Translate

28 Şubat 2015 Cumartesi

Tarih (ve Bilim) Sümer’de Başlar ...







Tarihi bilgiler Türk (veya daha geniş anlamda Turan) uygarlığının en az 8 bin yıllık olduğuna işaret etmektedir. Bunun bir göstergesi de Anadolu, Türkistan ve bazı Amerika yerlilerinin mimari, giyim, mutfak gibi alanlarda çok sayıda benzerliklere sahip olmasıdır. Rahmetli Prof. Dr. Asım Barut ile 1991 yılında sohbetimizde bu benzerlikleri ziyaret ettiği Kızılderili köylerinde şahsen müşahide ettiğini söylemişti. Bayrağımızda mevcut olan Ay-Yıldız simgesi en az beş bin yıllık tarihe sahiptir .

Günümüzde büyük kısmı çölleşmiş durumda olan Türkistan (Orta Asya ve Merkezi Asya) 7-8 bin yıl önce yeşillik idi. Türkistan çöllerinde neredeyse sonsuz sayıda arkeolojik kalıntı mevcuttur (hatırlayalım ki Sümer ile ilgili ilk arkeolojik buluntular 19.yüzyılın ikinci yarısına rastlıyor).


Sovyet (Rus) Türkistan’ında yeterince olmasa da belli düzeyde arkeolojik araştırma yapılırken, Çin Türkistan’ında sistemli araştırma yok denecek düzeydedir. Batı Türkistan’da bulunan arkeolojik kalıntıların çoğu 20.yüzyılın ortalarında Orta Asya’da suvarma sisteminin kurulması nedeniyle yapılan uçaktan arazi çekimleri sırasında ortaya çıktı.


İlginçtir ki 3-4 bin yıl bundan önce oluşturulan suvarma sistemi 20.yüzyıl bilimi açısından da optimum yapıya sahipti (Sovyet döneminde kurulan kanalların büyük kısmı eski kanallara paraleldir). Doğu Türkistan’da rastlantı sonucu bulunan mumyalar en az Mısır’da bulunanlar kadar kadim olmakla birlikte onlardan daha iyi durumdadır.


Kırgızistan dağlarında ormanların içinde 3-4 bin yıl bundan önceye ait kentlerin kalıntıları bulunmuş. Türkistan’da yapılacak sistemli araştırmaların insanlık tarihine ışık tutacak bilgiler sağlayacağından emin olabiliriz. Bunun dolaylı bir göstergesi de bir çok mitolojik kaynağın Takla-Mekan ve çevresini kutsal mekan saymasıdır (Şambala, Arhat ülkesi ve b).


Atatürk’ün Sümer-Türk bağlantısı konusunda haklı olduğu 20.yüzyılın son çeyreğinde gösterildi (zaten Sümer uygarlığını bulan bilim adamları bu bağlantıya işaret etmişlerdi).


Oljas Süleymenov’un 1975 yılında yayınlanan “Az i Ya” kitabı bu doğrultuda en önemli aşamalardan birini teşkil etti. Hakkın rahmetine kavuşmuş Prof. Dr. Aydın Mamedov ve Prof. Dr. Osman Nedim Tuna’nın araştırmaları Sümer’ce ile Türkçe’nin en azından derin kültürel etkileşimde olduğunu ispatlamıştır. Sümerlerin beşeriyet tarihine belirleyici katkılarda bulunduğu tüm dünya tarafından kabul görmüştür.


Bu katkılardan bazıları:

• İlk (bilinen) yazı
• İlk (bilinen) bilim alanları: tıp, astronomi, matematik
• İlk (bilinen) edebiyat eserleri: Bilgameş (Gılgamış) destanı ve vb.

Ellinlere (Greklere) atfedilen bilgilerin büyük çoğunluğu Sümer döneminde biliniyordu ve Mısır üzerinden Ellinlerce alınmıştı.


Mesela, Pisagor teoremi Pisagor’dan iki bin yıl önce yazılan Sümer tabletinde mevcuttur. Grek uygarlığının temeli Mısır’a, Anadolu’ya ve özellikle de Girit uygarlığına dayanmaktadır. Ellin öncesi bin yıllarda Sümer-Hatti-Girit üçgeninde etkin durumda olan toplumların dili bizim dilimiz gibi eklemeli yapıya sahipti!


Günümüzden 5-6 bin yıl önce Ortadoğu’da en parlak dönemini yaşayan Sümerler 4 bin yıl bundan önce Samilerin baskısı ile Mezopotamya’yı terk etmeye zorlandılar.


Sümerlerin nereden geldiği konusunda farklı varsayımlar olmakla birlikte, Sümerlerin nereye gittiği bellidir: arkeolojik kalıntılara göre çoğunlukla Doğu Anadolu ve Azerbaycan’a göç eden Sümerlerin bir kısmı Hazarın güneyinden diğer bir kısmı Hazarın kuzeyinden Türkistan’a yöneldiler.


Anadolu ve Azerbaycan’dan aynı istikamette ikinci zorunlu göçü Makedonyalı İskender zamanında baş verdi.


Sümer-Hatti-Girit döneminden yaklaşık bin yıl sonra İskit dönemi başlıyor. Bu arada Elam, Hurrit, Turukka, Gutlar ve eklemeli dilde konuşan diğer toplumların tarihi Türk tarihçilerinin araştırmalarını bekliyor.









İskitlere gelince, onlar Kuzey Karadeniz’den Altaylara dek Avrasya’nın büyük kısmında yüksek düzeyde bir uygarlık kurmuşlardı. Milattan önce 7.-6.yüzyıllarda Doğu Anadolu ve Azerbaycan arazisinde mevcut olan İşkuz (İç-Oğuz?, Sami dillerinde Oğuzlar ‘Kuz’ adı ile geçiyor) devleti ile ilgili tarihçilerimizin yazdığı kaç makale var?


Kuzey Karadeniz (ve kısmen İran) İskitlerinden farklı olarak Türkistan ve Sibirya İskitleri çok az araştırılmıştır. Tuva’da bulunan Hakan Kurganları Vadisi Arjan ile ilgili bazı bilgiler:


• Arjan vadisinde İskit dönemine ait çok sayıda kurgan bulunmaktadır. Maalesef, bunların bir çoğu yağmalanmış durumdadır.


• 1970’lerde Prof. Dr. Gryaznov’un önderliğinde kazılan ve milattan önce 8.yüzyıla ait Arjan-1 kurganı kısmen korunmuş durumdadır. Bu kurganda bulunan eşyalarda İskit Triadası (Üçlüsü) adlandırılan özelliklerin hepsi mevcuttur .


Böylece, İskitlerin Türk olduğu ispatlanmıştır.


• 1999-2002 yıllarında Alman ve Rus bilim adamları tarafından kazılan ve milattan önce 6.-5.yüzyıllara ait Arjan-2 kurganı tam korunmuş durumdadır. Burada yüzlerce altın eşya bulunmuştur.


Böylece, Greklerin İskit kültürüne önemli etkisi olmadığı ispatlanmıştır.




Prof. Dr. Saleh SULTANSOY

Gazi Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Fizik Bölümü
Azerbaycan Elmler Akademiyası, Fizika İnstitutu


Arzhan/Arjan Kurganı Zaman Yolcusu programı






* * *




MÖ.17.yy Sumer- Öklid'ten önceki dönem



PYTHAGORAS KİMDİR?




Pythagoras Samos’un yönetimini elinde tutan zalim Polycrates döneminde 20 li yaşlarda Mısır’a gitti. 

Pythagoras Mısır’da çok sayıda tapınağı ziyaret etti. Fravun Amasis Pythagoras’ı Memfis rahiplerine tavsiye etti. Albert Champdor’un (2006) da basılan “Mısır’ın Ölüler Kitabı, sayfa 29 ”da Pythagoras’ın yaşamı hakkında “ Pythagoras, Mısır’da mabetlere büyük bir çalışma isteği ile devam etti. İ lişkisi olan rahiplerin hayranlık ve sevgisini kazandı. Hiçbir sözlü öğretiyi boşlamadan, her şeyi çok çalışarak öğrendi. Rahiplerden sahip oldukları bilgeliği öğrenip yararlandı. Mısır’ın mabedlerinde kalıp 20 yıl boyunca tanrıların ayinlerinde ezotorik bilgilere sahip olarak inisiye oldu.” denilmektedir. 

Eski Mısır, Yukarı ve Aşağı Mısır olarak bilinen iki kırallığa bölünmüştü. Pythagoras, Heliopolis, Memphis ve Thebes’teki tüm önemli tapınaklar arasında mekik dokuyarak rahiplerle birlikte ayinlerin aktif bir parçası oldu, tapınaklarda görev almayı reddetmesine karşın hermetik uygulamanın en eski, kutsal ve saygın merkezi Thebes’te (Aşağı Mısır’da) giriş için gerekli dinsel törenleri tamamladıktan sonra ilk yabancı kişi olarak rahipliğe kabul edildi. 

M.Ö. 525 te Pers Kralı II.Cambyses Mısır’ı istila etti. Pythagoras esir alındı ve savaş esiri olarak Babil’e götürüldü. Babil o dönemde Dünya’nın o yöresindeki en kültürlü ve en büyük şehirdi. Babil de ne kadar kaldığı tam bilinmemektedir. Mezepotamya, o dönemin en büyük matematikçilerini barındırmakla ünlüydü. Orada Babil’lilerden aritmetik, müzik ve diğer matematiksel bilimlerde öğrendikleriyle mükemmelliğin zirvesine ulaştı.  Bölgede yapılan kazılarda elde edilen tabletlerden Mezopotamya’daki Sümer matematiğinin hem batı yönünde Roma’ya, hem de doğu yönünde Hindistan’a kadar yayıldığı görülmüştür. M.Ö. 522 de Polycrates’in öldürülmesi ve Pers kralı II.Cambyses’in de ölmesiyle Anadolu’nun batı kıyıları ve Samos adası Pers kralı Darius’un kontroluna geçti. Samos’a dönüş: 

Pythagoras’ın Babil’de ne zaman serbest bırakıdığına dair kesin bir kayıt olmamakla birlikte M.Ö. 520 civarında Babil’den Samos’a geri döndü. Samos bu tarihte de Pers kontrolu altındaydı. Bir süre sonra yarım çember denilen bir okul kurdu. Burada dünyayı görmüş, deneyimli, matematik bilen, felsefe çalışmış bir insan olarak çevresine öğrenci topladı. 

M.Ö. 518 dolayında öğrenci sayısının azlığı nedeniyle Samos’tan ayrılarak izleyenleriyle birlikte Güney İtalya’daki, doktorları ve koşucuları ile ünlü bir Yunan şehri olan Croton’a (şimdi Crotone) göç etti kendi etik kurallarına uygun matematik, astronomi, felsefe ve din ile ilgili okulunu kurdu. Din-bilimi ve matematik kombinasyonu Pythagoras ile başladı. 


Prof. Dr. Fikri AKDENİZ - PDF

Çukurova Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi 






The Impact of Notation Systems: From the Practical Knowledge of Surveyors to Babylonian Geometry



Mesopotamian proto-cuneiform and cuneiform clay tablets written in the time period from the invention of writing (around 3200 B. C.) to the development of Babylonian mathematics in the Old Babylonian period (around 1900–1600 B. C.) document the development from elementary spatial knowledge to an esoteric art of formulating complex geometrical problems and solving them using sophisticated arithmetical tools applied to geometrical intuition. It is evident that the spatial cognition under these circumstances differs considerably from what has been identified in non-literate cultures.

The representation of this new form in the documents of surveyors, school texts, and the problem-texts of Babylonian mathematics have been studied. It turned out that the emergence of the new kind of spatial cognition documented in these sources was primarily based on the growing knowledge of surveyors and the scholarly reflection on their means and practices.The resulting mental constructions remained implicit but can be partly reconstructed from the arithmetical operations of Babylonian mathematics.They turn out to show “non-Euclidian” peculiarities such as the neglect of the role of angles, resulting from the practices of surveyors which they reflect.


Peter Damerow,2008-2011 - link




Mathematics was another sphere in which the Babylonians excelled. Theoretical mathematics intrigued them and a large number of texts involving geometry and algebra of a quite sophisticated sort has been preserved. The theorems of Euclid and Pythagoras were already known in the Old Babylonian period.

As their civilization developed the Sumerians developed the need for a numerical system. They needed it for measurements and business transactions and for all the other requirements a civilized society has. From these beginnings Babylonian mathematics arose and was soon highly developed. The Sumerians and thus the Babylonians were one of the first peoples to have some fairly complex mathematics, some of which were not learned in parts of the world until recent centuries. Babylonian influence can still be clearly seen in such things as the measurement of time and degrees of angles.

The Babylonian numerical system was sexagesimal i.e. base sixty. This is why there are 60 minutes in an hour and 360 degrees in a circle. Strangely the Babylonians by the time of Hammurapi also had symbols for ten, one hundred and one thousand making their system part decimal. The Babylonians were very advanced for their time. They knew about square roots and completing the square and they knew the value of p quite accurately....link




The famous and controversial Plimpton 322 clay tablet, believed to date from around 1800 BC, suggests that the Babylonians may well have known the secret of right-angled triangles (that the square of the hypotenuse equals the sum of the square of the other two sides) many centuries before the Greek Pythagoras (570-495 BC). 

The tablet appears to list 15 perfect Pythagorean triangles with whole number sides, although some claim that they were merely academic exercises, and not deliberate manifestations of Pythagorean triples....link







* * * 




Sultansoy'un esas alanı Nükleer Fizik- Türkiye ve Toryum ile ilgili haberi



Saleh Sultansoy, ömrü bilim ve Türklük uğruna sıkıntılarla geçmiş bir bilim adamı. 
Öncelikle iyi bir Türk Milliyetçisi. Azerbaycan özgürlük mücadelesinin büyük ismi Elçibey’in yakın dostu ve dava arkadaşı. Sultansoy, Elçibey’in hem kendisine hem de fikirlerine yakınlığından dolayı ülkesini terk etmek zorunda kaldı.

