Translate

31 Ağustos 2015 Pazartesi

Likaonya - Lycaonia - Iconium = KONYA












Klâsik çağda Konya ve Karaman’ı içine alan bölge için kullanıldığı anlaşılan Lykaonia adının, Hititler dönemindeki Lukka’dan kaynaklandığı ileri sürülmektedir (Bahar, 1999: 5; Raimond, 2004: 100, 131) **. 

Lykaonia adının kökeniyle ilgili olarak, kelimenin asıl şeklinin Lukkawana olduğu, “Lukkalılar” ya da “Lukka Ülkesi” anlamına geldiği şeklinde değerlendirmeler de yapılmıştır (Umar,1982: 125; 1993: 524; Bryce, 1992: 121). 

Luwiler, M.Ö. III. Binyıldan Helenistik döneme kadar bölgede varlıklarını sürdürmüşlerdir. Klasik, Helenistik ve Antik dönem yer adları üzerine çalışmalar, Lykaonia’nın güneyinde Lykia, Dağlık Kilikya ve İsauria Bölgeleri’nin önemli Luwi merkezleri olduğunu ortaya koymuştur (Houwinkten Cate, 1961: 192 vd). 


Romalılar, bütün Anadolu’da olduğu gibi Lykaonia için de dolaylı yönetimi tercih etmişlerdi. Yerel ailelerden seçmiş olduğu önderleri, yerli kültler arasındaki çözülme ve ayrılma eğilimleri karşısında destekliyorlardı. Augustus, Anadolu’nun orta ve güneyinde temel görevi çevredeki dağ kabilelerine karşı bekçilik etmek olan koloniler kurdu. Bununla birlikte Augustus, hiç kent kurmamış, bölgenin kentleşmesi daha sonraki Roma imparatorları, Tiberius ve özellikle de Klaudius zamanında gerçekleşmiştir. 


Lykaonia’dan ilk söz eden, Pers prensi ve Lydia satrabı Genç Kyros’un isyanı münasebetiyle Ksenophon olmuştur. Yazarın “Anabasis” adlı eserinde (I 4-19), bölgeyle ilgili olarak şu ifadeler yer almaktadır:


“…Sonra Kyros, üç günlük yürüyüşle, yirmi fersenk (yak. 110 km) yol alıp, Phrygia’nın son şehri İkonion’a (=Konya) vardı. Orada üç gün kaldı. Sonra Lykaonia içinde beş günde otuz fersenk ilerledi. Burası düşman bir ülke olduğundan, Yunanlılar’ın yağma yapmasına izin verdi. Oradan Kilikia kraliçesini, yanına Menon’u ve Menon’un askerlerini katarak en kısa yoldan ülkesine gönderdi. Kendisi ise, ordunun geri kalan kısmıyla Kappadokia’da dört günde yirmi beş fersenk aşıp büyük ve zengin bir şehir olan Dana’ya ulaştı. Orada üç gün kalındı. Bu süre içinde Kyros, kralın erguvan rengi elbise giyme hakkı tanınmış nedimi Pers Megapherne’yi ve ihanetle suçladığı aşiret reisi bir subayı öldürttü. Sonra Kilikia’ya girmeye uğraşıldı. Kilikia’ya ancak bir arabanın geçebileceği, çok sarp ve biraz direnmeyle karşılaşılan bir ordunun aşması imkânsız bir yoldan giriliyordu”.


Strabon (XII 6, 2), Koralis (=Beyşehir Gölü) ve Trogitis (=Seydişehir Gölü) göllerlinin ikisini de Lykaonia’da göstermektedir.




** Kıbrıs kralı ve Mısır firavunu arasındaki mektuplaşmalardan Lukkaların sadece Anadolu’da değil, Eski Ön Asya tarihinde de önemli roller üstlendikleri anlaşılmaktadır. Lukkaların kullanmış olduğu Likçe’nin yayılım sahası ve Luwice ile benzerliklerinden hareketle Lukka Ülkesi’nin yeri, sınırları ve tarihî coğrafyası konusunda detaylı bilgi için bkz. Tritsch, 1950: 497; Memiş, 1994: 269 vd.; Raimond, 2004: 98 vd.



Yrd. Doç. Dr.Mehmet Kurt, PDF
Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü. 













Lycaonia= Kurtların ülkesi anlamına gelir.....!




Likyalılar Truvalılar ile akrabadır ve Girit'ten kıtlık nedeniyle göçmüştür. Girit'te te kurt vardır. Likya'da kurt kutsal hayvandır, Leto bir dişi kurttur. Bazı kaynaklarda İskit Türkleri olan Hyperboreanlı dişi bir kurt tarafından korunduğu söylenir. Böyle olunca da Leto'nun Hyperboreanlı olduğu da düşünülebilinir. Bu da İskit - Saka Türklerinde de dişi kurt efsanesinin varlığını gösterir.


Hyperboreanlı Abaris Apollo'nun rahibidir ve Abaris, Avar Türklerinin diğer adıdır. Apollo'nun lakabı Lyceus'tur, "Kurt Apollo" anlamına gelir. Etrüsklerde Apollo Aplu diye geçer. Artemis de Ay ve bereket tanrıçasıdır. Hepsi Kurt ile ilgilidir.


YANİ, ETRÜSKLERİN DİŞİ KURT EFSANESİ LETO VE İKİZLERİNDEN BAŞKASI DEĞİLDİR. AMA ETRÜSK ANLATIMI HENÜZ BULUNAMAMIŞTIR.


Dişi Kurt Latince Lupa (çoğul: Lupae) olarak adlandırılır ki ,
Etrüskler'den "Tarkan" Hanedanlığı Roma'yı MÖ.509 'a kadar yönetmiştir.


Roma'yı Romalıların kurduğunu "kanıtlamak" için MÖ.3.yy'da Romulus ve Remus efsanesini yazarlar, bu Agustus döneminde de sürekli anlatılır, sırf Roma'yı kuranların Etrüskler olduğunu "Romalılara" unutturmak için....


SB





Lycaonia (land of Lycanon, or wolf land), an inland province of Asia Minor, on the west of Cappadocia and the south of Galatia, and its chief towns were Iconium, Lystra, and Derbe. 







































KAZ DAĞLARI / KOŞUBURNU KÖYÜ ve TAHTAKUŞLAR KÖYÜ / TÜRK KÜLTÜRÜ







1931 TARİHLİ BALBAL.....KAZ DAĞLARI
"400 kadar mezar var, insan suretli bir balbal dahil"





Canlı tarih Koşuburnu Köyü: 


Onlar çok uzak zamanların günümüze kadar gelmiş yolcuları. Binlerce yıllık kültür ve geleneği günümüze taşıdılar. Kazdağı Koşuburnu Köyü Tahtacı Türkmenleri zamana meydan okuyarak tarihi duruşlarını nasıl yaşattılar? İşte bu sorunun cevabı “Zamana Karşı” belgeselinde.


"Eski Türk inanç sistemine ait, bu ayin ve ritüellerin izlerine ve uzantılarına Anadolu’nun başka yerlerinde de tesadüf edilebilir. Koşuburnu’nda bu pratiklerin, kuşaklar boyu süren bir sosyalleşme kalıbıyla herhangi bir kültürel etkileşime ve dönüşüme uğramaksızın günümüze aktarıldığını gözlemliyoruz. Bunların hala canlı olarak yaşatılması, gerek sosyolojik ve antropolojik açıdan gerekse Türk kültür tarihi açısından büyük öneme sahiptir." - Prof. Dr. Musa TAŞDELEN



"Koşuburnu Tahtacı Türkmenleri, içe kapalı yapılarıyla ilk İslamlaşma döneminin uzantısı sayabileceğimiz birtakım adet ve ritüelleri bugüne kadar değişmeksizin koruyagelmişler." - Servet SOMUNCUOĞLU



"Çağlar boyu 3 kıtada yaşayan kültür. Türkler, senelerin belirli zamanlarında belirli noktalara giderek, ata ruhlarına, göğe, tabiat kuvvetlerine kurbanlar sunarlar, oralarda törenler yaparlardı. Onlar, Orta Asya’nın derinliklerinden getirdikleri kültürü bugüne kadar saklamış, yaşatmış ve yaşamışlardı. 6, 7, 8 Mayıs’ta yaz başı bayramını, Kasım sekizinde ise yılbaşını kutluyorlardı." - Prof. Dr. Ahmet TAŞAĞIL



"Orta Asya’dan Düzeğrek’e Balbal Mezar Taşı ve Damgalar: Bilindiği gibi balbal mezar taşları Türk mezar kültürüyle ilgili olup, ilk örneklerini Altaylarda, Abakan’da, Tuva’da ve Moğolistan’da görüyoruz. Türkiye’de ise ilk örneğini M.Ö. 1500-1200 tarihli olarak Hakkâri merkezinde, son örneğini ise Tunceli/Pertek’te 1963 tarihli olarak görüyoruz. Dolayısıyla Türkler Orta Asya’dan Anadolu’ya gelirken kültürlerinin en belirgin özelliği olan mezar üslubunu da Türkiye’ye getirmiştir.


