisyon, Doğustan Günümüze İslam Tarihi, C. 12, Çağ Yayınları, Ankara 1998, s. 162; İbrahim Sezgin, “Balkan Savaşları Sonrası Yunanistan’ın Soydaşlarımıza Karşı Sürdürdüğü Politika”, Askeri Tarih Bülteni, S. 38, Genel Kurmay Basımevi, Ankara 1995, s. 102.
4.) Rıfat Uçarol, Siyasi Tarih (1789-1994), Filiz Kitapevi, İstanbul 1995, s. 432. İbrahim Sezgin, “Balkan Savasları Sonrası Yunanistan’ın Soydaslarımıza Karsı Sürdürdüğü Politika”, Askeri Tarih Bülteni, S. 38, Genel Kurmay Basımevi, Ankara 1995, s. 102.
5.) İbrahim Artuç, Balkan Savası, Kastas AS. Yayınları, İstanbul 1988, s. 107.
6.) Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkilâbı Tarihi, C. II, Kısım II, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1991, s. 1 vd.; İbrahim Sezgin, agm, s. 102.
7.)  Agm, s. 103.
8.) Necdet Hayta-Togay Seçkin Birbudak, Balkan Savasları’nda Edirne, ATASE Yayınları, Ankara 2010, s.20- 22.
9.) Aram Andonyan, Balkan Savası, Çev. Zaven Biberyan, Aras Yayıncılık, İstanbul 1999, s. 430.
10.) Richard C. Hall, Balkan Savasları, Çev. Tanju Akad, Homer Kitapevi, İstanbul 2003, s. 78-79.
11.) Ergun Hiçyılmaz, Esir Kampları Bana Biraz Hürriyet Yollar Mısın?, Beyaz Balina Yayınları, İstanbul 2001, s. 81-82.
12.) Aram Andonyan, age., s. 421.
13.) İbrahim Sezgin, agm., s. 103.
14.) Nuri Yavuz, “Birinci Balkan Harbi ve Selanik’in Kaybı”, Akademik Bakıs, C. I, S. 2, Ankara 2008, s. 147.
15.) Richard C. Hall, age., s. 82.
16.) Mehmet Yılmaz, “Balkan Savaslarından Sonra Türkiye’den Yunanistan’a Rum Göçleri”, Türkiyat Arastırmaları Dergisi, S. 10, Güz 2001, s. 15.
17.) Ahmet Özel, “Esir”, DİA, C. XI, İstanbul 1995, s. 382.
18.) Nebahat Oran Arslan, Birinci Dünya Savasında Türkiye’deki Rus Savas Esirleri, IQ Yayınları, İstanbul 2008, s. 33-34.
19.) Ahmet Özel, İslâm Devletler Hukukunda Savas Esirleri, Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1996, s. 54-57.
20.) Engin Berber, “Türk-Yunan Savasından Sonra Sivil Tutukluların ve Savas Tutsaklarının Değisimi”,Tarih İncelemeleri Dergisi, S. IV, Ege Üniversitesi Yayınevi, İzmir 1989, s. 110.
21.) Ahmet Özel, age., s. 98.
22.) Nebahat Oran Arslan, age., s. 43-46.
23.) Mesut Çapa, “Balkan Savasında Kızılay (Hilâl-i Ahmer ) Cemiyeti”, OTAM, S. 1, Ankara 1990, s. 102.
24.) Nebahat Oran Arslan, age., s. 53-58.
25.) Engin Berber, agm, s. 110.