Sultansoy’un iyi bir Türkçü olması ile atbaşı giden bir diğer özelliği birinci sınıf bir bilim adamı olmasıdır. Kendisi bırakın Türkiye’yi, dünyanın önemli Fizikçilerindendir. Uluslararası bilimsel indekslerde taranan yüzlerce makalenin sahibi ve 1997 yılından beri CERN’de çalışmalar yürütüyor. Sultansoy’un yaptığı işler Türk üniversitelerinin dikkatini çekmemiş olacak ki, Azerbaycan’dan Türkiye’ye hicreti sonrası çalıştığı önce Ankara ve daha sonra Gazi Üniversitesi ile sözleşmesi sona erdirilmişti. Neyse ki TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi hocaya kucağını açtı, çalışmalarını devam ettirme imkânı buldu.


Sultansoy, 1997 yılından beri çalıştığı CERN’e Türkiye’nin üye olması için çırpındı desek yeridir. Bu konuda sesini duyurmak için devlet yetkililerine mektuplar bile yazdı; ama bütün bu gayretler karşılıksız kaldı. Sırbistan ve Güney Kıbrıs’ın bile üyelik sürecinde olduğu CERN’den Türkiye 2012 yılında asil üyelik başvurusunu geri çekti. Geleceğin teknolojisine ortak olmak adına önemli bir çalışma olan CERN’e asil üyelik başvurusunun yüksek üyelik aidatı yüzünden engellendiği iddia edilmişti.


Anlaşıldığı gibi Saleh Sultansoy’un asıl çalışma alanı Türklüğe hizmet. Bunun aracı ise Nükleer Fizik olmuş. 
Hocanın son dönem dikkatimizi çekmek istediği konu ise zengin Toryum rezervlerimiz ve bu zenginliği “su akar Türk bakar” misali seyretmemiz. Hoca bu konuda şunu kafamıza sokmak istiyor: “Uranyum rezervimiz yok denecek kadar az, ama Toryum’da dünyanın en zengin ikinci ülkesiyiz. Toryum ile enerji üretimine başlarsak 20 yıl içerisinde dünyanın enerji haritasını değiştirebiliriz.”


Rakamlarla gidelim. Sadece Isparta ilimizde bulunan Çanaklı madeni kolay işlenebilen Torit minerali şeklinde 20 bin ton toryum rezervine sahip ve bu rezerv, 100 yıl boyunca elektrik enerjimizi temin edebilir. 
Hoca bunu nereden çıkartıyor? Şöyle bir hesabı önümüze koyuyor:  "1 GW'lık enerji için 3,5 milyon ton kömür veya 200 ton uranyum gerekiyor. Halbuki 1 ton toryumdan da bu enerji elde edilebilir.”

Yani… Eğer, bir gün yapabilseydik 57 GW'lık kurulu güce eşdeğer nükleer santralde, mevcut uranyum rezervimizle bu enerjiyi bir yılda üretemeden uranyumumuz bitecekti. Fakat Toryum rezervimiz böyle bir santralin ihtiyacını teorik olarak 13 bin yıl karşılayacak. “O nedenle” diyor Saleh hoca, “Türkiye'nin gelişmesini istiyorsak toryumdan enerji üreten santraller kurmalıyız”.


Toryum rezervleri yönünden zengin Hindistan bu konuda çalışmalarda önemli mesafeler katetti. Çin de bu konuda yoğun çalışmalar yapan ülkeler arasında. Saleh Hoca, bizim de bu çalışmalarda hızlanmamız gerektiğini işaret ediyor. Öncelikle yapmayı planladığımız nükleer santrallerin toryuma uyumlu olması gerektiğini, bunun yolunun ise hızlandırıcıdan geçtiğini vurguluyor.


Peki hızlandırıcı için neler yapmışız? 1997’den beri yürütülen “Türk hızlandırıcı kompleksi projesi”nin dört ana kısmından en önemli ikisi (Super-Charm Fabrikası ve GeV Enerjili Proton Hızlandırıcısı) ile ilgili çalışmalar bloke edilmiş. Super-Charm Fabrikası olmadan dünya biliminde söz sahibi olmamız, GeV olmadan Toryum rezervlerini kullanmamız mümkün değil.


Ülke yöneticilerine sesini bir türlü duyuramayan Saleh Hoca bu konuda her yolu deniyor. Devleti idare edenlere hitaben yazılmış mektuplar bunlardan. Hocanın bu mektupları ayakkabı kutuları ile uğraşan iktidarın ne kadar dikkatini çeker bilmiyorum ama tarihe not düşmek açısından önemli. Bu mektupları Akademisyenler Birliği’nin web sayfasında bulabilirsiniz.


Bir tarafta toryum, toryum, toryum diye Türkiye’nin elindeki fırsatı kaçırmaması için çırpınan bir bilim adamı diğer tarafta ise doğalgaz fetişizmi ile kendinden geçen bir ülke. 
Kim kazanacak? Bu sorunun cevabı, 2023 Türkiye’sinin dünyadaki yerini de belirleyecek…

İsmail Şahin, Yeniçağ,Ocak 2014








Atlasjet uçağı Isparta'da düştü: 57 ölü


Uçakta 6 bilimadamı vardı

Ölen yolcular arasında Süleyman Demirel Üniversitesi'nin davetlisi olarak, "fizik" konusunda konferans vermek üzere Boğaziçi ve Doğuş üniversitesinden gelen bilimadamları da bulunuyordu:


Boğaziçi Üniversitesi'nden Prof. Dr. Engin Arık, araştırma görevlisi Özgen Berkol Doğan, yüksek lisans öğrencisi Engin Abat ile Doğuş Üniversitesi'nden Prof. Dr. Şenel Fatma Boydağ, Doç. Dr. İskender Hikmet ve araştırma görevlisi Mustafa Fidan.


Prof. Dr. Engin Arık, European Organization for Nuclear Research 'taki (CERN) "Atlas Deneyi"nde çalışan bir bilim kadınıydı. Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Erhan Gülmez, Prof. Arık'ın Devlet Planlama Teşkilatı'nın düzenlediği "Türk Ulusal Hızlandırıcı Projesi"nde çalıştığını hatırlatarak, "Arık, kuvvetli bir bilim kadını, Türkiye platformunda, yurtdışındaki uluslararası laboratuvarlarda doktora öğrencisi yetiştiren birisiydi. Üzerinde çalıştığı projenin tamamlanmasıyla Nobel Ödülü alabilecek nitelikteydi" dedi.



Engin Arık kimdir?

İstanbul'da, 14 Ekim 1948'de doğan Prof. Dr. Arık, İstanbul Üniversitesi Fizik-Matematik Bölümü'nden 1969 yılında mezun olduktan sonra Pittsburgh Üniversitesi'nde fizik alanında master ve doktora yaptı. 
İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Teorik Fizik Kürsüsü'nde 1968-1969 yıllarında öğrenci asistanı olarak mesleğe başlayan Arık, 1969-1976 yılları arasında Pittsburgh Üniversitesi Fizik Bölümü'nde araştırma asistanı olarak görev yaptı.

Londra Üniversitesi'nde 1976-1979 yılları arasında araştırma görevlisi olarak çalışan Arık, 1979 yılında Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü'ne geçti. Arık, 1983 yılında Boğaziçi Üniversitesi'nden ayrılarak 2 yıl Control Data firmasında uzman olarak çalıştı. 
Viyana Üniversitesi'nde 1997-2000 yılları arasında görev alan Arık, 1985 yılından bu yana Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü'nde öğretim üyesi olarak görev yapıyordu.

Engin Arık, "Deneysel Yüksek Enerji Fiziği" alanında yaptığı çalışmalarla 1981 yılında doçent, 1988 yılında profesör oldu. Prof. Dr. Engin Arık, İsviçre'nin Cenevre kenti yakınlarında kurulu nükleer araştırma merkezi "European Organization for Nuclear Research (CERN)"deki 'Atlas Deneyi'nde çalışıyordu. 
Aynı bölümde öğretim üyeliği yapan Prof. Dr. Metin Arık ile evli olan Prof. Dr. Arık, iki çocuk annesiydi.






 "BİR KAZA" OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORSANIZ....
YANILIYORSUNUZ DERİM..!




KAYNAKLARIMIZI ,BAŞKALARI İÇİN DEĞİL,
KENDİ ÇIKARLARIMIZ İÇİN KULLANALIM ve
BİLİM ADAMLARIMIZA SAHİP ÇIKALIM.

SB.










ANADOLU'DA TÜRKLER VE IĞDIR TARİHİ





Tarih bilgisi ve bilinci, milletlerin bir arada ve siyasi birlik içinde yaşamasının önemli bir temel unsurudur. Bir millet ne kadar kendi tarihine vakıfsa, siyasi birlik ve hakimiyetini muhafaza ederek o kadar uzun yaşama avantajına sahiptir. Bunun içindir ki zamanımızın bütün devletleri tarih ve tarih araştırmalarına büyük önem vermektedirler.


Tarih yazan bir millet olan biz Türkler en eski ve en büyük tarihe sahip olmamıza rağmen, tarih araştırmalarına yeterli ilgiyi göstermiş olduğumuz pek söylenemez. Yabancılar tarafından, düşmanca bir tavırla, Türkler'in, Anadolu'daki varlığının işgalci gibi ifade edilmesi de bu eksiklikten kaynaklanmaktadır.


Genelde tarihçilerimizin 1071 Malazgirt Meydan Muharebesi'nin, Anadolu'nun Türkler tarafından fethi ve yurt yapılmasının başlangıcı olarak takdim edilmesi gibi eksik bir tarih anlayışı siyasi olarak, yabancılar tarafından Anadolu Türk varlığının eleştirilmesine kapı açmaktadır.


1071 tarihi gerçekte milli ve ananevi Türk Devleti'nin Anadolu'da siyasi hakimiyet olarak, bilinen başlangıcıdır. Türklerin Anadolu'daki varlığı ise M.Ö. 3.-4. binyıllara kadar uzanmaktadır.



...



Anadolu, özellikle de Doğu-Anadolu ve Güneydoğu-Anadolu bölgeleri, çok eski çağlardan beri, Türk varlığıyla tanınmış olup, Türkler'in kadim yurtlarıdır. Türkler'in buralarda binlerce yıldır tesirlerinin ve varlıklarının mevcudiyeti ilmi olarak ortaya konmuştur. Vatanımızın, doğudaki sınır taşı, (Oğuz-eli) Iğdır İli ve civarı (Sahat-Çukuru-Aras boyları) tarihin bilinen devirlerinden beri Türklerin öz vatanı olmuş ve bugüne kadar da özelliğini korumuştur, Türk tarihinin dünyaca kabul edilmiş otoritesi Z. Y. Togan:


"Türkler'in menşe'i bahismevzu olunca, gözler bugün dahi bunların ekseriyetinin yaşamakta olduğu Orta Asya'ya dikilir; fakat bu milletin ikinci büyük ve kuvvetli kütlesi, Ön Asya'da ve Karadeniz etrafında yaşamaktadır" (1) demektir.


Türkmenistan'ın başkenti Aşkabat yakınlarında "Anau" harabelerinde yapılan kazılar neticesinde, M.Ö. 4500, diğer bir iddiaya göre 9000 yıllarında yaşamış olan bir medeniyetin ortaya çıkışıyla ilgili olarak, Z. V. Togan şu görüşleri belirtmektedir: "Burası o devirlerdeki Ön Asya (Sumer ve Sus) ve Güney Asya'da (Hindistan'da, Sind nehri havzasında Mehenio-daro ve Harappa harabelerinde) ve Uzakdoğu'da (Çin'de, Yunnan vilayetinde, Yang-shao'da ve Mançuri'de) eserleri keşfolunan medeniyetler arasında bir vasıta, yahut onların ilk başlangıç merkezi, ocağı olmuştur" (2)


Birçok sahada yapılan araştırmalarında, Kağızman'ın Camışlı köyü yakınlarında "yazılıkaya" kayaaltı sığınağı ile Kurbanağa mağarasında, çok sayıda Ala Geyik, Dağ Keçileri, At, Öküz, Eşek ve İnsan figürleri ile av hayvanlarını yakalamak için kullanılan tuzak sahneleri bulunmuştur. Van bölgesinde geniş araştırmalar yapan, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Oktay Belli buralarda yüzlerce mağara resimleri keşfetmiştir. Adıyaman ile Malatya karayolu üzerindeki "Palanlı" kayaaltı sığınağının duvarlarında, Dağ-keçileri ile insan figürleri bulunmaktadır.


Erzurum yakınındaki "Cunni" mağarada da, resim ve amblemler bulunmuş, bunlara benzer olan, Kütahya yakınlarında Aizani tapınağındaki resimler de ortaya çıkmıştır. Güneyde, Filistin bölgesinde kayalar üzerinde yüzlerce resim bulunmaktadır. (3)


Azerbaycan'ın muhtelif yerlerinde ve Bakü yakınlarındaki Kobustan (Gobustan / Gob-istan=Gobu yeri) bölgesinde bir açıkhava müzesini andıran, kayalar üzerine çizilmiş dört bine yakın resim bulunmaktadır.


Anadolu ve Azerbaycan'ın çeşitli yerlerinde bulunan bu eserlerin benzerlerinin, son yıllarda Sibirya'nın muhtelif yerlerinde de ortaya çıkarıldığını belirten A. Erzen "Çok geniş bir coğrafi bölgeye yayılmış olmasına rağmen, şekil ve muhteva yönünden birbirinin benzeri olan bu resimlerin, eskiden, göçebe ve yarıgöçebe Türk boyları tarafından yapılmış oldukları bugün artık yerli ve yabancı bilim adamları tarafından kabul edilmiştir." demektedir. (4)


Türk göçebe (bozkır) medeniyetinin, eski dünyanın yerleşik, çiftçi topluluklarının, teşkilatsız bulunan medeniyetlerini teşkilatlandırarak, onlara siyasi ve askeri kudretin mahiyetini öğrenmek suretiyle, eserlerinin günümüze kadar intikal ettiği büyük medeniyetler kurmalarına sebep ve amil oldukları bilim adamları taraafından ispat edilmiştir. (5)  Z. V. Togan, "Önasyanın kadim tarihinin büyük alimi" dediği Fr. HOMMEL'in, Sümerler'i tamamiyle Türk kavmi saydığını belirterek, Hommel'den şu görüşleri naklediyor:


"Türk kavimlerinin en eski cedlerinden bir şube, M.Ö. 5000 senelerinde Orta Asya'daki anayurtlarından ayrılarak Önasya'ya gelmiş ve Sümerler'i teşkil etmiştir. Sümerler'in dillerinden kalan eserler, Türkçenin o eski zamanlarda ne gibi bir şekil arzettiğini bize gösteriyor." (6) demektedir.