Bir başka açıdan mezarların şöyle bir özelliği var: Yazılı belgelere duygular, bazı ideolojiler karışabilir. Ancak mezarlık kültürünün özel bir yapısı vardır. Çünkü mezarlık kültürü sosyal DNA’ların yansıtıldığı en belirgin, en saf tarih kaynaklarıdır. Dolayısıyla ben mezar taşları ve damgaları tarihin altın sayfaları olarak değerlendiriyorum. Düzeğrek mezarlığında ayrıca ok ve ok-yay damgası hem de yay damgası var. Bu damgalar Türkiye’de her yerde görüldüğü gibi Tahtacılar bunlara “Kazayağı” derler. Ayrıca bu damgaları halı ve kilimlerde görüyoruz. Diğer taraftan bu damgaların aynısını Türk dünyasının her tarafında yani Yakutistan’dan Orta Asya’ya ve Balkanlar’a kadar bütün Türk kültür coğrafyasında görmek mümkündür." - Dr. Mustafa AKSOY



"Her ne kadar, dışarıdan bu Tahtacı Alevi topluluğunu ötekileştirmek için, bu törenlerde eğleniyorlar gibi şeyler söylense de, alakasının olmadığını bizzat burada gördük. Bu bir dini tören. Hıdrellezin bereket törenleriyle alakası var. Ayrıca tabiatın, insanın, hayatla ölümün bir arada kutsandığı bir tören. Bugün burada Altay dağlarında, Tuva, Hakasya’da, Türklerin en eski yurtlarında gördüğümüz bir kültürel anıtın örneğine rastlıyoruz. Burası Türkiye’nin en batısında, Ege denizinin kıyısında bir yerde bulunuyor." - Doç. Dr. Muharrem KAYA



"4000 yıllık gelenek devam ediyor: Genelde, burada da; eski Bektaşi mezarlarında olduğu gibi hayat ağacı var; bunlar Rumeli’deki mezar taşlarında da var. Bu hayat ağacı bizim eski inancımızdan, yani İslam öncesi inançlarımızdan geliyor. Anlamı, ölümden sonra da hayatın devam ettiği. Ama buradaki mezar taşlarındaki damgaları başka yerde hiç görmedim, burada ilk defa görüyorum. 


Ayrıca buradaki mezarlar dikdörtgen yerine yuvarlak yapılıyor, uzunlamasına bir mezar yapı tipi değil, köşeli değil. 4 tarafına da taş koyulmuş, ama başı belli. Baş taşına damgayı koymuşlar. Bir de, Orta Asya’da ,Tanrı dağlarında 3100 mt.yükseklikte yaptığımız arkeolojik kazıdaki, M.Ö 1000-2000 yıllarına ait eski Türk mezarlarına çok benziyor. Oradaki mezarların tipi burada da aynı. Buradaki mezarlar bundan 3000 - 4000 yıl önce, Türklerin yaptığı mezarlarla aynı. Yani o kadar eskiye dayanıyor. Mezarlarını, 2000-3000 yıl önceki, hatta 4000 yıl öncesindeki Türk mezarları olan Kurgan şeklinde yapmışlar." - Prof.Dr.Yusuf HALAÇOĞLU



"Birkaç gündür buradayız ve bu süre içerisinde, Türkmen kardeşlerimizle adeta kültür şenliği yaşıyoruz. Bu kültürü bir bütün olarak incelediğimizde asırlık,ulu bir çınar gibi derine ve sağa sola kök saldığını görüyoruz.Türkmenlerle benim geçmişim, 40 yıl öncesine dayanıyor. 40 yıl öncesi, hatıramda kalanlar ise, şimdi törensel olarak giymiş oldukları elbiselerini günlük hayatta da giydikleriydi. Kadınlar başlık takar ve o başlığın çevresinde madeni paralar olurdu. Erkekler de başlarında sarık, kalın ve paçaları düğmeli pantolon, genellikle yakasız gömlek ve ayaklarda çarık, kullanırlardı. Bıyıklar biraz daha keskin. Hatta pala denebilecek şekildeydi. Çalışkan, sevilen bir toplumdu. Çevredeki yörük köyleriyle son derece uyumlu ilişkileri vardı. Ama dini tören ve geleneklerini yörük köylerinden gizlerler, kız alıp vermezlerdi. 


O zamanlar bu bir eksiklik mi yoksa gereklilik miydi bilemiyorum ama bu yüzden kendilerine küçümseyici yakıştırmalar yapılırdı. Şimdi gerçek tören ve adetlerini gördükçe hem yakıştırmalardan utanıyor, hem de kapalı toplum kalmanın istismara açık olduğunu görüyoruz. Şimdi bu açılımı yaptıkları için, gerçekten, kendilerine çok teşekkür ediyorum. Atalarının kültürüne ne kadar bağlı olduklarını övünerek ve saygıyla gördük. Hatta kendi kaybettiklerimizi düşündükçe biraz da pişmanlık duyduk. 40 yıl öncesinden bu güne bu giysiler dışında fazla bir şey değişmemiş. İnşallah bir 40 yıl sonrasında da fazla bir şey değiştirmeden, götürmelerini temenni ediyorum." - Öğr.Gör.Hasan ÇAKICI





BELGESEL: Servet Somuncuoğlu
"Tarihe damardan bağlanmak" Sinan Yaka - Prodüktör
"Orta Asya'dan Kazdağı'na zoom" Ahmet Veysel Baban - Görüntü Yönetmeni
"Geçmişten geleceğe ayna" Kamber Koytaviloğlu - Kameraman
"Tarih şoku yaşadım" Kartal Uzun - Kurgu
"Zamanın içinde yer almak" Yasin Cemal Galata - Yapım,Yönetim Yrd.









Koşuburnu Türkmen Gelini


Ayrıca benzerliğe bakınız








Türk Damgalarıyla bir Keçe, 1989 - Koşuburnu
"Bu damgaları Orhun alfabelerinde de görmek mümkündür. Kazayağı, Koç Boynuzları, Güneş Kültü..." 
Mustafa Aksoy



Ayrıca benzerliğe bakınız







"1909 döneminde bile Salur Boyu damgalarını mezar taşlarına koymuşlar, ama niye koyduklarını bilmiyorlardı" 
Prof.Dr.Yusuf Halaçoğlu










Tahtakuşlar Köyü Özel Etnoğrafya Galerisi/Müzesi - 1991







Unesco ödüllü Tahtakuşlar Köyü Özel Etnoğrafya Galerisi'nin sahibi emekli öğretmen Alibey Kudar'ın küçük oğlu olan emekli astsubay ve Türk tarihi araştırmacısı Selim Kudar'ın 2004 yılında yayınladığı "Muatazmayinşatürta" isimli 72 bin 4 yıllık Türk tarihi araştırmalarını içeren kitabı, 2. baskıda 2 bin adet basıldı. 


Kitapta Türklerin en eski ecdatlarının Uygur, Akkat ve Sümerlerin 70 bin yıllık belgeleri ile Mu ve Atlantis uygarlıklarından bu güne gelen tüm belgelerine yer verildiğini belirten yazar Selim Kudar, Mu ve Atlantis uygarlıklarından sonra Eskimo, Kızılderililer ve Mayaların Türk olduğunu ve o uygarlıklardan bu güne kalan tüm eserlerin bu günün Türk motifleriyle aynı olduğunu öne sürdü. Türklerin ana yurtlarının Orta Asya olmayıp tufandan yani 200 bin sene önce Atlantik ortasında bulunan 'Mu Kıtası' olduğunu ve buradan Orta Asya, Afrika ve diğer kıtalara medeniyet yaydığını belirtti. 






Kültür Bakanlığı'nın Türk tarihi üzerine bu güne kadar yaptığı tüm yayınların yanlış olduğunu iddia eden yazar Kudar, "Doğrular bizim tarihimiz içinde vardır ve ben bu belgesel kitabımda Türk tarihinin tüm bu bilinmeyenlerine cevap veriyorum. Türkler tarihte şaman olduğu için tarih içindeki tüm motifler bu günlere gelmiştir. Halı ve kilim desenlerine - ayıptır söylemesi- sığır sidiği, tahta kurusu, öküz kız, damak, karga dili gibi onlarca tarihimize yakışmayan motif isimleri verilmiştir. 