26.) Ahmet Özel, age., s. 102.
27.) Osmanlı Hilâl-i Ahmer Mecmuası, “Hilâl-i Ahmer’in Balkan Harbi’ndeki Faaliyeti”, Sene 1, Sayı 1, Basım Tarihi 15 Eylül 1921, Ahmed İhsan ve Sürekası Matbaacılık Osmanlı Sirketi, s.20-23.
28.) Mesut Çapa, agm., s. 93.
29.) Agm, s. 96.
30.) Agm, s. 102.
31.) Basbakanlık Osmanlı Arsivi, Hariciye Nezareti Hukuk Müsavirliği İstisare Odası (BOA. HR. HMS. İSO), 25/2, s. 5.
32.) BOA., HR. HMS. İSO, 25/2., s. 11/1.
33.) BOA. HR. HMS. İSO., 25/2, s. 7.
34.) İfham Gazetesi, 21 Kanûn-i Sâni 1913, Numara:177.
35.) BOA. HR. HMS. İSO, 25/2, s. 11.
36.) BOA. HR. HMS. İSO. 25/2, s. 5.
37.) BOA. HR. HMS. İSO. 25/2, s. 7.
38.) BOA. Dâhiliye Nezareti Emniyet-i Umumi Muhâsebe Kalemi Defterleri (DH. EUM. MH.),
Dosya No: 53, 6 Ca.1331.
39.) Sivil esirler için Üsera-i Osmaniyye tabiri de kullanılmaktadır. Bkz. Cemil Kutlu, I. Dünya Savasında Rusya’daki Türk Esirleri ve Bunların Döndürülme Faaliyetleri, Atatürk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamıs Doktora Tezi, Erzurum 1997.
40.) BOA. HR. HMS. İSO. 25/2, s. 7.
41.) BOA., HR. HMS. İSO, 25/2, s. 11.
42.) BOA. HR. HMS. İSO, 25/2, s. 5/2.
43.) BOA. HR. HMS. İSO. 25/2, s. 7.
44.) BOA. HR. HMS. İSO. 25/2, s. 12, 12/1, s. 13.
45.) BOA. EUM. MH. Dosya No: 250, 20 M. 1332.
46.) BOA. HR. HMS. İSO. 25/2, s. 12, 12/1, s. 13.
47.) BOA. HR. Siyasî (SYS.), Dosya No: 2199, 21 N. 1331.
48.) BOA. HR. HMS. İSO, 25/2, s. 5/1.
49.) BOA. HR. HMS. İSO., 25/2, s. 8.
50.) Nuri Yavuz, agm, s. 144.
51.) Ömer Seyfettin, Balkan Harbi Hatıralarım, Haz. Tahsin Yıldırım, DBY Yayınları, 2011; Hülya
Argunsah, “ Ömer Seyfettin ve Balkan Günlüğü”, Türk Edebiyatı Dergisi, 100. Yılında Balkan
Harbi ve Edebiyatımız, S. 468, Ekim 2012, s. 10.
52.) İfham Gazetesi, 21 Kanûn-i Sâni 1913, Numara:177.
53.) İfham Gazetesi, 21 Kanûn-i Sâni 1913, Numara:177.
54.) BOA. HR. HMS. İSO. 25/2, s. 17/1.
55.) Aram Andonyan, age., s. 424.
56.) Seyma Büyüksavas Kuran, “Balkan Savası Hikâyelerinden Yansıyan Çocuk ve Kadınlar”, 1st International Symposium on Sustainable Development, June 9-10, 2009, Sarajevo, Bosnia and Herzegovina, s. 413.
57.) BOA. DH. SYS., Dosya No: 112-7B, 20.10.1331.
58.) BOA. DH. EUM. EMN., Dosya No: 38, 1 M. 1332.
59.) BOA. HR. HMS. İSO. 25/2, s. 7.
60.) Peyam Gazetesi, 1329, Sene: 1, s. 1.