Sümerler'den sonra (IV. binde) Orta Asya'dan Anadolu'ya gelen Subaru, Elam ve Hurriler'in de, Sümerler gibi esas itibariyle Türk kavimleri oldukları ilim alemince büyük ölçüde kabul görmektedir. Medler içinde de Turani kavimlerin önemli bir yer teşkil ettiği ve Urartulular (yukarı ülkeliler)'ın da Hurriler'in bir devamı olup, Turani menşeden geldikleri anlaşılmıştır.


Bu sahada geniş araştırmalar yapmış olan, Malkar-Karaçay Türkleri'nden kıymetli ilim,İsmail Mızı-Ulu (Miziyef), şunları yazar: "Önce Transkafkas ve Ön Asya için seciyevi olmayan kurganlar buradan Derbend ve gayri Kafkas geçitleri ile M.Ö. 3 bin yılında Azerbaycan'a (Üçtepe), Gürcistan'a (Bedeni), Ermenistan'a (Lçaşemi) ve Anadolu'ya geçmiştir.  Adıgeçen yerlerde, Koruktepe'de, Norsuntepe'de, Tepecik'de, Hatay [Antakya] eyaletinde, AMANUS Dağı eteğinde, Amuk Vadisi'nde, kurgan kültürünün önemli katları bellidir... Böylelikle yaptığımız araştırmalar, kurgan kültürünün yaratmış olan Prototürk'lerin M.Ö. 4 bin yılın sonunda 3.bin yılın başlangıcında Önasya'ya göç etmelerini göstermektedir. Bu göç etmeyi biz, Şumer (Somar) boylarının yer değiştirmesi ile izah anlatırız [ediyoruz]. Eski Türkler'in Şumer'ler (Azerbaycan ve Kafkas Türkleri "Sumer" adını "Şumer" şeklinde telaffuz ederler) ile arkeolojik, etnografik ve tarihi ilişkileri dil bilgileri ile, çok iyi uzlaşmaktadır. Sumer-Türk dil benzeyişleri barede [konusunda] tanınmış alimlerden Vinkler, Hommel, B. Qrozni, V. Struve ve başkaları çağdaş yazarlardan ise O. Süleymenov, B. Yusufov Aydın Memmetov, Osman Nedim Tuna yazmışlar" (7)


Ş. Günaltay da bu hususta: "Anadolu'nun en eski halkı M.Ö. IV. binde yaylaya (Anadolu) doğudan gelmiş oldukları gibi M.S. XI. yüzyılının ikinci yarısında Küçük Asya'ya giren Selçuklu Türkleri de bunların izleri üzerinden yürümüşlerdir" demektedir. Anadolu toprakları doğu ile batı arasında geçit olması ve hayvancılık yönünden fevkalede iklim şartlarına müsait bulunması sebebiyle, bugün olduğu gibi, eski çağlarda da stratejik öneme sahip olup, büyük devletlerin ve kavimlerin ilgi alanı içinde olmuştur.


Iğdır'da Yaycı (Yağcı), Gökçeli, Kültepe, Çölegert (Kara-Koyunlu Taşburun) gibi yerlerden çıkan arkeolojik eserler ve diğer yerlerde bulunan kadim tarihi buluntuların müşterekliğinden de anlaşılmış olduğu gibi, Iğdı'ın bu büyük Türk kıtasında, Türk medeniyetinin bir beşiği ve Türk tarihinin çok eski ve zengin bir taşıyıcı noktası olduğu aydınlanmıştır.


İleride de görüleceği gibi, Tarih boyu Türkler'in meskun bulunduğu Iğdır Ovası (Sürmeli ve Sahat Çukuru), Türk Tarihi'nin, Türk Kültürü'nün ve Türk Coğrafyası'nın, önemli bir stratjik yöresi olan, Doğu Anadolu'nun şirin bir köşesi ve Türklüğün bir kavşak noktasıdır.


Tarih boyu, Romalılar'ın, Persler'in, Bizanslılar'ın, Müslüman Araplar'ın ve son çağlarda da Ruslar'ın, Aras boyları ile Ağrı Dağı çevresine hakim olma istek ve çabalarının, Türk gücünü kırarak, kontrolde tutmak amacına yönelik olması da bu bölgenin, Türk varlığı açısından ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Bugün, mevcut bulunan ve muhaceretlerle Ermeni (9) çoğunluğu sağlanarak, batılı hıristiyan devletlerin de desteği ile Ruslar tarafından oluşturulan Ermenistan devletinin kurdurulmasında da aynı amaçlar yatmaktadır.


Cumhuriyetimizi doğuran Milli Kurtuluş Savaşı döneminde, Mustafa Kemal Atatürk'ün, Iğdır'ın kurtuluşu ve Anavatan'da kalması yönünde gösterdiği hassasiyet ve ısrarı mücadeleler de Iğdır'ın Türk Yurdu ve Türk milli bütünlüğü açısından, ne kadar stratejik bir öneme sahip olduğunun açık belgesidir.


SUBARULAR VE HURİLER DEVRİ

Subarular'ın M.Ö. III. bin yıllarında, Fırat ve Dicle nehirlerinin kuzey havzaları arasında (Yukarı Mezopotamya), bugünkü Urfa, Diyarbakır, Mardin bölgelerinin güney kesimleri ile Musul civarlarını ihtiva eden alanda görüyoruz. Subarular'ın Orta Asya'dan buralara geldikleri malum olup, ancak ne zaman geldiklerine dair kesin bilgiler mevcut değildir. Subarular, bu ilk görüldükleri yerlerde ayrı ayrı boybeylikleri şeklinde yaşıyorlardı. "Bunların en önemlileri Sinear tabletlerinde adı geçen Fırat üzerindeki "Maeri" (Mari) ve Habur çayının Fırat'la birleştiği noktanın alt tarafındaki Hana beyliği idi. Bu hükümetin merkezi olan Tırka'nın (Turka?) idare ve sosyal hayat itibariyle Sümer sitelerine benzediği anlaşılmaktadır. (10)


M.Ö.III. binde Subarular'ın yerleştikleri bu yerler, Sümer-Akad metinlerinde Subaru adlı savaşçı birçok oymakların yaşadığı ve adının da Subaru olduğu şeklinde geçer. "Subaru", bu kavmin dilinde "Irmaklar arası" manasını ifade ediyordu. İki kelimeden mürekkep olan Subaru lafzı, türkçede de aynı anlama, yani "su arasl" manasına gelmektedir.  Sub, eski türkçede "su"; aru da bugün "ara" diye telaffuz ettiğimiz kelimedir" (11)


Subarular güneyden gelen tazyikler neticesinde buradan kuzeye doğru yayılmaya başladılar. Sonraları Aras boyları, Azerbaycan ve Orta Asya'da "Sabir", "Subar", "Sibir", "Suvar", ve 'Suban" (12)  adlarıyla görülmektedirler. Türkçe'deki B/M değişmesini gözününe alırsak, Sümer/Sumer adıyla aynı menşede olduğu anlaşılır. İsmail Mızı-Ulu da bu hususta şu görüşünü ileri sürer: "Itil ve Cayik (Yayık/Ural) nehirleri arasında yayılmış olan Suv-ar (Nehir kişileri) [Türk lehçelerinde er/ar/ır/ir sözleri yiğit, erkek, er, kişi anlamlarında kullanılır] sözünü ben Somar sözünün samileştirilmiş şekli olması fikrindeyim. Böyle bir aynileştirme için Türk dillerindeki M-B-V ses geçitinin olması esas götürülebilir. (Somar-Sobar-Sovar)" (13)


Subarılar, Herodot Tarihi'nde Kolkhis (Doğu Karadeniz ile Kafkasya dağları arası) ile Medya (Batı İran ve İran Azerbaycanı) arasında gösterilir ve bunların tek ulusunun Saspeir'ler (Subarlar/Sabirler) olduğu belirtilir. (14) Bir başka yerde de, Saspeir'ler" (15) adıyla anılmakta ve ülkeleri Basra'dan itibaren kuzeye doğru sıralanan memleketler içinde, şöyle gösterilmektedir: "İranlılar ülkesi, Medler, Medler'in kuzeyinde Saspeir (Subar/Sabir) ve bunların kuzeyinde de Kolkhisliler'in ülkesi (16). Saspeir ülkesi olarak gösterilen yer, bu günkü Azerbaycan, Ermenistan ve Doğu Anadolu'nun doğu bölümü ile Güney Azerbaycan'ı içine alan içine alan yerleri kapsar. Ksenophon'un, Anabasis (Onbinlerin Dönüşü) adlı eserinde de, Karadeniz kıyısında yaşayan Makronlar'la Skythen'ler bahisle, Skythenler ülkesini, Çoruh'un güneyindeki bölgeler olarak gösterilir. (17)


Çoruh boyunda bulunan İspir ilçemizin adı, Sa-Sper (Sa-Seper) adlı bu Türk kavminin adından gelmekte olup, bunlann kurduğu bir yerdir. Subarılar sonraki çağlarda Asya'da Sabar veya Sabir Tükleri olarak anılmışlardır. Orta Asya'da asıl yurtları Tanrı Dağları'nın batı kesimi, ili nehri sahasıdır. Kafesoğlu, bu Sabarlar'ın Hun İmparatorluğu'na bağlı topluluklardan olduğu görüşü üzerinde durmaktadır. (18)


Sabar/ Subar'lar, 461-465 yıllarında doğudan gelen Avarlar'ın baskısıyla yerlerinden oynamş Altay Dağları ile Ural Dağları arasında yaşayan Oğuz Türkleri'ni bu yurtlarından atarak, Tobal ve lşim Irmakları çevresinde yurt tutmuşlardır. Tobalsk dolaylarında, Ob, Tura ve İrtis boylarında Sabar, Saber (Tapar), Soper, Saveri, Sabrei, Sıbır (Sıvır), Ay-Sabar, Kun-Sabar gibi şahıs adlarına da rastlanmaktadır. (19)


M.S. V.-VI. yüzyıllarda Batı Sibirya ile Kafkaslar'ın kuzeyinde mühim rol oynayan Sabar adlı bu Türk kitlesi, Bizans tarihlerinde Sabar, Sabeir, Saber Sa-per (Sa-seper); Ermeni, Süryani ve İslam kaynaklarında Savır, Sabr S(a)bir ve Sebir gibi adlarla anılmışlardır. (20)


Kafesoğlu Sabar adını şöyle açıklamaktadır: "...ancak Türkçe açıklanabilen Sabar kelimesi "sab+ar" (=Sap-ar=Sapmak fiiline+ar ekinin ilavesiyle... Başka örnekler: Kazar, Bulgar, Kabar vb) dan meydana gelmiş olup "sapan, yol değiştiren, başıboş kalan serbest" manasındadır ve Türkler'de ad verme usulüne uygundur" (21)


M.S. 503 yılında Doğu Avrupa'da hakimiyetlerini genişleten Sabarlar, 515 yılında İtil (Volga)-Don nehirleri ile Kuzey Kafkasya'daki Kuban Irmağı bölgelerinde bulunuyorlardr. 515 yılında Balak (Belek ?) liderliğinde, Bizans'a karşıda savaş halinde olan Sabarlar, Güney Kafkasya'ya bugünkü Ermenistan, Azerbaycan, Artvin, Erzurum, Kars ve lğdır-Ağrı Dağı bölgeleriyle, Anadolu'da, Kayseri ve Konya'ya kadar ilerlemişlerdir.


Subar/Sabar'ların ana kolu Kafkasya'daki savaşlardan dolayı oldukça yıpranmışlardı. Tam bu sırada Avarlar'dan da ağır bir darbe yemiş, akabinde de bu bölgeye ulaşan Gök Türkler'in idaresini kabullenmek mecburiyetinde kalmışlardı. 576 dan sonra bir kısmı Kür nehrinin güney bölgelerine yerleşmişler ve Hazarlar'ın ortaya çıkışıyla, Hazarlar'ın ana kabileleri olarak (Belencer ve Semender) yaşamışlardır. (22)


XVI. asırda kurulan ve başkentininde adının "Sibir" (İsber) olduğu Sibir Hanlığı bu Sabarlar tarafından kurulmuştur. Sibir adı, Ruslar'ın buralara hakim olup, daha doğuya ilerlemeleri neticesinde, doğudaki coğrafyaya da ad olmuş, Sibirler'in yurdu anlamında Sibirya adını almıştır.


Güney Azerbaycan'da, Ürmiye gölünün kuzeyindeki "Sibir" çayının adı ile, Kafkasya güneyinde ve Azerbaycan'daki, Şaberan, Samır, Samırkent, Sabir Khost gibi tarihi şehirler; bugünkü Sibir-don, Sivir-don, Savir, Bilasuvar, Sebir-oba (Sabirabad) (23), Savare gibi, Ağrı ili Tutak ilçesi ve Bitlis ilindeki "Suvar"; Antalya ilinin Gündoğuş ilçesinde "Sabur"; Suruç, Kandıra ve Zonguldak Ereğlisi'nde "Saburlu"; Palu ve Hınıs'da "Suvarlar"; Besni'de "Suvarlı"; Kağızman'da "Suvar" adlı köyler ile, İspir ilçemizin adı hep Subarılar'rın hatıralarıdır (24). Şecere-i Terakime'de de "Suvar" adlı bir şehir ile bir boy ve o boya mensup Suvar adlı bir bey de geçmektedir.