Türk halı ve kilim desenlerinde asla böyle bir isim yoktur ve kabul edilemez. Ayrıca Mu Kıtası'ndaki 28 sembolü Türk halı ve kilimlerinde de görürüz. Bu motiflere komedi isimler verilmesi hoş değildir. Her motifin bir dili vardır. 

Anaerkil - şamanlar Ay'ı izleyip Ay Tanrısı'nın görüntü sayısı olan '28 artı 3 gün' formülünü uzaya bakarak bulmuşlar ve kendilerini bu formülle anlatıp halılara işlemişler. 28 sembolle şaman halılarını oluşturmuşlar. Günümüze yani 2007 yılına kadar binlerce yıl geçmesine rağmen, 28 sembolle soy kütükleri ve tarih arşivlerini günümüze kadar taşımışlardır. Kökleri şaman olan Türk halılarında Kars, Muğla, Sivas, Manisa, Çanakkale ve Balıkesir halısı ile kilimler arasında da hiç bir ayrım yoktur, hepsi 70 bin yıllık Türk tarihinin zenginlikleri ve sembollerini bu güne taşır. Türk halıları soy kütüklerimiz, tarihimiz, kültürümüz, kalıcı mirasımız ve kimliğimizdir" dedi. 






"Mu + Atlantis, + Aztek, + Maya, + İnka, + Şaman, + Türkmen, + takılarının baş harflerini alarak kitabımın ismini "Muatazmayinşatürta" olarak koydum. Bu kitapta yayınlanan belgelerle Türk tarihine yeni bir bakış açısı getirilmiş oldu" iddiasında bulundu.


basın Ekim 2007
Bu kitabı bulup okumalı...! - SB





Sarıkız Efsanesi 
Azerbaycan kökenli Türk ressam/heykeltraş Selim Turan (1915- 1994 ) tarafından yapılmıştır. 
Türkmen Tahtakuşlar Köyü’ndeki özel Etnoğrafya Galerisi’nin kurulmasına da katkıda bulunmuştur.




Kavurmacılar Köyü'nde yaşadığına inanılan Sarıkız için her yıl Ağustos ayında festival düzenlenir.


Farklı versiyonları bulunan bu halk söylencesi:


Sarıkız, Çanakkale iline bağlı Ayvacık’ın bir köyünde ailesi ile yaşarken, küçük yaşta annesi vefat eder. Babası Sarıkız’a “Biliyorsun anneni çok severdim, burada çok hatırası var, anneni unutmam zor oluyor. Buradan göçelim” der ve Kaz Dağları’nın eteğindeki Güre köyünün yakınlarındaki Kavurmacılar köyüne gelerek yerleşirler. Burada çobanlık yaparak geçimlerini temin ederler. Köyde çok sevilirler. Köyün yaşlıları, gençleri Sarıkız’ın babasına akıl danışırlar. Köylüler onun ermiş olduğunu düşünürler. Aradan yıllar geçer Sarıkız büyür güzel bir kız olur. Babası da yaşlanır. Aklında hep hacca gitme fikri vardır. Hacca gidebilmek için namazında niyazında sürekli Allah’a yalvarır. Sarıkız babasının bu isteğini yerine getirmesi için onu teşvik eder. Babasına artık büyüdüğünü kendisine bakabileceğini, daha fazla yaşlanmadan hacca gitmesi gerektiğini söyler. Babası kızını komşusuna emanet eder, hacca gider. O zamanlar hacca gitmek şimdiki gibi değil, belki altı ay, belki de daha fazla, yaya gidiliyor.


Babası hacca gittikten sonra, köyün delikanlıları, Sarıkıza talip olurlar. Sarıkız hiçbirine yüz vermez. Onlarda dedikodu yayarak Sarıkıza iftira ederler.


Baba hacdan dönünce kimse yüzüne bakmaz, selamını almazlar. Sarıkızı teslim ettiği komşusuna bunun sebebini sorduğunda, Sarıkızın kötü yola düştüğünü söyler. Baba günlerce düşünür. Adet olan hac hayrını da yapamaz. Köyde yaşayabilmesi için namusunu temizlemesi gerekmektedir. Fakat çok sevdiği kızını öldürmeye kıyamaz. Yanına aldığı birkaç kazla, kızını, Kaz Dağının zirvesine götürüp oraya bırakır. Orada yabani hayvanlara yem olacağını düşünür.


Aradan yıllar geçer. Bayramiç tarafından gelen yolcuların dağda yollarını kaybettiklerinde, darda kaldıklarında kendilerine sarı bir kızın yol gösterdiğini, yardım ettiğini söylerler. Kazlarının olduğunu, hatta bunların bir gün Bayramiç ovasına inerek çiftçilerin mahsülüne zarar verdiğini, köylülerin bu durumu sarıkıza söylemeleri üzerine, Sarıkızın eteğine doldurduğu taşları saçarak, bir avlu oluşturduğunu, kazlarında artık aşağılara inmediğini söylerler. Kaz avlusu diye anılan bu alanın duvar kalıntıları günümüzde bile gözükmektedir.


Bu hikayeleri dinleyen baba, bunun Sarıkız olabileceğini düşünür. Dağın yolunu tutar, zirveye vardığında, duvarlarla çevrili kazların bulunduğu bir alanla karşılaşır. Kızını bugün sarıkız tepe diye anılan yerde bulur. Sarıkız, babasını gördüğüne sevinir. Ona saygı gösterir, hürmet eder. Babası namaz kılmak için abdest almak ister. Sarıkız, abdest alması için babasının eline su döker. Babası suyun tuzlu olduğunu söyler. Sarıkız aceleden yanlışlıkla denizden aldığını söyler ve testisini vadilere doğru uzatır. Yeni doldurduğu suyu babasının eline döker. Babası buz gibi tatlı suyu tadınca kızının erdiğini anlar. O sırada siyah kara bir bulut gökyüzünü kaplar, Sarıkız kaybolur. Babası kızının erdiğine, sırrının açığa çıkması nedeniylede kaybolduğuna kanaat getirir. Kızına iftira edildiğini anlar ve köylülere beddua eder. Bugün Kavurmacılar köyünde yaşayan kimse kalmamış, muhtar, köy mührünü, yaşayan kimse kalmadığı için Kaymakamlığa teslim etmiş ve köyün adı kütükten silinmiştir. Sarıkızın babası üzüntü ile tepelerde dolaşırken bugün Baba tepe denilen yerde ölür. Yöre halkı Sarıkıza ve babasına dağın yassı taşlarını üst üste koyarak mezar yaparlar. Sarıkızın mezarının olduğu tepeye Sarıkız tepe, Babasının bulunduğu tepeye Baba tepe derler. Yöre halkı her yıl ağustos ayında Sarıkızı ve babasını anmak için buralara çıkarlar.




"Sarıkız Efsanesi Kaz Dağı'nın Türkmen köylülerinin söylencelerinde yer alan İran'a kadar uzanan bir İslami halk hikâyesidir." 

Çoban, Ramazan Volkan. İda Dağı'ndan Kaz Dağına; Yöre Anlatılarının Karşılaştırmalı Mitoloji Tarafından İncelenmesi, III. Ulusal Kazdağları Sempozyumu (Balıkesir, 2012)











ve Tuva Türkleri









KAZDAĞLARI - TAHTACI TÜRKMENLERİ
THE TURKS 


















Türken Gräber - 17.yy Viyana






Türken Gräber

Burada 1683 yılı Viyana Kuşatması Muharebelerine katılan ve Tuna kıyısındaki Ciğerdelen Mevkiinde Hannover Birlikleri tarafından savaş tutsağı düşürülen Osmanlı Sipahileri Mehmed ve Hasan yatmaktadır. Welfen Prensi Georg Ludwig'in eşliğinde Hannover Sarayına getirilmişler ve bu sarayda öldükleri 1691 yılına kadar hizmet vermişlerdir. İslami usüllere göre defnedilmişlerdir. Bu kitabe onların ve bu topraklar altında yatan tüm Osmanlı Türk Askerlerinin onurlu anısına atfedilmiştir.