ENG:
The Question of Turkish Prisoners in Greece after the Balkan Wars

Abstract: 
Great wars and their effects on the winning and defeated sides are unforgettable for them. What makes them unforgettable are gained pieces of territory, the loss of human power and the homeland. The Balkan wars mean for the Ottoman Empire leaving hundreds of thousands people to death, in addition to loss of lands. The sole purpose of the allied Balkan states in the Balkan Wars was to eliminate the Turkish-Muslim presence there. The struggle with Greece attracts more attention in particular. Greece entered to the war in order to eliminate a nation. During the war and post-war period, the persecutions to the Turks left unforgettable memories in the minds. Both civilians and military staff were persecuted. What Greece understood from the concepts of equality, rights, and freedom was to persecute and kill everybody in the territories that they invaded. The retained war prisoners were the proof of this persecution of Greece, which disregarded international laws and which tried to mislead the world public opinion.





KAYNAKÇA
Arsiv Kaynakları
Basbakanlık Osmanlı Arsivi (BOA.), Hariciye Nezareti, Hukuk Müsavirliği, İstisare Odası, (HR. HMS. İSO), 25/2, 5/1, 5/2, 11, 11/1, 12/1, 17/1.
BOA. Dâhiliye Nezareti, Emniyet-i Umumi Muhâsebe Kalemi Belgeleri (DH. EUM. MH.) Dosya No: 53, 6. Ca.1331.
BOA. DH. EUM. Emniyet Kalemi Belgeleri (EMN.), Dosya No: 38, 1 M. 1332.
BOA. DH. EUM. MH. Dosya No: 250, 20 M. 1332.
BOA, DH. Siyasî (SYS.), Dosya No: 112-7B, 20.10.1331.
BOA. HR. SYS., Dosya No: 2199, 21 N. 1331.
Gazete ve Mecmualar
İfham Gazetesi, 21 Kanûn-i Sâni 1913, Numara:177.
Peyam Gazetesi, 1329, Sene 1, s. 1.
Osmanlı Hilâl-i Ahmer Mecmuası “Hilâl-i Ahmerin Balkan Harbindeki Faaliyeti”, Sene 1, S. 1, Basım Tarihi 15 Eylül 1921, Ahmed İhsan ve Sürekası Matbaacılık Osmanlı Sirketi.

Arastırma Kaynakları
ANDONYAN Aram, Balkan Savası, Çev. Zaven Biberyan, Aras Yayıncılık, İstanbul 1999.
ARGUNSAH Hülya “Ömer Seyfettin ve Balkan Günlüğü”, Türk Edebiyatı Dergisi, 100. Yılında Balkan Harbi ve Edebiyatımız, S. 468, Ekim 2012, s. 10-14.
ARTUÇ İbrahim, Balkan Savası, Kastas AS. Yayınları, İstanbul 1988.
BAYUR Yusuf Hikmet, Türk İnkilâbı Tarihi, C. II, Kısım II, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1991.
BERBER Engin, “Türk-Yunan Savasından Sonra Sivil Tutukluların ve Savas Tutsaklarının Değisimi”, Tarih İncelemeleri Dergisi, S. IV, Ege Üniversitesi Yayınevi, İzmir 1989, s. 109-136.
HAYTA-BİRBUDAK, Necdet-Togay S.; Balkan Savasları’nda Edirne, ATASE Yayınları, Ankara 2010.
ÇANLI Mehmet Milli Mücadele Döneminde Türk-Yunan Esirleri ve Mübadelesi (1920- 1923), Hacettepe Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamıs Doktora Tezi, Ankara 1993.
ÇAPA Mesut, “Balkan Savasında Kızılay (Hilâl-i Ahmer) Cemiyeti”, OTAM, S. 1, Ankara 1990, s. 89-115.
FİDAN Abuzer, İslâm Hukukunda Esirlerin Statüsü, , Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamıs Yüksek Lisans Tezi, Van 2009.
HALL Richard C., Balkan Savasları, Çev. Tanju Akad, Homer Kitapevi, İstanbul 2003.
BÜYÜKSAVAS Kuran Seyma, “Balkan Savası Hikâyelerinden Yansıyan Çocuk ve Kadınlar”, 1st International Symposium on Sustainable Development, June 9-10, 2009, Sarajevo, Bosnia and Herzegovina, s. 413-416.
HİÇYILMAZ Ergun, Esir Kampları Bana Biraz Hürriyet Yollar Mısın?, Beyaz Balina Yayınları, İstanbul 2001.
KUTLU Cemil, I Dünya Savasında Rusya’daki Türk Esirleri ve Bunların Döndürülme Faaliyetleri, Atatürk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamıs Doktora Tezi, Erzurum 1997. Doğustan Günümüze İslam Tarihi, C. 12, Çağ Yayınları, Ankara 1998.
ORAN ARSLAN, Nebahat; Birinci Dünya Savasında Türkiye’deki Rus Savas Esirleri, IQ Yayınları, İstanbul 2008.
ÖZEL Ahmet, İslâm Devletler Hukukunda Savas Esirleri, Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1996.
ÖZEL Ahmet, “Esir”, DİA, C. XI, İstanbul 1995, s. 382-389.
UÇAROL Rıfat; Siyasi Tarih (1789-1994), Filiz Kitapevi, İstanbul 1995.
SEYFETTİN Ömer, Balkan Harbi Hatıralarım, Haz. Tahsin Yıldırım, DBY Yayınları, 2011
SEZGİN İbrahim, “Balkan Savasları Sonrası Yunanistan’ın Soydaslarımıza Karsı Sürdürdüğü Politika”, Askeri Tarih Bülteni, S. 38, Genel Kurmay Basımevi, Ankara 1995, s. 101- 123.
YAVUZ Nuri, “Birinci Balkan Harbi ve Selanik’in Kaybı”, Akademik Bakıs, C. I, S. 2, Ankara 2008, s. 139-154.
YILMAZ Mehmet, “Balkan Savaslarından Sonra Türkiye’den Yunanistan’a Rum Göçleri”, Türkiyat Arastırmaları Dergisi, S. 10, Güz 2001, s. 13-38.