Subarular'la aynı topluluk olan Hurriler, M.Ö.III. bin yılda Doğu Anadolu'nun dağlık bölgelerinde, Aras boylarına kadar ve Van gölü civarında yaşıyorlardı. Hurriler M.Ö. III. binin sonlarına doğru, Kafkasya geçitlerinden aşıp, göçler halinde Anadolu'ya akınlara başlayan İndo-Avrupa ırkından olan Hititler'in baskısıyla ve bunların sebep olduğu kavimlerarası kargaşalık yüzünden önemli ölçüde güney bölgelerine göç ettiler, Hurriler M.Ö.II. binde Mezopotamya'da yaşayan önemli bir kavim olarak görülürler.


Yukarı Mezopotamya'da yerleşmiş olan Hurriler; kuzeyde Aras Boyları, Sahat Çukuru (Iğdır Revan Ovası) ile Zağros dağlarından, Güneydoğu Anadolu ve Akdeniz'e kadar yayılmışlardı. Hurriler'in Yukarı Mezopotamya'ya yerleşmeleriyle burada Hurri ve Mitanni devletlerini kurdular. Bunlardan Mitanni devleti M.Ö. 1350 yılına kadar hüküm sürmüştür. Hurriler Kuzey Suriye'yi de hakimiyetleri altına almışlar ve "bu yüzden o zamandan kalma Mısır tabletlerinde bu bölgeye "Kharru" denilmiştir. Hurilerin hatırası olarak, Hor ve Horit adı Tevrat'ta da yeralmıştır. (26) Subarular ve Hurriler'in görülmesinden (M.Ö. III.-II. bin) sonra kuzeyde Kakasya'dan başlayıp, Malatya-Elazığ Kuzey Suriye ve İran Azerbaycanı'nda Urmiye gölüne kadar olan bu geniş bölgede kuvvetli bir kültür birliği olduğu, kazı ve araştırmalardan anlaşılmaktadır. (27)


Bu kültür için bazı isimler teklif edildiğini belirten A. Erzen şu bilgileri veriyor: "Ancak bu kültürü yaratan halkın, Asyanik bir millet olan ve dilleri türkçenin de dahil olduğu Ural-Altay dillerine benzeyen Hurri'ler olması yüzünden "Erken Hurri Kültürü" adının verilmesi, gerek yerli gerekse yabancı bilim adamlarınca daha uygun görülmüştür. Çünkü daha sonra Hurri Kültürü M.Ö. I. bin yıllarında, Doğu Anadolu yüksek yaylasını, Transkafkasya (Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan)'yı Kuzeybatı İran'ı ve güneyde de Urfa, Halfeti çevresini içine alan üçyüzyıl boyunca hakimiyetlerini devam ettiren kuvvetli Urartu Kırallığı'nın kurulmasını sağlamıştır." (28)


M.Ö. III. binde Önasyada oturan bu kavimlere Turanlılar adının verildiğini belirten Ş. Günaltay: "Son zamanlarda batı bilginlerinin Sami ve Hind-Avrupalı kavimlerden ayırmak için Asyanik'ler veya Yafesliler veyahut Kafkasyalılar gibi türlü adlar verdikleri bu boyların küçük Asya'ya doğudan gelmiş oldukları, son zamanda yapılan kazılardan, araştırmalardan anlaşılmaktadır." (29). demektedir.


Moğollar'ın Gizli Tarihi'nde (s. 229) geçen Hori-Tomatlar'rn adındaki 'Hori' sözü Kuri (Huri/Khuri) diye adlandırılan kavimdir. Cengiz Han devrinde de gorülen, Kuriler Tumat, Töles/Tölüs ve Burgutlar ile beraber aynı topluluk içinde bulunuyorlardı. (30) Barthold, İslam coğafyacılarının, Kırgızların doğusunda yaşayan kavim olarak gösterdikleri "Furiler" adlı bu kavmin Kuriler olduğunu söylemektedir. (31) Z. V. Togan da Subar, Khuri ve Metan (Mitani) adlarının eski bir Türk kavminden kalan adlar olduğunu belirtmektedir (32).


Barthold, Furi sözünün muhtemelen, kurt anlamında olan "Böri" olduğunu ileri sürer ve Biruni ve Avfi'nin eserlerinin birçok yazma nüshalarında "Kun" (Hun) kelimesi yerine "Furi" kelimesinin bulunduğunu belirtir.(33) Hurri adının mağara anlamına geldiğini ve bu adın, Hurriler'in merkezi olan Urfa'nın yaknlarındaki Nemrud dağında bulunan birçok mağaralarla ilgili olduğu ve buna göre verildiği ileri sürülmektedir. (34)


Mağara anlamma gelen Hurri/Huri adının bu kavime, merkezleri yakınındaki Nemrud dağındaki mağaralara göre verilmesinin bir sebebi olsa gerek. Bu kavmin mağarayla, özel bir ilgilerinin muhakkak olduğunu gözönünde bulundurursak, eski çağlardan beri mağara kültünün Türk kabileleri arasında çok yaygın olup, aynı canlılıkla bugün de yaşamakta olması müşterek bir kültürünün, tarihi derinliğinin ifadesidir.


Bugün bütün Türk Dünyası'nda olduğu gibi, Iğdır yöresinde de mağaralar kutsal sayılmaktadr. Halen lğdır'ın Erhacı köyünde bulunan kutsal mağara, ziyaretgahtır. Yılın Muhtelif günlerinde ahali tarafından ziyaret edilmektedir. Bu ziyaretlerde dilek tutularak kurbanlar kesilir. Bazen de tutulan dileklerin yerine gelmesi halinde, adadıkları kurbanları kesmek için ziyaret edilir. Genellikle sabahın erken saatlerinde ziyarete gelen halk, mağarayı ziyaret eder ve küçük çakıl taşlarını, dilek tutarak mağara içindeki kayalık duvarlara yapıştırmayı denerler. Taşın yapışması, dileğin yerine geleceğine dair işarettir. Mağara ziyaretinden sonra şenliklerle kurbanlar kesilir.


Yine Dede-Korkut Oğuzları'nın (Kazan Han'ın) Kışlak merkezi Sürmeli kalası'nın surlarının Aras'a bakan kuzey tarafının alt kısmında da kutsal bir mağara bulunmakta ve aynı şekilde ziyaret edilmektedir. Bu mağaranın dış sağ kısmında bulunan kayalık üzerinde, çok belirgin olarak bulunan ayak izinin, Hz. Ali (a.m)'ye ait olduğuna inanılmakta ve yüz sürülerek dualar okunup, kurbanlar kesilmektedir. Iğdır'da, bu mağara ile ilgili birçok milli ve dini rivayetler anlatılmaktadır.


Büyük Hun Devleti zamanında, kutsal bir "Ata-Mağarası"nın bulunduğu, yılın belirli aylarında burada törenler yapıldığı; Toba'ların da, kayaları mağara şeklinde oyarak "Ata-Mağarası" haline getirdikleri ve burada göğe, yere, Han soylarına kurban kestikleri Çin kaynaklarında anlatılıyor. (35) Gök-Türkler'de de Ata-Mağarası inancı, Gök-Türk Kağanları da devletin ileri gelenleriyle muayyen günlerde bu mağarayı ziyaret edip, kurbanlar keserek törenler yapıyorlardı.(36)


Oğuz Destanı'nda da geçen "Gurlar"ın memleketi, Afganistan'da bulunuyordu. Togan, aslen Türk olduklarını ve en eski zamanlarda Çin hududundan gelerek şimdiki Gur dağları mıntıkasına yerleştiklerini söylediği bu "Gurlar"ın İslam çağında Fars dilinin bir lehçesini konuştuklarını belirterek: "Doğu Avrupa'nın bu kadar geniş sahalarında bize tarihen malum olan ve olmıyan devirlerde yayılmış olan bu Ogur, Yugurlar'ın isimleri Miladdan önceki devirlerde Türk isminin yerini tutan bir isim olmuştur. İhtimal Ön-Asya'daki Khuri'ler (Huriler) de onlardandır." demektedir. (37)


Delhi Sultanları'nın ve Kert (Kürt?) padişahlarının bu Gur'lardan olduğu belirtilmektedir. Şeyh Sadi, Bostan adlı eserinde, bir İranlı köylünün Gur hükümdarına "Ey Türk" diye hitabettiğini nakleder. (38)



Birçok kaynakta Huriler'in Türkler'le aynı kültür bütünlüğü içinde oldukları belirtilmiştir. Z. Y.Togan, Huriler'in dillerinin Türkçe ile akrabalık derecesini arzeden hususiyetler, bu Huriler'de, Türkistan'daki Huttal Türkleri'nin ve Önasya'da Selçuklular devrinin at terbiyesini andıran yılkıcıkları, hep Önasya'da, tarihten önceki Türk izlerini mevcudiyetini ifade ettiğini söyler.


Bugün Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde (Geçmiş Huri/Guri sahası) yaşayan Kürtler'in adı olan "Kürt" sözünün aslının "Gur" dan geldiği de ileri sürülmektedir. Gur adının eski türkçede çogul takısı olan "t" yi alarak, Gur (t)=Kürt olduğu, Kürtler'e verilen diğer bir ad olan Kurmanç sözünün de Türkçe'deki büyültme eki "man" ilavesiyle, Türkman,  koca-man, şiş-man, uz-man sözlerinde olduğu gibi, "Gur-man=Gurman/-Kurman (ç)" olduğu ileri sürülmektedir ki, kurala uygundur (40). Anılan zamanlarda Huri sözünün mağara anlamına geldiği meselesi ise, eski türkçede Gur/Gor sözünün mezar ve yeraltı manasına geldiği ile açık şekilde anlaşılmaktadır. Bugün Türk Dünyası'nın birçok yerinde "Gor" sözü halen mezar anlamında kullanılmaktadır. Gor, Iğdır yöresinde de aynı anlamda (Babanın, Atanın gor'u (mezarı) kullanılmaktadır.


Gök-Türk menşe efsanesinde: Gök-Türkler'in ataları baskına uğrayıp oldürülüyor. Kalan küçük bir çocuğu iöldürmeğe kıyamayıp, ellerini keserek ıssız bir yere atıyorlar. Ortaya çıkan gök yeleli dişi bir kurt çocuğu alarak, bir mağaraya götürüyor ve orada türeyerek Gök-Türkler oraya çıkıyor. Efsanede bu mağara kutsal sayılmaktadır.


Bir Kırgız menşe efsanesinde, Kırgızlar'ın ilk atası, bir Ata-Mağarası'nda bir inekle yaşamış ve Kırgızlar'da bu ilk ata ile inekten türemişler. Türk'le menşe ve kültür birliği içinde olan Koreliler de, yılın 10.ayında Ata-Mağarası'na gidiyorlar ve orada göğe kurbanlar veriyorlardı. (41)

Türk efsanelerinde, kutsal mağara anlayışları çok görülür. Türk efsane ve halk hikayelerinde dağ bir nevi doğurucu ana rolündedir ve kutsaldır. Bu anlayış şimdi "Dağ fare doğurdu" değiminde yaşamaktadır. Dağlardaki bu kutsal mağaralar sanki bir "ana rahmi" vazifesi rolünü görüyor ve kutsal kabul ediliyorlardı. "Mağaralar yeraltı dünyasını, yeryüzüne bağlayan birer kapı gibi idiler" (42)


Iğdır ili yöresinde rastlanan her mağaranın, bir kutsallığı vardır. Bu kutsallık, kimi yerde dini riva, etlerle (Bazen Hz. Ali (a.m.)'ye atfedilerek) anlatılmakta, kimi yerlerde de Köroğlu'nun meskeni olarak rivayet edilmektedir. Köroğlu'nun adının da bu yeraltının kapısı sayılan mağara ile ilişkisi var. Orta Asya (Türkistan) Köroğlu anlatmalarında, Köroğlu'nun adı "Gor-Oğlu/Goroğlu" dur. Bu anlatmalarda Goroğu mezardan çıkmıştır.


"Gor" mezar demektir. "Gor-oğlu=Mezar Oğlu". Iğdır'da da Gor=Mezar, Kabir demektir. Iğdır'daki mağara rivayetlerindeki Köroğlu-Mağara ilişkisinin, Türkistan "Goroğlu" su ile bağlantılı olduğu anlaşılıyor. Yine Türk mitolojisindeki yeraltr dünyasının kapısı olan mağara anlayışı, Iğdır yöresinde, bir mağara kuyusundan yeraltına giden "Melik Memmed" veya "Zümrüd-ü Anka Kuşu" hikayesinde görüldüğü gibi birçok hikayede de vardır. Hz. Ali (a.m.)'nin, yeraltı dünyasına veya cinler diyarına yaptığı seferleri anlatan hikayelerde de bu motif vardr. Iğdır yöresinde, yeraltı dünyasının kahramam Melik Memmed adıyla anlatılan bu milli Türk efsanesi (nağılı) çok önem verilip anlatılmaktadır. Tuzluca ilçesinin İnce köyünde yaşayan "Melik Memmed" adlı Türkmen-Oğuz oymağına, ilgisi dolayısiyle de ad olmuştur. Bunun gibi, Türk kültür sahasında anlatılan yer altı hikayeleri, Türk inanç motiflerindeki, kainatı, gök, yer ve yeraltı olarak idrak etmeleri anlayışıyla ilgilidir.


Anadolu'da okunan Muhammediyeler'de görüldüğü gibi Sibirya, Türkistan ve diğer Anadolu masallarında da yeraltı dünyası ve buraya açılan mağaralar motifi çok yaygındır. Türk Memlük yaratılış efsanesinde: Bir gün çok yağmurlar yağmış, seller akmış, bu sellerle sürüklenen çamurlar bir mağaraya dolmuş. Etraf sakinledikten sonra güneş çıkmış, mağaradaki çamurlar ısınmış, aradan dokuz ay ongün geçtikten sonra ısınan çamurdan bir insan meydana gelmiş. İnsanın ilk ceddi olan bu insana "Ay-Atam" (Adem) adı verilmiştir. (43)


Yukarıda verilen örneklerden de anlaşılacağı gibi, "Kutsal-Mağara" anlayışı Türk kültür ve mitolojisinde yaygın ve derin bir anlam taşımaktadır.