Hier ruhen die gebiene zweier Osmanischer Lehensreiter (Sipahi) Hammet und Hasan die wenige tage nach dem entsatz des belagerten Wien anno 1683 bei Parkany an der Donau in Hannoversche Kriegsgefangenschaft gerieten. Sie kamen im gefolge des Welfenprinzes Georg Ludwig an den hof in Hannover, wo sie bis zu ihrem tode im jahr 1691 dienten. Sie wurden nach Muslimischem rıtus bestattet. Diese inschrift ist zu deren würdigen gedenken und aller anderen Osmanisch-Türkischen Soldaten, die unter dieser erde ruhen.
















"Kanuni Sultan Süleyman'ın Viyana kuşatması sırasında hatları yararak avrupa içine girmeye çalışan Başıbozuklar birliğinin, karşısına kimse çıkamayınca durumu abartarak Almanya'ya kadar ulaşmışlardır ayrıca İngiltere'de Serdengeçtilere ait mezarlar bulunduğu bilinmektedir."







1683'te Osmanlı'nın Viyana'yı kuşatmasıyla başlayan bir tarih sahnesi. Sahnenin önünde varlığını atıyla bütünleştirmiş ‘Gazi' yemini eden evlad-ı fâtihan bir Seyis ve kökleri Orta Asya'ya Atilla'ya ve Cengiz Han'a uzanan Türkmen soyundan bir Karaman atı Azaraks (Ateşin Oğlu). Kökleri gibi yaşamları da aynı olan bu iki varlığın yazgıları da bir.
Osmanlı'nın İkinci Viyana Kuşatması'nda oradalar. Bozgunu yaşıyorlar. Ardından Hıristiyan orduları Buda Kalesi'ni kuşattığında (1686) ise yine birlikteler. 'Buda düşerse İstanbul da düşer' diyorlar ve diğer Gazi'lerle birlikte 
kaleyi kahramanca savunuyorlar.
Ancak tarihin kırılma noktasında Osmanlı'nın yazgısını değiştiremiyor ve Buda Kalesi'yle birlikte onlar da 
bir İngiliz birliğine esir düşüyorlar. 








Osmanlı-Kutsal İttifak Savaşları, (1683-1699) Osmanlıların II. Viyana Kuşatması'nda başarısızlığa uğramasından cesaret alan bir grup Avrupa ülkesinin Kutsal İttifak adı altında birleşip Osmanlılara karşı giriştikleri ve bu ülkelerin Macaristan ile Dalmaçya'da hâkimiyet kurup, Balkanlar'daki Osmanlı hâkimiyetine büyük darbe vurmaları ile sonuçlanmış bir takım savaşlar dizisidir. Osmanlı tarihinde Felaket Seneleri olarak da geçer. Yabancı kaynaklarda ise genelde Büyük Türk Savaşları olarak bahsedilir.









"VİYANA(VİEN) kelimesi şarap anlamındaki Tin (Sm) >Vin (Etr) 
kelimesinden türemiştir. "


























Tarihçi Pachymeres ve Atman (Osman Gazi)





“Bizans kayıtlarına göre Osman veya Osmanlı ismine rastlamıyoruz. Osman Bey’e “Atman” diyorlar. Osmanlıya “Atmanik” diyorlar. Osmanlı da bu “Atma” adına Arapça aidiyet eki olan (i) harfini ekleyerek kendine “Atmi” diyor. Aslında Ertuğrul, Orhan, Gündüzalp, Aydoğdu gibi öz Türkçe isimlerin arasında bir Arap adı olan “Osman” isminin bulunmasına tarihçiler bir mana verememekte ve “Atman” adına daha sıcak bakmaktadırlar...Zaten yerel adı “Osman” değil, “Otman” dır.”
Prof.Dr. Levent KAYAPINAR.  





Dönemin tarihçisi Pachymeres "Atman" adını kullanır.











" The Alans, who should at least have been holding the rearguard had already made the crossing to Gallipoli; and once there they refused to lay down their arms. They had to be coerced into surrendering and begging the Emperor's foregiveness. Almost at the same time, in July 1302 the rest  of the alans, who had been sent to help hold the frontier at the Sangarios river in Bithynia, were driven back by the Turks. They were commanded by one of the Mouzalon family, and the total strength of the Byzantine army was not above 2000. The Turks numbered some 5000 and they were led by as ghazi emir to whom Pachymeres, writing only about five years later, gives the name of Atman (died 1326). This is the first mention in a contemporary source of Othman or Osman, the founder of the Ottoman or Osmanlı state." 

Donald M.Niool - The Last Century of Byzantium 1261-1453




"The only contemporary Byzantine reference to Osman Gazi is by the chronicler George Pachymeres. According to Pachymeres, the emperor Andronicus II Palaeologus (r.1282-1328) sent a detachment of 2000 men under a commander anmed Muzalon to drive back a force of 5000 Turkish warriors under Osman (whom he calls Atman) who had encroached upon Byzantine territory. But Osman forced Muzalon to retreat, which attracted other Turkish warriors to join up with him, in the spirit of gaza, or holy war against the infidel, attracted also by the prospects of plunder" 

John Freely, The Grand Turk: Sultan Mehmet II








PACHYMERES, Georgios (ö. 1310 [?])
Osmanlılar hakkında bilgi veren ilk Bizans tarihçisi.

1242 yılında İznik’te doğdu. İstanbul’un Latinler tarafından işgali üzerine bu şehre göç etmiş İstanbullu bir ailenin çocuğudur. İlk öğrenimini İznik’te tamamladı, 1261’de Latin işgalinin sona ermesi üzerine ertesi yıl İstanbul’a gitti. Burada Niketas Choniates’in eserinin devamı olarak 1203-1261 yılları arasındaki olayları anlatan Chronike Syngrafe’nin yazarı ve döneminin en ünlü âlimi Georgios Akropolites’in öğrencisi oldu. 


Klasik kültür konusunda aldığı eğitim ve bu konudaki yeteneğiyle kısa zamanda dinî ve siyasî makamlara ulaştı. Önce Ayasofya Kilisesi’nde papaz yardımcılığı (diakonos/diyakoz/zangoç) yaptı. Ardından papazlar yargıç meclisinde görev aldı ve saraylılar hiyerarşisine girdi. 1265’te Bizans’ta siyasî-dinî bir makam olan noterliğe yükseldi, 1277’de havâri tarihi öğretmeni (didaskalos tou apostolou) oldu, 1285’te “hieromnemon” makamına geldi. Son olarak Ayasofya Kilisesi dinî heyetinin ileri gelenlerinin hiyerarşisi içinde en önemli makam olan ve Ayasofya’ya sığınan köle, borçlu ya da cinayet zanlılarını dinleyerek günahlarından arınmaları için ceza veren “protekdikos”luğa yükseldi. 


Böylece, sarayda XI. yüzyıldan itibaren imparatorun din adamlarına ve halktan insanlara, VIII. Mikhail döneminden itibaren de sadece din adamlarına verilen en alt kademedeki yargıç rütbesi olan “dikaiophylax” unvanını aldı. Bu görevler Pachymeres’in hem kilise hayatını hem de imparatorluk ailesiyle devletin ileri gelenlerini yakından tanıma imkânı verdi. Kilisenin ileri gelenleri olan Jean Bekkos, İskenderiyeli II. Athanasios ve Theodosios Prinkipos’la dostluk kuran Pachymeres, Latin ve Ortodoks kiliselerinin birleştirilmesi konusundaki yoğun tartışmalar sırasında birlik fikrine muhalefet etti (Karagiannopoulos, s. 333-334). Ölüm yılı hakkında herhangi bir bilgi yoktur. Tarihinin 1307 yılı olaylarıyla kesilmiş olmasından hareketle bu tarihten sonra 1310’da öldüğü tahmin edilir.


Georgios Pachymeres’in günümüze sekiz eseri ulaşmıştır. Bunlardan ilki on iki bölümden meydana gelen Aristoteles’in Felsefesinin Özeti’dir. İkinci eser, antik Yunan hatiplerinin çok tanrılı dünyadan aktardıkları güzel konuşma konularını içeren Belagat Egzersizleri’dir. Üçüncü eseri matematik, astronomi ve müziğe dair Quadrivium’dur. Dostu İskenderiyeli II. Athanasios’a bir ithaf mektubuyla başlayan Pseudo-Ddenys Areopagite’nin Eserinin Yorumlanması dinî mahiyet taşır. Diğer teoloji konulu çalışması, Lyon’da imzalanan kiliseler birliği antlaşmasını Ortodoks gözüyle değerlendirdiği Aziz Ruhun Kitabı’dır. İskenderiyeli II. Athanasios’a Yazılmış İki Mektup ve Çeşitli Şiirler başlığı altındaki eseri yedinci çalışmasıdır. 