EK:
Kurtuluş Savaşı başlamadan önce, 
Mora yarımadasındaki katliamlarla ilgili ingilizce kaynak
1 - HOW THE TURKS OF THE PELOPONNESE WERE EXTERMINATED DURING THE GREEK REBELLION
"The orgy of genocide exhausted itself in the Peloponnese only when there were no more Turks to kill."










"Efendiler, 26 ve 27 Ağustos günlerinde, yani iki gün içinde, Karahisar'ın güneyinde 50 km ve doğusunda 20-30 km uzunluğunda bulunan düşman cephelerini düşürdük....Düşman ordusunun Başkomutanlığını yapan General Trikopi de esirler arasına girdi." - Nutuk, Başkomutan Savaşı, Mustafa Kemal 


"Birliklerimiz perişan olmuştu. Birinci Dünya Savaşı'nın başından beri durmadan savaşan asker yorgundu. Kimsede savaşı sürdürme isteği kalmamıştı. Ordunun morali bozuktu. Halk savaştan bıkmıştı. Askeri, inanmadığı bir amaçla savaşa sürüklemek çok çetin bir iştir. Her yanımız çevrilmişti. Durumun kötüye gittiğini gören yaverim bir ara yanıma gelerek,'Generalim,' dedi, “kılıçlarımızı yok edelim!” "Kılıcımı kendisine verdim. Aldı ve kırıp parçaladı. "Bu sırada atım da vurulmuştu. Başka bir ata binerek çemberi yarıp kaçmayı denedim. Olmadı; yakalandım. Beni yakalayanlar kim olduğumu anlamakta güçlük çekmediler. Üzerimde bir revolver vardı, bunu aldılar. Bindiğim atın eyerine bağlı bir kılıç sarkıyordu. Bunu da benim kılıcım sanıp aldılar.

"Beni önce Garp Cephesi Komutanı İsmet İnönü'ye götürdüler. Kendisiyle fazla bir şey konuşmadık, İnönü beni yanına alarak Başkomutanlığa götürdü. Atatürk beni mert bir askere yakışır bir biçimde kabul etti. Yunan Orduları Başkomutanlığına atandığımı da orada öğrendim. Üzüntülü ve heyecan içindeydim.