M.Ö.III. binde Asyalı bu Hurriler'e, mağara anlamına gelen Hurri adının verilmesinde, Türk mitolojisindeki mağara anlayışıyla bir ilişkisi olduğunu düşünmek doğru olur. Türk efsanelerinde, Türkler'in bir mağarada "Böri"=Bozkurt'tan türemiş oldukları ve Barthold'un bu Furi sözünün kurt anlamında olan "Böri" olduğunu söylemesi de bir vesika mahiyetindedir.


Hurriler'den sonra yine aynı bölgelerde, Medler zamanı ortaya çıkan, ruhani bir gurubun adı olan Mag/Mağ/Muğ ve Eski Türklerde Tanrı anlamına gelen "Bağ" "Buğ" sözleri ile mağara sözü arasındaki, mana ve fonetik benzerliğin tesadüfi olmadığı açıktır. Medler'de de mağara inancı vardır ve Medler zamanı mağaralarda ancak Medler'in ruhani yöneticileri "Muğ" lar tören yapıp, kurban kesebilirdi.




IĞDIR TARİHİ , 1996
Nihat ÇETİNKAYA
link


dipnotlar:
1- Togan, Ord, Prof. Dr. Zeki Velidi, Türk Tarihine Giriş I., İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fak. Yayınları, No: 1534, Tarih Araştırmaları No: 2 C. I, İstanbul 1981, 3. Baskı, s. 7.
2- Togan, Giriş I, s. 8.
3- Erzen, Afif, Doğu Anadolu ve Urartular, Türk Tarih Kurumu yay., Ankara 1986, s. 10-14.
4- Erzen, a.g.e. s. 14.
5- Togan, Giriş I, s. 10.
6- Togan, Giriş I, s. 12.
7- Mızı-Ulu, İsmail, Merkezi Gafgaz'ın Etnik Tarihinin Köklerine Doğru, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı yayını, İstanbul 1993, s. IX, Çev. Prof. Dr. Süleyman Eliyarlı, Doç. Dr. Mehman Abdulla.
8- Günaltay, Ş., Yakın Şark II, Anadolu, T.T.K. yay. Ankara 1987.
9- Ermeniler, Ermeni adını kendileri için millet adı olarak bile benimsememekte ve kendi milletleri için Hay adını kullanmaktadırlar. Esasen Ermeni adı millet adı değil, yüksek mıntıka, dağlık yöre anlamındaki eski Urartu (Uru-Atri) değimi yerine M.Ö. 518 de Dara'nın kaya kitabesinde ilk defa, coğrafya anlamında anılan bir addır. Bugün Ermenistan Ermenileri kendileri için Hay, Ermenistan için Hayastan adını kullanmaktadırlar. Bu hususta ileriki konularda, geniş bilgi verilmektedir.
10- Günaltay, Yakın Şark II, Anadolu, s. 263.
11-  Günaltay, a.g.e. s. 263.
12-  Togan Giriş I, s. 401.
13-  Mızı-Ulu, İ., a.g.e. s. IX.
14-  Herodot Tarihi, Remzi Kitabevi, Müntekin Ökmen çevirisi, İstanbul 1991,I.104-110
15-  Herodot Tarihi, Vll, 96.
16- Herodot Tarihi, IV. 37-40.
17- Ksnophon, Anabasis (Onbinlerin Döünüşü), Hürriyet Yayınları,İstanbul 1974, s.141-143).
18- Kafesoğlu, İ.Türk Milli Kültürü, Boğaziçi yay. Ist. 1988, s.149.
19- Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s.149.
20- Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s.148.6.
21- Kafesofğlu, Türk Milli Kültürü, s.148.
22- Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s. 150.
23- Bu ad, Azerbaycan'ın (19. yy.) ünlü şairi Mirza Ali Ekber Sabir'in adına giire verilmiştir
24- Yavuz, Edip, Tarih Boyunca Türk Kavimleri, s. 45.
25- Erzen A., a.g.e. s. 18.
26- Günaltay, Yakın Şark ll, Anadolu, s. 267.
27- Erzen, a.g.e. s. 15.
28- Erzen, a.g.e. s. 16.
29- Günaltay, Yakın Şark II, Anadolu, s. 265.
30- Sümer, Oğuzlar, Ana Yay. İstanbul 1980, s. 558.
31- Sümer, Oguzlar 1980, s. 559.
32- Togan, Giriş I, s. 469.
33-  Barthold, Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, Kültür Bak. Yay. Ankara-1975 s.155-156.
34- Günaltay, Yakın Şark II, Anadolu, s. 265.
35-  Eberhard, W., Çin'in Şimal Komşuları, Ankara 1942, s.80; Ögel, Prof. Dr. Bahaddin, Türk Mitolojisi I, s. 21.
36- Ögel, Türk Mitolojisi I, s. 21
37- Togan, Giriş I, s. 148,
38- Togan, Giriş I, . 452
39- Togan, Giriş I, s. 12.
40- Yavuz, Edip, Tarih Boyunca Türk Kavimleri, s.103.
41- Ögel, Türk Mitolojisi l, s.2l-22.
42- Ögel, Türk Mitolojisi l, s,22.
43- Ögel,Türk Mitolojisi I,s.484.
















24 Şubat 2015 Salı

Turanians - Koumiss and Dolmens





Monk Ruberquis described a burial ceremony of the Cuman Turks in 1253:

"The Comanians build a great tomb over their dead, and erect an image of the dead party thereon, with his face towards the east, holding a drinking-cup in his hand before his navel.

They also erect on the monuments of rich men pyramids, that is to say, little pointed houses or pinnacles. In some places I saw mighty towers, made of brick, and in other places pyramids made of stones, though no stones are found thereabouts.

I saw one newly buried in whose behalf they hanged up sixteen horse-hides, and they set beside his grave Cosmos (Kumiss) to drink and flesh to eat, and yet they say he was baptized. And I beheld other kinds of sepulchres, also towards the east, namely, large floors or pavements made of stone, some round and some square; and then four long stones, pitched upright aboce the said pavement, towards the four regions of the world."


Rude Stone Monuments of All Countries
James Fergusson


Comanians=Cumans=Kumans=Turks.
Kumiss = Mare's milk



* "no mention of kımız till the 12th century in West, after 12th centuries the Russian mentioned about kımız". 

* Scythians drinks Kımız at the festival in spring, celebrate "fertilty of the horses" , and cup full with kımız with drops of blood to make a oath.

* Mahmud of Kashgar tell in his sagas about Oguz Turks, also celebrating with kımız. Eberhard says:" the Chineese don't drink Kımız, but on the other hand, Proto-mongolian, Huing-nu (proto Hun Turks), Kyrgyz Turks and Uighur Turks drinks kımız."

* Radloff says:" Kazakh Turks serve to guests kımız with wedding ceremony. With the end of May they start "summer ceremony" "Kımız ceremony", the green nature gets kımız sprinkled, New Year, Feast of the white sun and kımız."

* Kımız is also be used as a medicine, body warm holder, calming, for lung and chest diseases, facilitate digestion, sexual enhancement. for Shamans holly or sacred drink, if they were sick, they boiled the milk (kımız) and drank.

* Blood, Kımız, Oath : One of the main ritual at almost all belief systems from old ages to monotheist religions in today. Persons who drinks this, is connected with each other, life or dead. into a cup full with kımız comes from a vessel they cut open the blood ,each drinks the half. In Turkish mythology; from (akgöl-Sütgölü) milk lake (white lake- milk lake , milk is white) was a drop of milk given to humans as "first souls" .

* Oath cups in their hands, is the lifecup, cup to make oath with blood, and maybe also the cup where the "first souls" come with.

* "Oath ritual associated with themes of war, peace, initiation, death and eternal life is the most archaic and ancient traditions of Turkish tribes.The oldest visual iconography of the oath ritual ceremony can be seen in the statues of Alps (heroes in wars), who had passed way. Holding a cup in their hands,those statues tell us that the Alps, by drinking water of life, reach eternity in their second lives. Protected by common consciousness and having been transferred for thousands of years from one generation to the other, oath ritual and related ceremonies are still carried out." - .Nuray Bilgili.


* "Now when Jove had thus brought Hector and the Trojans to the ships, he left them to their never-ending toil, and turned his keen eyes away, looking elsewhither towards the horse-breeders of Thrace, the Mysians, fighters at close quarters, the noble Hippemolgi, who live on milk, and the Abians, justest of mankind. He no longer turned so much as a glance towards Troy, for he did not think that any of the immortals would go and help either Trojans or Danaans."

Homer, İliad, book 13



* "Now the Scythians blind all their slaves, because of the milk-1 they drink; and this is how they get it: taking tubes of bone very much like flutes, they insert these into the genitalia of the mares and blow into them, some blowing while others milk. According to them, their reason for doing this is that blowing makes the mare's veins swell and her udder drop. When done milking, they pour the milk into deep wooden buckets, and make their slaves stand around the buckets and shake the milk; they draw off what stands on the surface and value this most; what lies at the bottom is less valued. "

1- Herodotus means that the slaves are blinded to prevent them stealing the best of the milk. Probably the story of blind slaves arises from some Scythian name for slaves, misunderstood by the Greeks.


Herodotus, The History, book 4:2




* There is also the myth of Hercules, Serpent and Milk triangle that we can mention.. 

Hercules was born from an other women, Hera/Juno didn't accept that, so she send 2 snakes, Hercules killed. Zeus didn't want him be killed by Hera so he took Hercules to Hera when she was sleeping, and Hercules drinks her breastmilk. From that moment Hera was his milk mother, so she can not kill Hercules and he gets his immortal life. 

Drinking milk from a goddess meaning is water of life, being immortal. Scythians and Etruscans have that too, goat milk, mare's milk, milk of goddess (mother). And the origin of Hercules is from mesopotamia Bilgamesh (not Gılgamesh), which is Turkish word Bilgi, wise, knowledge...

Snake/Serpent is also knowledge, wise, and slough of a snake is new life, immortal. 
That's why "snake = medical symbol; the Regeneration"....

can be told with Milklake "first souls"....AND
That's why they called our galaxy "Milky way" (Süt yolu) ,"Hera wake up and realizes what was going on and throw Hercules away, but her milk flows to the sky, and in the night the sky shimmered..."


Among the Native's in America: Endless Trail, Big River, Wolf Trail, Home of the Spirits.....like the old Turkish Myths.... 







A Treatise on Koumiss; or milk champagne / A.Myers,1877- book

before you read further:
Koumanes=Tartars=Khirghizes (Kyrgyz)=Bashkires (Bashkir-Bashkortostan)
=all of them are Turkish people
Only Turks and Mongolians drinks Kımız.
And Kımız (Koumiss) is prepared only and only from Mare's Milk. 
Etymology and origin is Turkish.




















* * * 



"The dolmen-builders of Europe certainly were not Aryan. 
Nor were they Celts."

"..whenever a dolmen-building reace - or, in other words, 
a race with any taint of Turanian blood in their veins - 
continued to prevail."















Türklerde At Kültürü ve Kımız - Mustafa Aksoy - pdf
Türk Kültür Çevresinde Kımız - İlhami Durmuş - pdf
Türklerde Yılbaşı ve Bahar Geleneği - Ahmet Pirverdioğlu -link















21 Şubat 2015 Cumartesi

BOZKIR KAVİMLERİNDEN AZLAR




M.Ö. VII-VI. yüzyıllara varan tarihi geçmişi ile İskitlerinSakların etnik kökeni önemli bir tartışma konusudur. İskitlerin kurganlarında ve kültürel hayatlarında tespit edilen özellikler Merkezî Asya’dan gelen bir kavim olduklarını açıkça ortaya koymaktadır. Araştırmamızda İskitlerin hangi boylarında Türk, hangilerinde İran etnik dokusunun hâkim olduğu konusu (etnonim ve kültürel unsurlarla) aydınlatılmaya çalışılmıştır. 






M.Ö. I. bin yıllarında Avrasya’nın geniş alanlarında, Kara Deniz’in kuzey tarafından, Merkezî Asya’nın iç bölgeleri ve Güney Sibirya’ya kadar olan sahalarda ilk göçebeler yaşıyorlardı. Tarihi kaynakların verdikleri haberlere göre, bu göçebeler birbirlerine çok benziyorlardı. Kendi etnik isimleri olmasına rağmen yabancılar sık sık onları başka bir ad ile tesmiye ediyorlardı. Hellenler (Eski Yunanlılar) bu göçebeleri “sküz” şeklinde isimlendiriyordu, Ahamenid dönemindeki eski İranlılar ise “sak” diye tanımlanırlardı.

Tarihi kaynakların verdikleri haberler, arkeolojik araştırmalar ile de teyit edilmiştir. Asya’da bulunan İskit kurganlarının (1), Avrupalı İskitlerin kurganlarına göre daha eski olduğu son dönemlerde yapılan araştırmalarla ortaya konmuştur. Bilhassa bu, Güney Sibirya’da (Tuva’da) bulunan Arjan Çarlığ kurganına ait araştırmanın verilerinden sonra daha da açık bir şekilde belli olmuştur. Arjan’ın tarih ilminde şu ana kadar malum olan en eski İskit kurganı olduğu tespit edilmiştir. Bu mezarın araştırılmasından sonra İskit-Sibirya kültürlerinin orijini meselesinin tekrar çözümü gereği doğmuştur.