Georgios Pachymeres’in Türk ve İslâm tarihi açısından en önemli eseri 1260-1307 yılları arasını kapsayan Syngrafikai Historiai adlı kitabıdır.


Eser, İstanbul’un 1261’de Bizanslılar tarafından yeniden alınmasından sonra VIII. Mikhail (1259-1282) ve II. Andronikos (1282-1328) dönemi tarihinin en güvenilir ve en ayrıntılı kaynağıdır. VIII. Mikhail devri altı kitap halinde olup diğer kısımlar 1307’ye kadar II. Andronikos zamanının olaylarını ihtiva eder. Kitapta basit bir anlatımdan ziyade edebîlik ve belâgat ön planda tutulmuş, Homeros’tan beri gelen tarihçilik geleneği sürdürülmüştür. Coğrafî yer adları ve kavim isimleri için Attiki lehçesinde kullanılan antik isimler tercih edilmiş ve adları unutulmuş pek çok yer ismi yeniden canlandırılmıştır. Bizans içindeki olaylar anlatılırken yer yer eleştiriler de yapılır. Yazar özellikle İmparator VIII. Mikhail’i eleştirir, onun ikiyüzlülüğünü ve asabiliğini vurgular.


Pachymeres, 27 Temmuz 1302’de vuku bulan Bafeus (Bapheus) savaşında Osman Bey’i zikreden ilk tarihçidir. Ancak eserinde sadece Osmanlılar’dan bahsetmez, Türk kavimlerinden olan Bulgarlar’a, Kumanlar’a, Memlükler’e, Moğol ve Tatarlar’a, Selçuklular’a da değinir. Kitapta Deştikıpçak’ta Altın Orda hanları Batu, Berke ve Mangıt emîri Tokta’dan, kumandan Nogay’dan; Selçuklu sultanları Gıyâseddin Keyhusrev, İzzeddin II. Keykâvus, oğulları Mansur ve Mesud, kardeşi Rükneddin IV. Kılıcarslan’dan; Dobruca’da Sarı Saltuk’tan; İlhanlı hanları Abaka, Argun, Geyhatu, Gāzân, Olcaytu’dan; Karesioğulları Beyliği’nden; Germiyan sülâlesinden; Menteşe Beyliği’nden; Osmanlı Beyliği’nden ve Candaroğlu Süleyman Paşa’dan; Marmara ve Batı Anadolu’da Bizans’a akınlarda bulunan pek çok Türk beyinden söz edilir 


(Pachymeres’in eserinde verilen bilgilerin dönemin diğer kaynaklarıyla karşılaştırılmadığı zaman ne gibi yanlış yorumların yapılabileceği ya da bu mukayeseli çalışma sayesinde anlaşılmaz gibi görünen pek çok metnin ve kelimenin nasıl çözüleceği hakkında bk. Beldiceanu-Steinherr, XXXII [2000], s. 425-434). 


Pachymeres’in eserinde Türkler’le ilgili başlıca konular şöylece sıralanabilir: 
1258-1261’den sonra Türkler tarafından doğu sınırındaki dağların işgali; 
Kotis’in tavsiyesi üzerine Mikhail Palaiologos’un Türkiye’ye kaçması (1256); 
Mikhail Palaiologos’un Türkiye’den dönüşü ve Makedonya seferi (1257); 
Tatarlar tarafından Türkiye’nin istilâsı ve Sultan İzzeddin II. Keykâvus’un kaçışı (1260); 
önceki imparatorların Tatarlar’a karşı tavrı (1260); 
VIII. Mikhail’in Tatarlar’a ve Mısırlılar’a gönderdiği elçiler (1261); 
Mısırlılar’ın Suriye’yi alması ve Nogay’ın Kırım’a yerleşmesi (1261); 
Sultan İzzeddin’in Enez’e, daha sonra Kırım’a kaçışı ve VIII. Mikhail tarafından çıkarılan tehlike (1264); 
İznik’in Tatarlar’ca istilâsına dair yanlış bilgilendirme (Şubat 1265); 
Nogay ve Tatar istilâları (Bulgaristan’dakiler, 1268); 
Tralles’in Türkler tarafından daha sonraki alınışı (1283-1284); 
I. Ioannes Angelos’u yenmek için VIII. Mikhail’in Tatarlar’a başvurması (1282 sonbaharı); 
Tatarlar’ın Trakya’dan gitmesi ve iktidarın II. Andronikos’a geçmesi (Aralık 1282); 
Alexsis Philandropenos’un etrafındaki Türkler’in tavrı (1296); 
Nogay’ın ölümü (1299) ve Teodor Svetoslav’ın tahta çıkışı (1297); 
II. Andronikos’un gayri meşrû kızının Tokta Han ile evlenmesi (Ağustos 1297); 
Leon Muzalon’un Bapheus’ta yenilgiye uğratılması (1302); 
Koitzimpaxis aracılığıyla II. Andronikos’un Solymampaxis’ le ittifak kurması (1302); 
genel yıkım ve Türk emîrlerinin ilerlemesi önünde Anadolu’dan göç edilmesi (1303); 
Anadolu’da Türkler’in ilerleyişi ve halkın mutsuzluğu (1304); 
Türkler’in Menderes Tripolisi’ni alışı (1304); 
Türkler’i yenmek isteyen Ioannes Choiroboskos adındaki çete başının ortaya çıkışı (1304); 
İlhanlı Gāzân Han’ın ölümü (1304); 
Andre Morisko tarafından Anadolu’da Katalan ordusundaki Türkler’in geri dönüşüne yasak konulması (1305 yazı); 
Bizans ordusunda yer alan Türkler’in ve Alanlar’ın ayrılması (1305 yazı); 
Kouboukleia’nın Türkler tarafından alınması (1305 yazı); 
Thyraia’nın işgalinden sonra Emîr Sâsân’ın Efes’i (Ephese) alması (Ekim 1305); 
Türk Melek İsaak’ın imparatorluk lehine davranması (Ekim 1305);
İzzeddin’in bir akrabasıyla evlenen Melek İsaak’la II. Andronikos arasındaki antlaşma (Temmuz 1306); 
Katalanlar tarafından Melek İsaak’ın ihanetinin ortaya çıkartılması ve onun idam edilişi (1306 sonbaharı); 
Türkler’in İznik yakınındaki Trikokkia Kalesi’ni zaptı (1307 ilkbaharı).


Eserin on üç nüshası bilinmektedir. Bunların büyük bir kısmı birbiriyle uyum göstermekle birlikte zaman zaman farklılıklar da görülür. Bu yazmalardan üçü Pachymeres’in eserinin basımında ve değerlendirilmesinde esas alınmıştır (bunlar Monecensis graecus 442, Vaticanus Berberinianus graecus 198 ve Vaticanus Berberinianus graecus 203 numaralarıyla Vatikan’da muhafaza edilmektedir). 


Özellikle sonuncu yazma, P. Poussines’in 1666’da Roma’da Pachymeres’in eserinin ilk altı bölümünü kapsayan kitabına ve 1669 yılında yayımladığı, Pachymeres’in yedi ve on üçüncü kitaplarını kapsayan bölümlerini ihtiva eden eserine temel teşkil etmiştir. Poussines’in neşrettiği Pachymeres’in bu eseri 1729’da Venedik külliyatı içinde XIII. cilt olarak yeniden yayımlanmıştır. Poussines bu çalışmasında her zaman Grekçe el yazmasının metnine sadık kalmamış, Venetus Marcianus graecus 404’te bulunan, Pachymeres’in eserinin daha basit bir Yunanca ile yazılmış özeti olan yazmayı da sık sık kullanmıştır. 


Poussines’in çalışması, 1835 yılında I. Bekker’in desteğiyle Bonn külliyatı içinde iki cilt halinde yeniden basılmıştır. Bekker bu yayımda Roma baskısında görülen imlâ hatalarının bir kısmını düzeltmiş, ancak çeviriden kaynaklanan hataları düzeltmeden bırakmıştır. Buna rağmen Bonn baskısı, Pachymeres’in eserinin 1666-1669 ve 1729 yayımlarından sonra gerçek anlamda ikinci baskı olarak kabul edilmelidir. 


Eser, 1865 yılında J. P. Migne’nin Paris’te neşrettiği Patrologiae Cursus Completus: Series Graeco-Latina içinde 143 ve 144. ciltler halinde Bekker’in Bonn baskısını esas alarak bir defa daha yayımlanmıştır. 