"İnönü beni Atatürk'e tanıttı. Gazi'nin bana söylediği sözleri hiç unutamayacağım.
"'Üzülmeyin generalim,' dedi. 'Siz görevinizi sonuna kadar yaptınız. Askerlikte yenilmek de vardır. Napolyon da savaş kaybetmiş, tutsak olmuştu. Size karşı büyük bir saygı besliyoruz. Burada kendinizi tutsak durumda saymamanızı rica ederim. Konuğumuzsunuz. Yakında her şey düzelecektir. Buyurun, istirahat edin.'

"Atatürk'ün bu ince ve nazik davranışı karşısında rahatladım. Moralim düzeldi. Bu büyük Komutana karşı içimde bir hayranlık duymaya başladım."

Mustafa Kemal 2 Eylül'de Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Orbay’a da yolladığı şifreli bir telgrafta şöyle diyordu:

"Dumlupınar savaşına katılmak üzere Seyitgazi bölgesine gönderilen bağımsız bir Yunan tümeni Kütahya yakınlarında birliklerimizin saldırısına uğradı. Tümen birçok ölü verdi ve 200 kadar tutsak bıraktı. Ordumuza sığınanlar bölük bölük toplanıyor. Bugün önümden 100 subay ve 1000 erden oluşan tutsaklar topluluğunun geçtiğini gördüm. Bunların arasında General Dimiros, Albay Kalodopulos da var. Birinci Kolordu Komutanı General Trikopis'in de otomobilini ve hayvanını da bırakarak erlerin içine karıştığı, tutsak ya da öldürülmüş olacağı da bildiriliyor. Uşak ve Eskişehir'in düşmesini bekliyorum."

"Mustafa Kemal iki gün sonra da yine Başbakan Rauf Beyefendi'ye çektiği telgrafta şöyle diyordu: "Dumlupınar savaşında yenilen düşman tümenlerinin kalıntılarından 4000 kişilik bir grup, başlarında General Trikopis olmak üzere dün gece Uşak yakınlarında birliklerimize teslim oldular. Aralarında değişik rütbede çok subay var. Benim gördüğüm miktar 300'ü aşıyor. Generallerle görüştüm, kendilerini teselli ve konuk ettim. Ailelerine sağlık haberini bildirmelerine izin verdim. Başkomutan Mustafa Kemal"

Bundan sonrasını yine General Trikopis bana şöyle anlattı:
"Bundan sonra bizi Kayseri’nin Talaş bölgesinde kurulan bir esir kampına sevk ettiler. Yüksek rütbeli subaylardan başka yanımda 4 general daha vardı. Artık bizim için savaş bitmişti. Neticeyi beklemeye başladık. Bundan sonraki vaziyeti biliyorsunuz. Ordumuzun bakiyeleri birkaç gün içinde Anadolu'yu terk ettiler. Fakat barış antlaşmasının imzalanması kolay olmadı.

"'Bir seneye yakın bir süre Kayseri kampında yaşadık. Sürekli göz altında bulunuyorduk. Bir gün kamp komutanına: “Beni bıraksanız bile bir yere kaçamam,” dedim. “Bundan sonra nereye gidebilirim? Haydi kamptan kaçtım, Yunanistan nerede, Kayseri nerede?” "Nihayet Türkiye ile Yunanistan arasında esirlerin karşılıklı değişimi konusunda anlaşma imzalandı. Biz de memleketimize döndük, İşte Anadolu seferimizin hazin hikâyesi! "Fakat bu hikâye henüz bitmemişti. Yunanistan halkı kendisini bu maceraya sürükleyen insanlardan hesap soracaktı. Memleket karışıklık içindeydi. Anadolu harbine sebep olanlar kurşuna dizildiler." - Eski Dostlar, Hıfzı Topuz, link