İskit ve Sak probleminin araştırılmasında elde edilen muvaffakiyetlere ve bütün yapılanlara rağmen birçok şey daha halledilememiş durumdadır ve zikredilen konuları araştırmayı gerektirmektedir. İskit-Sibirya âleminin kültürlerinin orijininin araştırılmasında İran faktörü fazla önemsenmiştir. Bu tez, arkeologlar arasında daha çok benimsenen kabule yakındır. Önceden İskit-Sibirya kültürünün ve sanatının teşkilinde Avrupalı İskitlerin etkisinin yüksek olduğu kabul edilmekteyken, günümüzde ise onların İskit-Sibirya âleminin kıyısını oluşturdukları söylenmekte ve baskın rol Sayan-Altay (Güney Sibirya) İskitlerine verilmektedir. 

İlmî araştırmalara göre, İskit-Sibirya âleminin ahalisi aslen, dili ve antropolojik tipi yapısıyla çeşitlidir. Bir çok ilim adamının fikrine göre Asyalı İskit-Sakların arasında çok sayıda Türk kabilesi ve oymağı vardır (Memiş, 293:565-566). Bu tezi savunanlar arasında F. Hirt, K. Siratori, Markvart, P. Pelyo, V. V. Radlov, N. A. Aristov, Yakinef (Biçurin), H. Vamberi, Jirar de Rialle, Kanningem, A. N. Bernştam, Yu. A. Zuyev, K. İ. Petrov, L. S. Klein, G. E. Grum-Grjimaylo ve başkaları vardır (Radlov, 1893:126;Aristov, 1896:277-456;Bernştam, 1951:55-56; Şahmatov, 1950).

Tarih ilminde “eski göçebeler” dönemi, M.Ö. VI-III. asırlar arasına tarihlenir. Ona kadar olan zaman dilimi “ilk göçebeler” dönemi olarak görülür. Bu tarihleme arkeoloji ilminin tasnifine dayanmaktadır. “İlk ve Eski göçebeler” döneminin araştırmalarında arkeolojinin çok büyük bir önemi vardır. Eski göçebeler dönemi tarihte İskit-Sak dönemi olarak mı yoksa İskit-Sibirya alemi olarak mı kabul edilmelidir ? İskit-Sak göçebelerine ait olan karakteristik hususiyet, “İskit Triadası”dır (2). (O üç parçadan oluşur: silah malzemeleri, atlı teçhizat ve şekil sanatındaki hususi bir stil).

İskit-Sibirya âleminin ahalisinin kökeni araştırılırken aslı bir olan göçebe kabileler ortaya çıkar. Onların hem kültür hususiyetleri hem de antropolojik tipleri aynıdır. Bu göçebelerin yerleştikleri topraklar, Aral Denizi’nden doğuya, Tengri Dağları, Yedi Su, Doğu Kazakistan, Dağlık Altay, Güney Sibirya ve Tuva’ya kadardır. Bu bölgelerde tespit edilen arkeolojik abidelerin esas hususiyetleri aynıdır. Demek ki onları vücuda getiren kabilelerin kökenleri ve asılları birdir. Antropoloji ilmi açısından da bu bölgelerde yaşayan göçebelerin fiziki yapıları aynı tiptedir. Onların arasında Mongoloid antropolojik tipin karışımı da vardır. Araştırmalara göre bu tür antropolojik yapı, Merkezî Asya’nın doğu tarafındaki bir sahada belirli bir zaman dilimi içinde teşekkül edip, sonra diğer bölgelere yayılmıştır (Ginzburg, 1972:139-140;Martinov, 1986:59; Çlenova,1967:216; Tolstov,1962: 20; Rudenko, 1952:20).

Bu göçebelerin aslının bir olduğu onların etnonimikasından net bir şekilde tespit edilebilmektedir. Onların etnik isimleri araştırılırken az (as)- unsuru ve o ad ile bağlı olan eklerde başka eski Türk kelimeleri bulunur. 

İlk antik Yunan kaynaklarına göre bizim merak ettiğimiz topraklarda İssedonlar, “Bir Gözlü Arimaspiler” ve efsanevi “Altını Muhafaza Eden Akbabalar” yaşıyordu. Herodot (M.Ö. V. asır) bu malumatları “Arimaspiya” destanına dayanarak haber vermektedir. Araştırmalara göre bu edebî eser sağlam tarihî ve coğrafî vak’alara dayanmaktadır. 

İlmî araştırmalara dayalı olarak Arimaspilerin Doğu Kazakistan’da oturan göçebeler olduğu bilinmektedir, efsanevi “Altını Muhafaza Eden Akbabalar” ise Dağlı Altay İskitleridir (?). “Altını Muhafaza Eden Akbabalar» tabii olarak bilindiği üzere Dağlı Altay İskitlerinin efsanevi adıdır.

Bunun dayandığı esaslar vardır. Eski zamanlarda Dağlı Altay’da altın çok miktarlarda çıkarılmıştır. Dağlı Altay İskitleri’nin kurganlarında (mezarlarında) akbabaların çeşitli şekillerdeki tasvirleri bol miktarda görülür.

Dağlı Altay İskitleri’nin erkekleri, akbabalarında kullandıkları ve resimlerinde yer alan serpuşları takarlardı. Orta Çağ’da akbabaların tasvirleri, Altay bölgesi ile bağlantılı olarak değerlendirilmiştir. El İdrisî’nin hazırladığı Arap haritasında dünya üzerinde (1154 yılında) Altay mıntıkasında esirleri hırsla yiyen Akbabalar resm 
edilmiştir (Hennig, 1961:C.I:99).

Ünlü Sovyet tarihçisi ve arkeolog, Prof. Dr. S. İ. Rudenko’nun fikrine göre Altay İskitleri eski Çin kaynaklarında «Yüeçi-Yue chih» diye anılmaktadırlar (Rudenko 1960:176). Yüeçiler, Asyalı İskitlerin Pazırık kültürüne mensup olan kabileler ile bağlantılıdır (3). Onlar, oldukça geniş topraklarda yaşamışlardır. Onlar, Güney Sibirya (Altay, Tuva), Doğu Kazakistan ve Cungarya sahasında meskundurlar. Araştırmacıların iddialarına göre Yüeçiler, Doğu İskit dünyasının hükümdarları olmuşlardır.

Onlar, yönetim şekillerini birçok bölgede hakim hale getirmişlerdir, Eski Çin ve Hind-İran dünyası ile bağlantı kurmuşlardır (Elnitskiy, 1977:88;İstoriya Sibiri, 1968:C.I:228;Rudenko, 1952:257). G. E. GrumGrjimaylo’nun fikrine göre eski Çin kaynaklarındaki «Yüeçi» ıstılahı rekonstrüksiyonda “arsi” etnik ismini vermektedir (Grjimaylo, 1926:C.II:256). Bizim fikrimizce “arsi” etnik ismi “ar ve as” (4)  kısımlardan meydana gelmektedir. Araştırmalara göre “ar” kelimesi aslen eski Türk “ar, eri, er” kelimelerine aittir (Kelmakov, 1970:191). Ar, “eri, er, “erkek, er” manasını verir. Eski Türk döneminde “ar” ıstılahı bazen de etnik isim olarak kullanılmış ve anlamı zamanla daha da genişlemiştir. Az(as) olursa etnik ad olarak kabul edilmesi lazımdır. 

Y. A. Zuyev’in araştırmasına göre Yüeçi (Yuyedi) rekonstruksyonu “az” etnik ismini vermektedir (Zuyev, 1960:107). Azlar eski Türk tarihinde çok iyi bilinir. Antik yazar Strabon’da (Coğrafya, XI:8, 2) Azlar “asi” diye anılmaktadırlar. Onlar (Az’lar) M.Ö. II. asırda Sır-Derya’nın kuzey taraflarından gelen ve Maveraünnehir’deki Yunan-Baktriy (Baktiriya (5)) Devleti’ni tamamen yok eden göçebeler arasında yer alan büyük bir kabiledir (Drevni Avtorı, 1940:101).

İşte bu göçebeler Yüeçiler’dir. Bu mesele tarih ilmine göre açıkça tespit edilebilmektedir. M.Ö. II. asırda “Büyük Yüeçiler” doğudan Yedisu’ya geldiler ve Maveraünnehir’deki Yunan Baktriana Devleti’ne son verdiler. Antik yazar Pliniy, Kaspiy Denizi (Hazar Denizi) tarafında “abzoy” adlı boyu zikretmektedir (Pyankov, 1964:124-125). Abzoy, bizim fikrimize göre iki parçadan yapılan bir tamlamadır, yani “ab (ob)” İran dilinde “su, ırmak”, az (as) ise etnik isimdir.

Aral-Hazar denizine yakın olan topraklarda eski dönemlerde küçük ırmak ve sular çoktur. O bölgelerde oturan kabile ve oymakların etnik isimlerinde “ab(ob)” kelimesi sık sık kullanılmaktadır. Ab (ob) İran dilinde (su, ırmak, çay, nehir) anlamını bu şekilde vermektedir. Ama, bizim merakımızı celbeden bölgelerde ilk ve eski göçebeler döneminde etnik olarak ahali çeşitlilik arz eder. O topraklarda, Frak-Kimmer, Hind-İran etnik gruplarına mensup olan boylar, kabileler ve doğudan gelen eski Türk oymak ve aşiretleri karışık şekilde yaşamışlardır. 

Bu durum hem arkeolojik hem de antropolojik veriler açısından iyice belirgindir. Azlar hakkında Orta çağ’a tarihlenen Orhun Türk yazıtlarında da haberler vardır (Malov, 1951:67). Az unsuru, Orta çağ’da bilinen Batı Türk konar-göçerlerinin arasındaki Türgeş (Türgiş) kabilesinin etnik isminde de yer almış olabilir. Onun etimolojisi, bizce Türk (etnik isim) ve az(as) (etnik isim etnonim), yani Türk – as, Türkas, Türgis” dir (6).

“Zeynu’l Ahbar’da” (XI. asır) ve «Hududu’l-Alem”de (X. asır) Türkeşlerin sonradan Tuhsi ve Az’lar şeklinde parçalanmış olabilecekleri hakkında haberler vardır (Bartold, 1968:C.V:585). Yine, Kara Tatarların arasında da “Tirges” kabilesi vardır (Radloff, 1929:10). Telengut ve Açkestimlerin arasında tört as (dört as) oymağı vardır (TAEE, 1959:C.III:36). Az kabilesi Özbeklerde (Potanin, 1881:Vıp II:39), 

Volga’daki (İtil’deki) Tatarlarda arasında da mevcuttur (Potanin, 1881:Vıp II:39). Aslar hakkında İbn-Batuta da haber vermektedir. Onlar, Kıpçaklar ile Saray şehrinde yaşamışlardır (SSSR 1951:156). Doğu Türkistan’da Hoton bölgesinde “Yas” boyu vardır (Grjimaylo 1926:C.III:277). İşte bu Yas, “az(as)” ıstılahının devingenli şekli olabilir.

Antik Yunan kaynaklarındaki Arimaspiler ilmi araştırmalara göre, Tarbagatay dağlarına bitişik olan topraklarda, İrtiş nehrinin kaynak cihetinde, Zaysan gölünde ve onun doğu tarafındaki bölgede meskundurlar. Arimaspi ıstılahında eski Türkçe’deki “arima”s kelimesinin eski yapısını ya da devingenli şeklini görebiliriz. Arimas eski Türkçe “arim” (ayrım, ayırma) kelimesi ve “az(as)” etnik isminden oluşabilir, yani arim-az(as), arimas-“diğer, öbür, farklı ayrı olan Azlar” manasındadır.

Bu göçebelerin etnik isimlerinin arimas olabileceği tarihi haberler ile ispatlanabilir. Antik yazar Strabon’un haberlerine göre Büyük İskender, Maveraünnehir’de bir dağı ele geçirmiştir. Onun adı “Oks (Okus) veya Arimaz” kayası diye zikredilir (Strabon, 1940:81). Kvint Kurtsiy Ruf’un verdiği habere göre: Bu dağ Arimaz’ın elindedir. Arimaz, orada 30.000 asker ile oturmuştur (Strabon, 1940:81). 

Bize göre, Arimaz bu komutanın ismi değil, o kabilenin adıdır. Eski Türk adetine göre, her boyun üyesi o boyun ya da oymağın etnik ismiyle adlandırılırdı bunun içinde “Arimaz” etnik isim şeklinde kullanılmış olabilir. Arimaspiler, hem arkeolojik hem de antropolojik açıdan Pazırık kültürüne mensup olan göçebelerdir ve Dağlı Altay İskitleri ile aslen aynı köktendir. Bu yakınlık etimoloji açısından da izlenebilmektedir. 

Eğer Dağlı Altay İskitleri (Yüeçiler ?) “az (as)” olarak kabul edilebilirse, Arimaspiler de onların bir kısmı, parçası olabilecektir. Ahemenid dönemindeki eski İran yazıtlarında Maveraünnnehir’in göçebe kabile ve aşiretleri “sak” diye isimlendirilmektedir. İlk yazıtlarda ancak Saklar vardır (Durmuş, 1993:2-5) ama sonrakilerde Sakların çeşitli gurupları-toplulukları anılmaktadır. Araştırmalara göre, Kir (Kirus) döneminde Farısîler, Maveraünnehir’in doğu taraflarında Saklar hakkında haberler almışlardır. Onlar, o dönemde yaklaşık olarak Sır-Derya’nın diğer tarafındaki topraklarda yaşamışlardır (Pyankov, 1968:17). Sonra, I. Dari (Darius) döneminde Farısîler, Saklara benzeyen göçebelerin birkaç grubu ile karşılaşmış ve onlara sak adını vermişlerdir, yani “sak” ıstılahı genel bir manada kullanılmıştır.

Haumavarga–Sakları bir kaynağa göre Yedisu, Tengri-Dağları ve Pamir’in kuzey tarafına kadar olan topraklarda yaşıyorlardı (Bernştam, 1951:9). Tigrahauda–Sakları, Hazar Denizi’nin doğu tarafında, Aral Denizi’nden Sır-Derya’ya kadar olan yerlerde oturuyorlardı (Pyankov, 1964:C.III). Başka bir bakış açısına göre Tigrahauda–Sakları, Saş’ta (Taşkent), Tenri-Dağlarında ve Yedisu’da yaşıyorlardı (Grigoryev, 1871:7). Paradaraya-Sakları tarih ilminde kabul edilen genel fikre göre Kara Deniz İskitleri’dir (Grigoryev, 1871:7). Bizim fikrimize göre “sak” ıstılahı eski Türk “asık” etnik isminin flektif şeklidir, yani “asık, (a)sık, sak” anlamındadır. 