P. Poussines’in neşrini esas alan L. Cousin kitabı Fransızca’ya (Historie de Constantinople depuis le règne de l’ancien Justin jusqu’à la fin de l’empire, VI. l’Historie des empereurs Michel et Andronique, écrite par Pachymere, Paris 1685), A. Karpov da Rusça’ya (Georgija Pachimera Istorija o Michail i Andronik Paleologach trinacat knig. I. Carstvovanie Michaila Paleologa [1255-1282], St. Petersbourg 1862) çevirmiştir. 


Pachymeres’in eserinin yayımları ve çevirileri Poussines’in yaptığı yayıma dayandığından onun yaptığı hatalar ve açıklamalar daha sonra modern tarihçiler tarafından pek çok keyfî yorumun yapılmasına ve tarihî muhtevanın bozulmasına sebep olmuştur (Beldiceanu-Steinherr, XXXII [2000], s. 425-434).


Eserin modern bir edisyonu Vatikan, Paris, Tübingen ve Atina gibi şehirlerin kütüphanelerinde muhafaza edilen, 1308-1650 yılları arasında istinsah edilmiş on yedi yazma üzerinde karşılaştırmalı çalışma yapılmak ve Vaticanus Berberinianus graecus 203 nüshası temel alınmak suretiyle Vitalien Laurent ve Albert Failler tarafından gerçekleştirilmiştir (Pachymérès, Relation historiques [ed. Albert Failler], I-II, Paris 1984-2000 [Corpus Fontium Historiae Byzantinae XXIV: 1-2, Series Parisiensis]). 


Pachymeres’in eserinin metni bu son baskıda dört cilt halinde yayımlanmış, V. ciltte indeksi verilmiştir. İlk dört ciltte orijinal Yunanca metin tek numaralı sayfalarda gösterilirken Fransızca çevirisi çift numaralı sayfalarda yer almıştır. Bu yayımın orijinal yazmaları karşılaştırmanın dışında diğer bir özelliği, Pachymeres’in olayları anlatırken sürekli biçimde hikâyesini keserek geriye dönük olaylar hakkında bilgi verme alışkanlığından kaynaklanan ve modern araştırmacılara olayların kronolojisini tesbitte zorluk çıkaran unsurların diğer tarihî kaynaklara dayanılarak dipnotlarla açıklanmış olmasıdır.


Doç.Dr.Levent Kayapınar  


BİBLİYOGRAFYA:

I. Bekkerus, Georgh Pachymeris de Michaelle et Andronico Palaelogis, Bonn 1835, I-II; J. P. Migne, Patrologiae Curcus Completus, series Graeco, Paris 1857-66; a.e., series Latina, Paris 1844-1855; K. Krumbacher, Geschichte der Byzantinischen Litteratur, München 1897, s. 288-291; M. E. Colonna, Gli Storici Bizantini dal IV al XV Secolo, Napoli 1956, s. 93-95; G. Moravcsik, Byzantinoturcica, Berlin 1958, I, 280-282; I. E. Karagiannopoulos, Pegai tes Byzantines Historias, Thessalonike 1970, s. 333-334; A. M. T., “Pachymeres, George”, The Oxford Dictionary of Byzantium (ed. A. P. Kazhdan v.dğr.), New York 1991, III, 1550; I. Beldiceanu-Steinherr, “Pachymères et les sources orientales”, Turcica, XXXII, Paris 2000, s. 425-434.
















_____________________
_____________________








KOBAN KÜLTÜRÜ KAFKAS DEĞİL KİMMER VE SAKA KÜLTÜRÜDÜR.








22-26 Haziran 1959 tarihinde, Nalçik şehrinde yapılan “Karaçay-Malkar Halkının Etnik Oluşumu” adlı sempozyumda varılan sonuca göre; Karaçay-Malkar Türklerinin etnik oluşumu, Bulgar, Alan, Kıpçak ve muhtelif Kafkas kabilelerinin birbirleriyle karışmasından meydana gelmiştir.


Kafkasya tarihi ve kültürü üzerine yaptığı çalışmalarıyla meşhur E.P. Alekseyeva bu etnik oluşumun, Karaçay-Malkarlıların bugün yaşadığı topraklarda XIII-XIV. yüzyıllarda tamamlandığını söylemekte, yukarıdaki Bulgar, Alan, Kıpçak ve Kafkas kabileleri dizisine bir de “Koban Kültürü”nü yaratan kavimleri eklemektedir. Bilindiği üzere “Koban Kültürü”nün yaratıcıları ise Kimmer ve Saka [İskit] gibi Proto-Türk kavimleridir [Hacilayev, 70:6; Mokayev, 76:87].


Proto-Türk kavimleri daha M.Ö. 5000 yıllarında Kafkasya coğrafyasıyla ilişki içerisinde olmuşlardır. Kimmer, Saka, Hun, Bulgar,  Alan, Hazar ve Kıpçak gibi eski Türk kavimleri çok eski tarihlerden itibaren Kafkasya coğrafyasını binlerce yıl hakimiyet altında tutmuşlardır. Bununla birlikte, Araplar VIII. yüzyılda Kafkasya‟yı fethederek İtil ırmağı ötesine kadar ulaşmışlar, fakat Bizans ve Hazar direnişi karşısında geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Bu arada Ermeni ve Gürcü krallıkları genişlemiş ve İranlıların bölgedeki etkinliği artmıştır. Sonraları Oğuzlar ve dolayısıyla Selçuklu Türkleri Kafkasya‟ya gelmiş, nihayet XIII. yüzyılda Moğollar Kafkasya‟yı ele geçirmişlerdir. Fakat Moğollar kendilerinden hem daha fazla nüfusa sahip ve hem de askeri bakımdan daha üstün özellikleri olan Türklere bağımlı kalmışlardır. Dolayısıyla kendilerinden sonra ortaya çıkan devletler de hep Türk asıllı olmuşlardır [Henze, 85:3].







Kimmerler ve Sakalar


Eskiçağ tarihinde “Bozkır Göçebeleri”nin yaratmış oldukları “Atlı Kavimler Medeniyeti” veya “Bozkır Kurgan Kültürü”nün sahipleri, Kafkasya coğrafyasındaki Türk varlığının başlangıcını oluşturmaları bakımından büyük önem arz etmektedir. Bozkır Kurgan kültürünün sahipleri olan Proto-Türk kavimleri, Kafkasya‟ya geldikleri zaman burada dağ eteklerinde yaşayan yerli kavimlerle karışarak “Maykop” ve “Koban” kültürlerini oluşturmuşlardır. Bu kültürün önemli özelliği ise kurgan tipi mezarlardır. 

Bilindiği gibi kurgan tipi mezarlar Türk kavimlerinin en eski mezar biçimini yansıtırlar. Kurgan tipi mezar kültürü en eski çağlardan M.S. XVIII. yüzyıla kadar Türk kavimlerinde muhafaza edilmiştir. Kafkasya‟da “Kurgan Kültürü”nü yaratan Proto-Türk kavimlerine yani Kimmer ve Sakalara ait ortaya çıkarılan arkeolojik bulgular Türk kavimlerinin çok eski çağlardan beri bu coğrafyada yaşadıklarını göstermektedir. Bu arkeolojik bulguların en açık örneği, M.Ö. IV. bin‟den kaldığı sanılan “Nalçik Mezarlığı”dır. Bu mezarlık Zatişye bölgesindedir. 

Bu mezarlıkta tespit edilen bulgulardan, Kafkasyalı yerli kavimler ile Kurgan Kültürü sahiplerinin birbirleriyle yakın ilişkilerde bulundukları anlaşılmaktadır. Malkar‟da Bıllım köyü yakınlarında, Krasnodar bölgesinde ve Karaçay‟da Kelermeskiy, Novolabinskiy, Zubovskiy köyleri ile Cögetey şehri yakınlarında, Çeçen-İnguş topraklarında Mekenskiy köyü yakınında, Kabardey‟de Akbaş ve Kişpek köyleri yakınlarında Kurgan Kültürü sahiplerinden kalma eski arkeolojik kalıntıların sayısı oldukça fazladır [Mızılanı, 93/3:15; Miziyev, 94:23-24].


Bozkır Kurgan Kültürü sahiplerinin büyük bir kısmı, M.Ö. II. bin başlarından, M.Ö. VIII. yüzyıla kadar Karadenizin kuzeyinde ve Kafkasya coğrafyasında yaşamışlar ve tarihte “Kimmerler” adıyla tanınmışlardır. Kimmerlerin tarihi ve etnik kökeni meselesi, İskit araştırmaları ile ortaya çıkmış ve buna paralel olarak gelişmiştir. İskitler üzerine yapılan araştırmalar sırasında, XVII. yüzyılın çeyreğinde, Sibirya‟daki kurganlarda çok kıymetli altın eserler bulunmuştur. Bu olayı takiben, Sibirya ve Güney Rusya‟da tesadüfen bulunan benzer şekilli buluntuların, bir zamanlar Avrasya bozkırlarında yaşamış olan göçebelerle bağlantılı olduğu anlaşılmıştır. “Göçebe-Hayvan Üslubu” adıyla tanımlanan bu çok zengin arkeolojik materyal “Bozkır Kurgan Kültürü”nün tipik bir kültür ürünlerinden başlıca ana grubunu oluşturmaktadır [Tarhan, 79: 355-356].



Kimmerlere izafe edilen, Bakır ve Bronz çağlara ait bu zengin materyaller, kuzeyde Kiev civarındaki ormanlık alandan, batıda Podolia bölgesi ve doğuda Urallara kadar uzanan geniş bozkır kuşağına yayılmıştır. Ayrıca, merkezî Kafkasya yaylaklarını kapsayan Koban bölgesi de bu alana dahildir. Bu bölgedeki buluntular, Güney Rusya Bronz Çağı formlarına bağlı bir durum göstermekle birlikte kısmen özel bir bölüm teşkil etmektedirler [Tarhan, 79:359]. Kuzey Kafkasya‟da yapılan arkeoloji çalışmalarında Kimmerlere ait avcılıkla ilgili eşyalar, silahlar, bakır ve tunçtan yapılmış oraklar bulunmuştur. Bunların büyük bir kısmı da günümüzde Karaçay Türklerinin yoğun olarak yaşadığı Kartcurt, Uçkulan, Teberdi, İndiş ve Sarıtüz köylerinde ortaya çıkarılmıştır [Miziyev, 94:32, 95].


Yine, Kimmerlerin M.Ö. 1800-1700 yıllarından M.Ö. XIII. yüzyıla kadar devam eden yayılma süreci dönemine tesadüf eden “Katakomb Mezar” ve “Koban Kurgan”ları da Kimmerlere ait arkeolojik eserlerdir. Katakomb Mezar kültürü doğuda Volga, batıda Dneper, güneyde ise  Azak denizi ile sınırlanmış geniş bir bozkır kuşağında görülmektedir. Buralarda ortaya çıkarılan arkeolojik materyaller tamamen Koban Kurganları ile bağlantılıdır. Mezarlardan çıkarılan bütün buluntular Katakomb Kültürünü yaratan bozkır sakinlerinin “Pastoral” yani “Göçebe-Çoban” bir hayat tarzı ile yerleşik ziraat arası bir hayatı sürdürdüklerini göstermektedir. Fakat bu hayat tarzı, icabında hayvanlarına ot bulmak için çeşitli yörelere göç eden çobanlara kışlak veya konak vazifesi gören bir yerleşikliktir. Yani bu merkezler, klasik anlamda yerleşik kültür iskanlarından farklıdır [Tarhan, 79:359-361].



M.Ö. XII-VII. yüzyıllar arasında, Kuzey Kafkasya‟nın merkezi kısımlarında “Koban Kültürü” oluşmuştur. Kuzey Osetya Cumhuriyetinin “Koban” köyünde ortaya çıkarılan arkeolojik buluntuların yansıttığı kültüre, bu köyün adı dolayısıyla “Koban Kültürü” adı verilmiştir. Burada bulunan arkeolojik malzemenin Koban kültürünün M.Ö. VII-VI. yüzyıl dönemlerine ait olduğu sanılmaktadır [Alekseyeva, 93:5]. Kafkasya‟da Terek ırmağı civarındaki Pyatigorsk [Beştav] kurganları [M.Ö. 1200] ve Koban başındaki kalıntılar [M.Ö.1200-1000] da yine Kimmerlerden kalmıştır [Grousset, 80:22].


Öte yandan “Koban Kültürü” kavramı kimileri tarafından yanlış anlaşılmakta ve bu kavram bir kültür terimi şeklinde Kafkasya halklarının ortak bir kültür dairesi içerisinde oluşturdukları bugünkü Kafkasya kültürüne izafe edilerek yanılgıya düşülmektedir. Halbuki gerçekte ise “Koban Kültürü” ilmî bir terim olup adını Kuzey Osetya‟daki Koban köyünden almıştır. Yani aslî olan Kafkasya kültürü değil, Koban köyünde ortaya çıkarılan arkeolojik eserlerin yansıttığı kültürdür. Bu kültür ise bozkır insanlarının tipik savaşçı karakterlerini yansıtan Kimmer ve Saka kültürüdür.






Katakomb kültürü ile Koban kurganları birbirleriyle organik olarak bağlantılıdır. Öyle ki her iki gruptan elde edilen arkeolojik materyali birbirinden ayırmak imkansız gibidir. Bu nedenle de, her iki kültür grubu “Koban-Katakomb Kompleksi” olarak da adlandırılmaktadır. Koban kurganları, Kimmerlerin, Kafkaslar üzerine yayılmaya başladıklarını göstermektedir. Bu kültürün komşu çevre kültürleri üzerindeki etkileri dikkati çekmektedir. “Koban” ve “Kolkhidik” adıyla anılan kültürler, Kimmerlerin merkezi Kafkasya‟ya yayılan büyük kolunun temsilcisidirler. Çevre kültür üzerindeki etkileri dikkat çekicidir. Öte yandan, yerli Kafkas gelenekleri de Kimmerleri oldukça etkilemiştir. Kurganlardan elde edilen arkeolojik materyal çok zengin olup, bozkır insanlarının tipik savaşçı karakterlerini açıkça yansıtmaktadır [Tarhan, 79:361-362].


Kimmerler MÖ.VIII. yüzyılın son on yılında Karadeniz kuzeyindeki bozkırlarda meskun iken, Sakaların [İskitlerin] gelmesiyle buradan Kafkasya‟ya doğru yönelmişler, Derbent ve Daryal geçitlerini aşarak  Anadolu ve Mezopotamya topraklarına yayılmışlardır [Durmuş, 93:63; Lang, 97:65]. Sakaların [İskitlerin] baskısı sonucunda göç eden Kimmerlerden arta kalanlar kendileriyle akraba olan Sakalar tarafından izole edilmişler ve zamanla da onlarla kaynaşarak tarih sahnesinden silinmişlerdir [Tarhan, 79:365].


Kimmerlerin arasında Bulgar Türklerinin atalarının da yaşadığı ve hatta Kimmerlerin tamamiyle doğrudan Bulgar Türklerinin ataları olduğu hakkında görüşler vardır. Sözgelimi Prokopius, Kimmerleri doğrudan Bulgarların ceddi olarak gösterir. İran-Hazar rivayetleri de Bulgarların ceddi olarak “Kimarî”den [Kimmer] bahseder [Kırzıoğlu, 53:66]. 


“Mücmel el-tavarih”te Yafes‟in yedinci oğlu “Kemari”nin [Kimmer] Bulgarların babası olduğu yazılıdır [Şeşen, 85:30]. Macar mitolojisinde, “Vaktiyle Kimmer kralının Kutirgur ve Utirgur adlı iki oğlu varmış” şeklinde Kimmerlerin Kutirgur ve Utirgurların [Bulgarların] ataları olduğu ifade edilmektedir [Ögel, 71:579]. Bulgarların yakın akrabası Hazar Türklerinin Hakanları da kendi cedlerini sırasıyla “Nuh-Yafes-Kimmer-Togarma” şeklinde göstermişlerdir. Kimmer‟in oğlu Togarma ise bütün Türklerin atası sayılmaktadır [Ögel, 71:376].


Asur kaynaklarında “Aşguzai”, eski Yunan kaynaklarında “Skyth”, Çin kaynaklarında “Sai~Sak” ve Pers kaynaklarında “Saka” şeklinde anılan Sakalar [İskitler] Proto-Türk kavimlerin en önemli kolunu teşkil ederler. Sakalar da aynen Kimmerler gibi, Türkler dışında akla hayale gelebilecek her milletle soydaş gösterilmiştir. Bununla birlikte, Sakalar üzerine yapılan araştırmalar Kimmerlere göre çok daha ileri safhadadır. Bütün karşıt hipotezlere rağmen Sakaların kökenleri Orta  Asya‟ya bağlanmakta ve Sakaların Türk kökenli oldukları kabul edilmektedir. Arkeolojik materyal ve yazılı kaynaklar bu tezin ana dayanak noktalarını oluşturmakta ve diğer görüşleri objektif bir şekilde bertaraf etmektedir [Tarhan, 79:358].