Sak etnonimi flektif dillerde konuşan etnik topluluklara istimal edilebilirdi, işte bunlarda Hind-İran etnik grubuna mensup olan boylar ve kabilelerdir. Gerçek Saklar, Yedisu ve Tengri-Dağları bölgesinde yaşıyorlardı. Onların merkezi sahası Yedisu arazilerini içine alır. Sır-Derya nehrinin sahillerine bitişik olan topraklarda ve o nehrin orta akımından denize kadar Hind-İran etnik grubuna ait olan çok sayıda oymak ve kabile yaşıyordu.

Onlar, Sakların boylar birliğinde yer alırdı. Saklar, bu boylar birliğinin eski Türk özeğidir. Onların etnik ismi “azık (asık)” olabilirdi. Kıyıdaki yabancı göçebeler kendi dillerinin kanunlarına göre “azık (asık)” etnik ismini “sak” diye söylüyor olabilirlerdi. Bu şekilde o isim, Ahimenidli İranlılara ulaşmıştır.

Azıklar, Yedisu’da oturuyordu ve aslen Yüeçiler (?) ile bağlantılıydılar. Onların kültürel yapılarını şekillendiren asıl hususiyetler aynıdır. Antropoloji açısından da bu göçebelerin kökeni ve aslı bir fizikî yapıya dayanmaktadır. Onların akrabalığı, etimoloji açısından da tespit edilebilmektedir.

Tarih disiplininin tespitlerine göre, Yedisu ve Tengri Dağları’nda yerleşen Sakların arasında güçlü bir eski Türk özeği olduğu bilinir. Mesela, ünlü bir tarihçi ve arkeolog olan Profesör A. N. Bernştam bu tezi savunanlardan biridir (Bernştam, 1951:90).

Azıklar, tarihi kayıtlarda çokça geçmektedir. Azıkların Orta çağ’da Batı Türklerinin (Onok budun) Nuşibi-Nişibu dalının bir boyu olduğu iyice bilinmektedir. Çin kaynaklarında “Asigi” diye zikredilir (Abramzon, 1959:C.III:36). Azık kabilesi günümüzde Kırgızlar ve Altaylar arasında da mevcuttur (Radloff, 1929:543;Grjimaylo, 1926:C.III:543)Yedisu’da, Almatı’nın doğusundaki “Issık” adındaki bir yerde İskit-Sak dönemine ait olan çok sayıda kurgan vardır. İssık toponimi (yer adı) asık etnik ismi ile bağlı olabilir, yani İssık ve Asık bir ıstılahın devingenli şekilleri olabilir.

Kazakların Kiçi (Küçük) Cüz’ünde İsık kabilesi vardır (Aristov, 1896:384). Güney Sibirya’da, Münusa-Minusin arazisinde İzıh-Tah denen bir yer adı vardır (Kzlasov, 1960:75). Yine aynı şekilde Orhun Türk yazıtlarında İzgil adlı kabileler mevcuttur (Bartold, 1968:C.V:302,324).

İzgil adı bizim fikrimize göre eski Türk azık ve il(el) kelimesinden gelmiş olabilir, yani azık – il (el), azıkil (azık el), a z(ı) kil, izgil= azık eli (kabilesi, oymağı) anlamına gelmektedir. Antik yazar Herodot’ta da (Tarih, III:89-94) bu, ad benzerliğiyle Hazar ve Aral denizlerine yakın olan ıslı, ırmaklı topraklarda azık’lar “pavsikai” diye anılır denmektedir (Drevni Avtorı, 1940:36). Pavsikai, abasık (obasık) ıstılahının flektif şeklidir, yani abasık, obasık, (a) basık, basık, pasık, pavsik”tir. Abasık (obasık) ismi ab(ob) kelimesi (İran dilinde- “su, ırmak, çay”) ve asık etnik isimden yapılmıştır, yani ab (ob)-asık, abasık, obasık – “sulu, ırmaklı Azıklar” anlamını verir.

Strabon’da (Coğrafya, VII: 3) Azıklara “yazig” diye işaret edilmektedir (Latişev, 1947:200). Bu haberlere göre onlar, Kara Deniz ve Azak (Azık) denizine yakın olan bölgelerde yaşıyorlardı. Strabon’da Azıklar farklı şekillerde de anılmaktadır. Bir yerde zig (zik) şekli vardır, başka yerde ise apasiak diye işaret edilmektedir (Latişev, 1947:189;Drevni Avtorı, 1940:93). Zig (zik) şekli azık etnik isminin flektif şeklidir, yani azık, (a) zık, zik (zig). Apasiak olursa abasik ıstılahı olma ihtimali vardır, yani abasık, apasik, apasiak – “sulu, ırmaklı Azıklar” anlamını verir. Apasiaklar hakkında antik yazar Pliniy de (Genel Tarih, X:48) haber verir (Drevni Avtorı, 1940:84). Aynı yazarın diğer eserinde (Tabii Tarih, III:42) Apasiaklar pezik şeklinde anılmaktadır, başka bir yerde ise psak diye geçmektedir (Drevni Avtorı, 1940:85,126-127).

Pezikler, Ptolemey’de (Coğrafya, IV:12) Okus dağlarının yanında anılmaktadırlar (Drevni Avtorı, 1940:125). Zikredilen eserin diğer bir yerinde (Coğrafya, VI:5) Azık dağları zikredilmektedir (Drevni Avtorı, 1940:12). Azık ve az etnik isimleri ile Kara Deniz İskitlerinin adı bağlantılı olabilir. İskit, yani sküz ihtimali eski Türkçe’de askız etnik ismin flektif şekli olmalıdır, yani “askız, (a)skız, skız, sküz”dür. Askız, bizce asık ve as(az) etnik isimlerinden teşkil edilmiştir, yani “asık-az, asıkaz, as(ı)kaz, askız” şeklindedir.

Kara Deniz İskitleri hakkındaki ilk bilgilerde onların etnik ismi Asküz diye geçmektedir (M.Ö. VII. asırdaki Asuri kaynakları) (Latişev, 1947:266). Daha sonra, M.Ö. V. asırda Eski Yunan kaynaklarında bu göçebeler sküz diye isimlendirilmektedirler. İşte, bu “sküz” ün ihtimal Askız etnik isminin flektif şekli olması lazım gelir. Aksız boylar birliği azık ve az oymak-kabilelerden teşkil edilmiş olabilir. Türkiye’deki Urmiya gölü bölgesinde yapılan arkeolojik araştırmalar bu düşünceleri ispat etmektedir.

Orada İskitlerin Sakkız veya Sakkez adındaki kurganları vardır. Sakkız veya Sakkez, tabi olarak Askız etnik ismin flektif şekli olmalıdır. Kara Deniz İskitlerinin arasında Orta Asyalı Sakların (Azıkların) olduğu arkeolojik araştırmalar ile delillendirilebilmektedir.

Kara Deniz bölgesindeki İskit tepelerinde Orta Asyalı Saklara ait olan hususiyetler mevcuttur (Çernikov, 1965:67). Bunun dışında Yüeçilere (Azlara ?) ait olan hususlar da vardır. Mesela, Kiev bölgesinde (Ukrayna), Doğu Kazakistan’daki Çilikta kurganına tamamıyla benzeyen İskit tepeleri bulunmaktadır (Çernikov, 1965:67). Demek ki, ilk Kara Deniz İskitlerinin (Askızlar), asık (sak) ve az (yüeçiler) kabilelerinden, oymaklarından teşkil edilmiş olması mümkün görünmektedir.

Yaklaşık olarak M.Ö. VIII veya VII. asrın başında Askızlar Batı’ya, Kara Deniz’in kuzey taraflarına geçmişlerdir. M.Ö. VII. asırda İskitlerin ülkesi vardı ve İskitlerin hükümdarı sık sık anılırdı (Latişev, 1947:270-271). İlk Kara Denizli İskitlerin, Merkezî Asya’dan geldiği tarih ilmince sabittir. Arkeoloji araştırmalarına göre M.Ö. VII-V. asırlara kadar İskitlerin boylar birliğinde Merkezî Asya’dan gelen konar-göçerler hükümdarlık yapıyordu. Ama, M.Ö. V. asırdan başlayarak yönetim yerli etnik grupların eline geçmiştir. 

İskitlerin (Askız) boylar birliğide kavim, köken ve etnik yapı yönünden çeşitlilik arz etmekteydi. Genelde, Frak-Kimmer, Hind İran, Fin Ugor-Ogur etnik gruplarına mensup olan oymak ve kabilelerden müteşekkildi. M.Ö. V. asırda eski Türkçedeki (aglütinativ) askız şekli yerine sküz (flektif) şekli görülür. Kara Deniz İskitlerinin eski Türk özeği zamanla azınlıkta kalmış ve yönetimi kaybettikten sonra diğer kabile ve oymaklar ile karışmıştır. Askızlar, Kara Deniz göçebelerine “İskit Triadasın”ı doğudan getirip, dağıtmışlardır. Orta çağ’da Yedisu’da “askes” göçebe kabileleri vardır (SSR, 1984:C.I:436). Askesler, Batı Türk Kağanlığı’nda yönetimin başında bulunan oymakların biridir. 

ney Sibirya’da Askız ırmağı vardır. Orada aynı isimle Askız köyü de mevcuttur (Radloff 1887). Az etnik ismi ile Oğuz etnik isminin aslı da bağlantılı olabilir, bu konu hakkında da çalışmalar vardır. Linguistik açısından oğuz (okus) şekli eski Türk ok(oğ) kelimesinden (dalı-kolu, oymak manasında) ve az(as) etnik isminden oluşabilir, yani ok(oğ)-az(as), okas(oğaz), okus(oğuz) şeklindedir (7).

Tarihi kaynaklarda eski konar-göçer dönemde Maveraünnehir’de Oğuz adı ile işaret edilen göçebe kabileler anılmaktadır. Arrian (Aleksandr’ın Anabasisi, VII:10) Amu-Derya veya Sır-Derya tarafında Uksi adlı göçebeler hakkında malumatlar vardır. 

Büyük İskender onlar ile karşılaşıp hakimiyet altına almıştır (Drevni Avtorı 1940:58). Bu konar-göçer oymaklar elbetteki Oğuzlardır. Pliniy ve Stefan Vizantiyskiy onları, augas diye ifade etmektedir (Tolstov 1948:244).

Antik kaynaklarda Amu-Derya nehri Okus diye adlandırılır. Bu isim (Okus, Oks) oradaki uksi, augas, okus kabilelerinin adıyla bağlantılı olabilir. Ptolemey (Coğrafya, IV:12) Yaksart (Sır-Derya) tarafında Okus dağlarını işaret eder (Drevni Avtorı, 1940:125). Ptolemey, o haberlerde Okus gölü hakkında da bilgi verir (Drevni Avtorı, 1940:125). Türklerde Amu-Derya nehri XIV-XVI. asırlara kadar Okus diye adlandırılmıştır (Tolstov, 1962:8). H. Vamberi’nin fikrine göre Oks (Amu-Derya) Türk kelimesidir ve nehri ifade etmektedir. 

O, Oks’un İran ve Turan’ın eski sınırı olduğunu belirtir (Vamberi, 1873:C.I:11-12). Orta çağ’da Oğuz (Uğuz) adlı Türk kabilesinde oymaklar çoktur.

Az etnik ismi ile aslen usun etnik ismi de bağlantılı olabilir. Bizce, usun etnik ismi asan etnik isminin devingenli şeklidir. Asan, as (az) eski Türkçe’de çokluk anlamı veren n ekinden yapılabilirdi; yani as(az) – n, as(a)n, asan – “azlar” anlamındadır. Çokluk anlamını veren n eki eski Türklerde, bazı lehçelerde yer alırdı. Asanların ve Usunların bu Yüeçiler ile akraba olmaları şüphesizdir. Hatta Asan ve Usunlar ilk zamanlarda Yüeçilerin (Azların ?) bir kısmı, parçasıdır. 

Asanlar, Büyük Yüeçilerin arasında anılmaktadır. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, M.Ö. II. asırda doğudan Maverunnehir’e Büyük Yüeçilerin boylar birliği gelmiştir. M.Ö. 160-140’lı yıllarda Yunan Baktriana Devleti’ne saldırarak tamamen yok etmişlerdir. Büyük Yüeçilerin arasında Asanlar isim olarak geçmektedir. Pompey Trog, onları Asian diye ifade ediyor (Drevni Avtorı, 1940:101).

Strabon ise, Asanlar’dan apasian veya pasian diye bahsediyor (Drevni Avtorı, 1940:18). Pasian adı Apasian ihtimalinin flektif şeklidir. Apasian – “sulu, ırmaklı Asanlar” manasına geliyor. O, ab (ob) – (İran dilinde“su, ırmak” manasındadır) ve Asan etnik isimidir, yani ab-asan, abasan, abasian şeklindedir.

Tarihi kaynaklarda Asanlar, Saklar ile birlikte anılmaktadır. Mesela, Strabon (Coğrafya, XI:8,4) bu konuda haber vermektedir: Saklar, Ermenistan’daki en iyi toprakları ele geçirip oraları Sakasana diye adlandırmışlardır (Drevni Avtorı, 1940:18). Arrian ve Pliniy, sakasan adlı oymak ve kabile hakkında bilgi vermektedir (Drevni Avtorı, 1940:42;Elnitskiy, 1977:200-201). Sakasan, Sak ve Asan etnik isimlerinden oluşan ıstılahtır. XII-XIII. asırlarda Hazar Denizi’nin kıyılarında yer alan Saksin veya Sohsin ülkesi ve şehri anılmaktadır (Bartold, 1968:C.V:601). Kazakların Küçük Cüz’ün Dört Kara kabilesinde Saksan kolu vardır (Aristov, 1896:380). Ptolemey (Coğrafya, IV:2) Oks nehrinin yanında, Harezm tarafında oksian adlı boylardan bahsetmektedir (Drevni Avtorı, 1940:125). 