Sakaların etnik kökeni hakkındaki görüşler genel olarak üç grupta toplanmaktadır. Birinci grupta yer alan Avrupalı bilim adamları, Sakaların İranî bir kavim olduğunu kabul ederler. Bunların görüşü temelde Sakalar ile Perslerin akraba kavimler olduğu şeklindedir. Fakat, Sakalar gerçekten de İranî bir kavim olsaydı ve Perslerle bir akrabalıkları bulunsaydı; Sakaları çok iyi tanıyan Persler eski kitabelerinde Sakalardan yabancı ve düşman bir kavim şeklinde söz etmez ve Türk-İran savaşlarını anlatan Şehname‟de Alp Er Tonga‟dan Saka~Turan Hükümdarı şeklinde bahsetmezlerdi.


İkinci grupta yer alan Rus bilim adamları ise Sakaların Slav kökenli bir kavim olduğunu ileri sürmektedirler. Bu görüşü savunanların başında İ.E. Zabelin gelmektedir. Halbuki, Herodotos ve Hippokrates‟in eserlerinde Sakaların Slav kökenli olduklarıyla ilgili tek bir söz dahi geçmezken, İ.E. Zabelin ve diğer Rus tarihçiler, Sakalardan sanki Slav kökenli bir kavim olduğu ispatlanmış gibi söz etmektedirler.


Üçüncü grupta yer alan Avrupalı ve Türk bilim adamlarının görüşleri ise Sakaların Ural-Altay kökenli bir kavim olduğu yönündedir. Bu görüşü ortaya ilk atan B.G. Niebuhr olmuştur. B.G. Niebuhr “Herodotos Tarihi”ni tarafsız bir yöntemle inceledikten sonra Sakaların Türk veya Moğol kökenli bir kavim olabileceğini ileri sürmüştür. Dayandığı esaslar ise başta Saka dili ile Türk-Moğol dili arasındaki paralellikler ve Saka hayat tarzı ile muhtelif Türk-Moğol kabilelerinin hayat tarzı arasındaki benzerliklerdir. B.G. Niebuhr dışında G. Grote,K. Neumann, G. Nagy, G. Kuun, E. Minns, O. Franke, E. Meyer, G. Huntingford, Z.V. Togan, S.M. Arsal, Y.Öztuna, M.F.Kırzıoğlu ve daha birçok tarihçi Sakaların Türk kökenli bir kavim olduğunu kabul etmektedirler [Durmuş, 93:41-43].


Herodotos Tarihi‟nde, Sakaların aslen Orta Asyalı göçebe bir kavim olduğu ve Massagetlerle [Hunlarla] yaptıkları savaştan yenik çıktıktan sonra Kimmerlerin yaşadığı yerlere geldikleri anlatılmaktadır [Herodotos, 91:196]. Hippokrates‟in Sakaların hayat tarzı hakkında verdiği bilgiler ise Sakaların Türklüğü konusunda şüpheye yer bırakmamaktadır: “İskitler [Sakalar] göçebedirler. Sabit bir ikametgahları yoktur. Bunlar dört yahut altı tekerlekli arabalar içinde otururlar. Arabalarının dört bir yanı ve üstü keçe ile kaplanmıştır. Bu evler yağmura, kara ve rüzgara karşı dayanıklıdırlar. Arabaların bazılarını iki çift, bazılarını ise üç çift öküz çeker. Bu arabalarda kadınlar ve çocuklar birlikte yaşarlar Erkekler ise at üstünde onların yanında giderler. Bunları koyun, sığır ve at sürüleri izler. Bir yerde hayvanlarına ot bulabildikleri sürece kalırlar. Otların hepsi bitince başka yere giderler. İskitler [Sakalar] pişmiş et yerler ve kısrak sütü içerler. Bu sütten bir de hippage denilen bir peynir yaparlar. Onların adetleri ve hayat tarzları böyledir” [Durmuş, 93:151].


Sakaların etnik kökeni hakkında “Codex Cumanicus” adlı eserde önemli bilgiler verilmektedir: “İskitlerin [Sakaların] adı çok eski zamanlardan beri kollektif olmuştur. İskit adı verilen kavmin, bir zamanlar Hyperborei denilen bölgelerden, İranî halkların yaşadığı ülkelere kadar geniş bir alana yayılmış olan Turanîler [Türkler] olduğu ortaya çıkmıştır. Pers destanı Şehname‟de Turanlılar ile İranlıların çok eski ve kanlı savaşlarının hatırası hala korunmaktadır. Artık belgelerin çokluğu İskitlerin kollektif adının farklı Türk boylarını içerdiğini açıkça göstermektedir. Son zamanlar  da Grek yazarları da İskitlerin Türk olduklarını açıkça söylemektedirler” [Durmuş:93:135].


Karaçay-Malkar Türklerinde de, Sakalara ait birtakım dil ve kültür unsurları halen yaşamaktadır. Sözgelimi, Herodotos eserinde Sakaların “Tabiti” adında bir ocak tanrıçasını kutsadıklarından bahsetmektedir [Herodotos,91:208]. Aynı şekilde, Karaçay-Malkar Türklerinin eski pagan inançlarında da “Tabıt~Tabut” adında bir ocak tanrıçası vardır. Karaçay-Malkar Türklerindeki “Tabıt” adındaki ocak tanrıçası inancının Saka kültüründen miras kaldığı aşikardır.







Adilhan Adiloğlu - Karaçay-Malkar Türkleri



______________________

ek:



“Koban Kültürü”nün yaratıcıları Kimmer ve Saka (İskit) 
gibi Proto-Türk kavimleridir."




M.Ö. II. yüzyılda, tarih sahnesine İskitlerin mirasçıları, Hun-Bulgarlar ve Sarmatlar çıkmaktadır. İskit yıkılması ile Karaçay Malkarlıların etnik oluşumlarının ikinci safhası da tamamlanmış oluyor.




Kuzey Kafkasya’daki ortaçağ katakomblarının kime ait olduğu meselesi, şu ana kadar pek az incelenmiştir. Birçok bilim adamı, hiçbir mesnet ve delil göstermeden onların Pers dilli kabilelere ait oludğunu ileri sürmüştür, ama HUN-TÜRKLERİN defin şeklinin katakomb olduğu bilinmektedir. Yeni verileri de göz önünde bulundurmak gerekir. 

Yukarı Kuban’ın yeraltı galerilerinde çok sık olarak eski Türk Runik yazıtları bulunmaktadır. Bu konuya ilk olarak 1963 yılında U.B.Aliyev, A.C.Bauçiyev, K.T.Laypanov, M.A.Habiçyev (Aliyev ve diğerleri,1963) değinmiştir. Karaçay ve Balkarya’da bulunan eski runik yazıtların metinlerini ve aynı şekilde Avrupa’nın diğer bölgelerindeki metinleri dil bilimcileri M.A.Habiçyev (1979-1972-1987) ve S.Y.Bayçorov (1989) incelemişlerdir.




.... Heredot'un yazdığına göre, İskit tapınaklarının birinde Tabiti adında bir ilahe de varmış ve o ateşin ve aile ocağının koruyucusu sayılırmış. Tanınmış Karaçay-Balkar alimi Miziyev, bununla ilgili , Karaçay-Balkar kadınları yakın zamanlara kadar ateşin ve aile ocağının koruyucusu sayılan Tobadıya ibadet etmişlerdir, diye yazar.



Kafkasya aile damgaları ve Karaçay-Malkar'da Türk Damgaları




"Artahır havart tiz havartsi" 
Karaçay-Balkar dilinde ise : "Artahır haparını tiz haparçi (Hapartsı) ; eski Türkçeden çevirisi : "Hikayeci, hikayenin son bölümüne geç" ya da "Son hikayeyi anlat, hikayeci"




Tıpkı çirkin olarak tasvir edilen demirci mucit Pelasg Hephaistos gibi, tıpkı Karaçay-Malkar (Balkar) Nart destanındaki Debet gibi...Destanlarda Debet’in Yer Tanrısı ile Gök Tanrısının oğlu olduğu, Satanay Biyçe’nin annesinin ay, babasının güneş olduğu, Örüzmek’in gökten düşen bir kuyruklu yıldızın içinden çıkarak, Kurt Sütü içerek büyüdüğü, Sosurka’nın granit bir kayadan doğduğu anlatılmaktadır".......ve tüm bunlar Apollo - Artemis - Kurt - anlatımlarıyla benzeşir.








MÖ.7.yy - link