Oksian ıstılahı ok(uk) kelimesi asan etnik isminden oluşabilir, yani ok(uk) – asan, okasan, ok(a)asan, oksan, oksian – Asanların oğu (dalı) anlamındadır. Başka bir ihtimal: oksian ıstılahı okus etnik isim ve eski Türkçe’deki çokluk manasını veren –n ekinden oluşabilir, yani okus (oğus)-n, okus-n, okus(a)n, oksan, oksian – “okuslar (Oğuzlar)”  anlamındadır.

Eski Çin kaynaklarında Tanrı dağlarında Kaşgar’ın kuzey-batı tarafında Hüsün Beyliği zikredilmektedir (Yakinef, 1851:C.III:48). Hüsün işte üsün etnik ismin spirantlı şeklidir, yani (h)üsün, hüsündür. Hüsün diye işaret edilen kabileler tarihte (Çin kaynaklarında) yer alır. 641 yılına ait olan olaylarda Hüsünler ğyeğu (Kırgız) ve Çumugun ile birlikte anılmaktadır.

Çin kaynaklarında Gök Türklerin yönetici boyu Aşina diye adlandırılmaktadır. İlmî araştırmalara göre Aşinaların gerçek etnik adı Çin kaynaklarında verilen şekle tam olmasa da, çok yakındır (Klyaştorniy, 1961:112). Bizim fikrimiz boyunca Aşina ıstılahı eski Türk asan etnik isminin Çince versiyonudur. Kazakların Küçük Cüz’ünde İssen-Temir kabilesi vardır (Aristov, 1896:379). 

Çumekey veya Çuman aşiretinin (SırDerya ve Tele Gölü’nde otururlar) bir kolu Asan adındadır (Aristov, 1896:382). Kazakların Orta Cüz’ünde Üsün kabilesi vardır (Aristov, 1896:367).Yine, Serkes kabilesinde Kusun oymağı vardır (Aristov, 1896:380). Kusun, üsün etnik isminin spirantlı şeklidir, yani “(h)üsün, hüsün, küsün”dür. Biruç boyunda İsangul adlı kol-tarmak vardır, orda Asan ve Üsün oymakları yer alır (Aristov, 1896:380). 

Kazakların Küçük Cüz’ünde Cinkalıç kolunda Asan boyu vardır, Urus kolunda Asan ve Üsün boyları yer almışlardır (Aristov, 1896:384). Kazakların Ulu Cüz’ü de Usun veya Uysun diye adlandırılır. Bu durum tabii eski konar-göçerler dönemindeki Üsünler ile bağlantılıdır.

Güney Sibirya’da Minusin ve Abakan bozkırlarında Asan veya Assan kabileleri yaşarlardı (Radloff, 1929:21). Hotonların arasında Hasn boyu bulunuyor (Grodekov, 1889:C:I:17). Hasn işte Asan etnik isminin spirantlı şeklidir. Aynı adla, Kırgızlarda, Tekes sahillerinde oturan Buğu (8) kabilesinde Asan-tokum boyu vardır (Radloff, 1929:20). Doğu Kazakistan’da Caysan toponimi ve Caysan gölü vardır. Caysan ıstılahı eski Türk cay (yer, toprak anlamında) kelimesidir ve asan etnik isminden teşkil edilmiş olabilir, yani cay-asan, çay(a)san, caysan – “Asanların (veya azların) yeri ve toprağı”dır. Orta çağ’da Kıpçak kabilelerinin arasında Cersan boyu anılmaktadır (Aristov, 1896:367). Cersan ve Caysan ıstılahının manaları aynıdır. Kazakların Ulu Cüz’ünde Sarı üsün boyu vardır (Grjimaylo, 1926:C.II:277).

Doğu Gök Türk Kağanlığı’nda yönetime yakın olan diğer Türk kabilesi, Çin kaynaklarında “Aşide” (A shih-te-Aşite) şeklinde verilir. Aşide bilimsel araştırmalara göre rekonstrüksyonda Oset veya osset etnik ismini verir. Oset, işte bu çok eski etnik isimdir. O, İskit-Sak dönemindeki göçebe kabilelerin etnik ismi olarak tarihi haberlerde anılır. Onlar, bu haberlere göre yaklaşık olarak Sır Derya’nın kuzey tarafında yerleşmişlerdir. Antik tarihi kaynaklarında bu göçebeler, issed ve issedon (assedon) şekillerinde görülür (Elnitsky, 1977:77-78). 

İssed elbette Asat’tır. İssedon ihtimali bizce asatan olabilir. Asatan ıstılahı asat etnik isminden ve çokluk manasını veren eski Türkçe –n ekinden oluşabilir, yani asat-n, asat(a)n, asatan – “asat’lar” manasındadır. Asat ve asatanlar aynı boylar birliğidir. 

Asat etnik ismi as ıstılahı ile bağlı olabilir. Eğer, as unsuru etnik isim olursa, at unsuru eski türkçe ad (isim anlamında) kelimesi olabilir, yani as-ad (at), asat – “ismi az (adı az)” anlamına gelir. Linguistik açısından bu ihtimal gerçekleşebilir. Tarihi açıdan İssed ve İssedonlar, Arimas ve Yüeçiler ile bağlantılıdır. Demek ki, iset (asat) ve issedonlar (asatanlar) eski Türk göçebeleri olabilir.

Pliniy, Sır-Derya’nın kuzey tarafında İst veya Gist (hist) kabilelerini işaret etmiştir (Hennig, 1961:C.I:23). İst işte bu asat’tır. Hist veya gist ıstılahı asat etnik isminin spirantlı şekli olabilir, yani (h)asat, has(at), hast, hist, gist. Kazakların Orta Cüz’ünün Cumuk kolunda Istı kabilesi vardır (Aristov, 1896:357). Istı işte bu Asat’tır.

Demek, ilk göçebeler döneminde Merkezî Asya’nın veya Güney Sibirya’nın bir bölgesinde göçebe medeniyeti yapılandırılmıştır. Tabii bu çok eski Türk medeniyeti olarak bilinir. Bizim fikrimize göre “İskit Triadası” buradan çıkmaktadır. İlk göçebeler döneminde o bölgelerde göçebelerin boylar birliği teşkil edilmiştir. Onların etnik ismi Az- idi. Sonra Azlar başka topraklara yerleşmişlerdir. Maveraünnehir’de, Az göçebelerinin ayrı kabileleri Hind-İran, Frak-Kimmer etnik gruplarına ait olan oymak ve boylarıyla karışmıştır. Genelde bu, Sır-Derya nehrinin sahillerine bitişik olan topraklar ve o nehrin mansıbındaki, Aral Denizi’nin kıyısındaki bölgelerde meydana gelmiştir.

Az goçebelerinin bazı gurupları, M.Ö. VП. asırda Kara Deniz’in kuzey bölgelerine gitmişlerdir. Sonraki dönemlerde ise M.Ö. V. asırda Eski Yunan kaynaklarında “sküz” diye adlandırılmışlardır. Ìlk Avrupalı İskitlerin (M.Ö.VП-V asırlar) Asya’dan geldikleri tarih ilminde sabittir. İlk Avrupalı İskitlerin kültürünün Dağlı Altay ve Doğu Kazakistan göçebelerinin kültürlerine ait olduğu, arkeolojik araştırmalarla çoktan ortaya konmuştur. 

Etimolojik araştırmalara göre İskitlerin gerçek etnik adı Az (as) ıstılahından ve diğer eski Türk unsurlarından teşkil edilmiştir. 




Dr. Kılıç OSMANOV
Arabayev Kırgız Devlet Pedegoji Üniversitesi, Şarkiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.  (Kırgız Türkçesi’nden Aktaran-İlmî Redaktör: Dr. Mustafa KALKAN tarafından hakemlerimizin eleştirileri ve yazarın Kırgız Türkçesiyle yazdığı cevaplar metne dahil edilmiştir). 


1- Prof. Dr. Saadettin Gömeç’in açıklamalarına göre Asya’da bulunan eski kurganların tamamına İskit kurganları denmesi doğru değildir bunların çoğu Hun kurganlarını oluşturmaktadır. Kılıç Osmonov, bu tezi kabul etmekte ve Asya’da bulunan eski kurganların tamamının İskitlere ait olmadığını doğrulamaktadır. Kılıç Osmonov’a göre bu tarihi eserler arkeoloji ilminin tespitlerine göre bir kaç gruba bölünür; 1. İlk göçebe kurganları (çok eski zamanlardan M.Ö. VI. asra kadar), 2. Eski göçebe kurganları (İskit-Sak dönemi de denilir M.Ö. VI-III. asırlar), 3. Hun veya Hun-Sarmat dönemi kurganları (M.Ö. III-II. ve diğer asırlar). Tarih ilmine yardımcı olan arkeoloji disiplini sayesinde bu eski kurganlarının çeşitli hususiyetleri iyice tespit edilmiştir. 

2- «İskit –Triadası» - İskit-Sak medeniyetine ait olan hususiyetlerdir. 
3- Yüeçilerin (Yüeh-chih) yerleşik hayat unsurlarına sahip bir kavim olduğu bilinmektedir. Aynı zamanda son yıllarda yapılan araştırmalar, Asyenik özellikler taşımalarına rağmen bu kavmin Sogdlularla etnik bağlara sahip olduklarını ortaya koymuştur. Kılıç Osmanov, bu konuda şu açıklamayı yapmıştır; Yüeçiler, Hint-İran etnik grubuna mensup olan bir kavimdir. Ama bu tezin birçok eksiklikleri vardır. Antropolojik açıdan bu kavmi teşkil eden boyların içinde Mongoloid antropolojik tipin belirgin etkileri mevcuttur. 1. Bu kavmi teşkil eden boylar batıdan gelmemişlerdir, Maveraünnehir’de yaşayan Hint-İran etnik grupları ile hiç bir alakaları yoktur. İskit-Sak medeniyetine mensup olarak kabul edilen kavimler arasındadırlar ve o dönemlerde doğudan batıya yayılmışlardır. 2. Yüeçilere (Çin kaynaklarındaki yazılış şekilleri çeşitli biçimlerde okunmaktadır) dil yönüyle bakıldığında Türk oldukları düşüncesi tarih ilminde eskiden beri kabul gören bir tezdir. Günümüzde ise tarih ilmi, onları eski Türkler olarak kabul etme eğilimindedir. Bunun çeşitli dayanakları vardır. Büyük Yüeçiler bilindiği gibi Maverunnehir’de Kuşan İmparatorluğu’nu kurmuşlardır. Kuşanlara ait olan tarihi kaynakların araştırılması sonucunda Türk oldukları açıkça görülmüştür. Mesela, Kuşanların hanlarının isimleri, onların kullandıkları idarî unvanlar (yabgu  unvanı (yavuga –diye de bilinir) Orta asırlarda yaşayan batı Türklerinde yabgu olarak bilinir), şehirlerin isimleri ve diğer hususiyetler bunu ispatlamaktadır. 3.Yüeçilerin İranlılara mensup olduğu görüşü, İskit-Sak medeniyetinin de İranlılara ait olduğu düşüncesine dayanıyordu. Bazı arkeologların tespitlerine göre İskit-Sak medeniyeti Asya’nın batı tarafında teşkil edilip Hint-İran kökenli boylar tarafından doğuya doğru yayılmıştır. Yüeçiler, İskit-Sak medeniyetine dahil olarak görüldüğü için de onları, Hint-İran kökenli etnik gruplar şeklinde tanımlamışlardır. Ama günümüzde yapılan son araştırmalarla bu tez, arkeologlar ve tarihçiler tarafından çürütülmüştür. 

4- Prof. Dr. Saadettin Gömeç, bu etimolojide “er” ekinin eski Türkçe metinlerde kullanıldığını ama”as” ekinin “er” ekinin yerine kullanılmış olabileceğini iddia etmenin sınır dışı bir zorlama olduğunu belirtmiştir. Türk isimlerinin etimolojileri için bakınız (Gömeç, 1992:Gömeç, 1994). Kılıç Osmonov, yönlendirilen etimolojik eleştirilerin farklı bakış açılarından kaynaklanmasına rağmen Prof. Dr. Saadettin Gömeç’in tezlerini paylaştığını ifade etmektedir. 


5- Büyük İskender’in bölgeyi terk etmesinden sonra bu topraklarda kurulan Roma kökenli devlettir. 

6- Prof. Dr. Saadettin Gömeç diğer etimolojilerin anlamlandırılmasına da katılmadığı için (Türgi+s/ş şeklindedir ve “s-ş” çoğul ekidir) bu konudaki etnik isimlerin tahlilleri için tarafınca neşredilen makalelere müracaat edilmesini uygun görmektedir. (Gömeç, 1994;Gömeç, 1994). Ayrıca bu sahadaki diğer değerli uzmanların araştırmaları için bkz. (Eberhard, 1996:106, 207,209; Taşağıl, 2004:50, 119). 

7- Bu tahlilin hiçbir ilmî delile dayanmadığını ileri süren Prof. Dr. Saadettin Gömeç, etnik isimlerin etimolojileri üzerinde çalıştığı için Og (k)+z=Okuz-Oguz daki “z” burada çoğul ekidir şeklinde bir açıklama yapmaktadır. Türkiye’de hali hazırda İskitlerin tarihi üzerine çalışan iki kişiden biri (Prof. Dr. Ekrem Memiş ve Prof. Dr. İlhami Durmuş) olan İ. Durmuş bu türden kelime etimolojilerinin tahlillerini dil bilimcilere bırakmak gerektiğini belirtmektedir. 

8- Buguların tarihi ve kökenleri için bkz. (Gömeç, (t.y):42).  pdf: