Translate

5 Ocak 2015 Pazartesi

Cengiz Han'ın Ecdadı ve Kavimler







Cengiz ve evlâdı Tarihimiz Kaynaklarına Dair : 

Biz Türk tarihinin eski devrilerini, meselâ Göktürkler devrini daha ziyâde komşu milletlerin tarihlerinden öğreniyoruz. Meselâ Göktürk devri tarihi için Çin tarihleri birinci derecede önemlidir. Keza Sasanî İran nihayet Arap kaynakları da gereklidir. Arap kaynakları Göktürk tarihi için geçtir. Ancak eski tarihlerini anlatan bahisler vardır. Keza grekçe ve Lâtince de öğrenmek icap eder. Türklerin kendilerinden ise sadece "Yazıtlar” kalmıştır. Yani bir yazılı tarih esâri kalmamıştır. Çengizli devletinde ise kendisinin ve oğullarının devrinin kaynakları pek çoktur. 

Bugüne kadar Çengizli tarihi araştırmalarında, Çengiz'in kendi devletini kurduktan sonraki kaynaklar esas alınarak öğrenilirdi. Çengiz'in ecdadı, hatta gençliği için kaynak yok denilirdi. Çengiz hakkında  derli toplu bir eser yazmış olan Rene Grousset böyle der ; "Umumî kanaat şu idi ki Çengiz'in ecdadı ve gençliği hakkında kaynak yoktur."  Halbuki vardır. 

Yalnız bu kayıtları gereği gibi incelecek için çok dil bilmek ve bu meselede vukuf sahibi olmak icap ediyor. Bu cümleden meselâ Çengiz'in birçok defalar savaştığı hattâ onlarla savaştan sonra öldüğü Tangutlar vardır. Bunların ülkesinden şimdilerde pek çok vesikalar çıkıyor. Keza Tibet kaynaklarının ihtiva ettiği orijinal bilgiler ancak yeni ilim âleminin önüne seriliyor.

Çengizli İmparatorluğunun esas kısımlarında Çin seddi civarları, Çu havzası vs. deki kazılarda pek çok malzeme çıkıyor. Meselâ Sven Hedin 1938 lerdeki tetkik seyehatı sırasında milyona varan vesika bulmuştu ki, büyük çoğunluğuna, halâ el bile sürülmemiştir. 

Doğu Asya’da yerleşmek isteyen Japonların, İç Asya'ya doğru kaydıkları İlmî faaliyetlerinde de bir hayli zengin malzeme ortaya koydular. 

Orta Asya’da bulunan şehirlerin değişik ve hususî durumlarına dikkati çekmek icap eder. Taklamakan çölü kıyısındaki şehirler, dağın ova ile irtibatı olan mıntıkalarında kurulmuşlardı. Bu şehirlerin bazıları bugün harabe halindedir ;  bazılarını kumlar istilâ etmiştir. Bunu görenler, başka kaynaklara başvurmadan, Ortaasya ’nın kurumakta olduğunu söylediler ki, bu efsâne hala da izlerini devam ettirmektedir. Halbuki bir kuraklık mevzubahis değildir. Aksine Tarım nehrinin seviyesi çoğu zaman artıyordu bile, böyle olunca şehirler niçin viran oluyordu. 

Bu tamamen tabiî bir olaydır. Şehirler nehirlerin ve onların sularının sulama, sahaları ile ilgili olarak kurulup, gelişiyorlardı. Onlar varlıklarını en büyük ölçüde bu nehirlere ve onların sulama kabiliyetine borçlu idiler. Ancak dağlardan inen nehirler, zananlaa yataklarını derinleştiriyor, böyle olunca o sahalarda sulama imkânsız oluyordu. Şehirde, daha uzağa, nehir suyunun müsait olduğu bir yere naklediliyordu.

Keza meselâ nehrin suları bir yıl çok olunca mecrası değişiyordu. Ve eski mecra üzerindeki şehirler terkediliyor, yenilerine geçiliyordu. Bu tip şehirlerden, meselâ Hoten şimdilerde, hayli yukarılardadır ki, nehir derinleşmiştir.

Doğu Türkistan’daki kazılarda çıkan, vesikalardan Hoten vesikaları zikre değerdir. Bu sahada Türklerden önce bir İranî kavim yaşamış, ki buraya nasıl geldikleri mâlum değildir. Belki Sakalar devrinde bu muhaceret olmuştur. Anlaşılıyor ki ,Sakalardan önce Türkistan sahası hayli boş imiş. Bu zamanda bir fatih çıkmış, ordusunun çeşitli garnizonlarını Çin sahasında, Mançurya'da, Rusya'da bırakmış . İranlılardan en çok As'lar zikredilir. (As'lar Türktür-SB) Ancak onlardan vesika pek kalmadı. 

Buhara Semerkant tarafında Soğdlar, Harezm'de Karezmliler ve Şarkî Türkistan'ın güneyindeki Hotenliler pek maruf dur. Kuzeyde Küçe taraflarında da vesikalar bulundu ki, bunlara Tohar, güneydekilere ise Saka denildi. Zira Avrupa İlim âlemi Sakaları tamamen İran'lı olarak kabul eder. Bunların dili İranlı olduğunda İran şahının nakdi yardımı ile vesikaları neşredilmiştir. (Sakalar Türktür-SB)

Bulunan bu vesikaların bazıları pek önemlidir . Meselâ 9. asra ait olanlarında Çengiz'in ecdadına, Şato Türklerine,  Karatatarlara ait bilgi vardır. 

Bu vesikalar şanskrit tesirinde, ancak eski İran dilinde, bu dilinde Soğd, Harezm, Hoten ve Tohar diye anılan şivelerindedir. Bunları incelemek için behemahal Farsça bilmek gerektir. Şimdilik Türk tarihi tetkiklerinden sanskrit vesikalarına pek inemiyoruz; ancak gelecekte ona da sıra gelecektir.


1 - Çengiz'in kendi devrine ait fütühatını belirten vesikalar en çok Çince ve Arapça kalmıştır. Zira Çengiz devrine kadar Arapça pek muteberdi. Gerçi bir ara Selçuklular devrinde Farsçaya önem verildi, ancak Farsçadan asıl gelişmesi Çengiz evlâdı devrinde oldu. Ve Farsça yazılan eserlerin en büyüklerinden olan Reşideddin'in Cami üt-Tevarih' i Çengizli devri tarihi için ilk kaynaktır. 

Doğu sınırlarında Hemedan’da yetişen bir yahudi tabib ailedendir. Bunlar Moğol hükümdarlarıyle garip bir şekilde tanışmışlardı. Bilindiği gibi Batınîler'in merkezlerinden birisi Alamut kalesi idi. Hasan Sabbah'ın kurduğu söylenen Batinîlik, adeta bir terör teşkilatı idi. Batınî terör teşkilâtına dair yakınlarda Dr. Minucehr Situde'nin bir yazısı vardır. Bunda Kaleleri, Alamut ve Çuhistan kalesi tasvir ediliyor. Tahkimatları sağlam olmuş , ancak nedense Selçuklular oraları alamamışlar. Herhalde alamamalarının esas sebebi, ülke içinde onların fikirlerini terviç edenlerin bulunmasıdır. 

Kale-i Alamut, bazen Kale t-ül-Mevt, yâni ölüm kalesi de  okunurdu.. Çengiz evlâdı buna pek dikkat etmişler,, nasıl olur da, dağ başında türeyen bir eşkiya çetesi, büyük bir ülkeyi tehdit eder demişler, hatta bunu kendileri için bir izzet-i nefis meselesi yapmışlardır. Burasını ve Kuhistan'daki merkezlerini alıp yok etmek için Hulağa vazifelendirilmişti. 

Reşideddin’in babası da bu terör teşkilatı tarafından kaçıırlmış. Lulagu daha Karakurum'da iken bu terör çetesinin elinde esir bulunan âlimlerin, meselâ Nasiredin Tusi'nin ve diğerlerinin isimlerini biliyordu.  Hulagu Alamut kalesini aldığı zaman kapılarını açıp Alim ve sanatkârlar serbestçe çıkabileceklerini ilân ettirdi. Bunların emniyetini sağladıktan sonra, bu fesat ocağını tamamen yok etmişti. 

İşte Reşideddin'in babası Alamut'daki âlimler meyanında idi ve Çengizli ailesi ile böylece tanıştı. Reşideddin'in ailesi Türklere yaklaşıyor, onlarla kız alıp veriyor ve asıl önemlisi Çengizli hanlarının temayüllerini pek iyi takip ediyorlardı. Meselâ Gazan Han, tarihi bilmek isterdi, Reşideddin hemen bir tarih, Cami üt- Tevarih yazdı. 

Olcayku han devrinde bu genişletildi ve II. bir cilt hâsıl oldu. I.cilt Türk ve Moğol kavimlerinin, Çengiz ve oğullarının tarihi idi. II, cilt ise bir cihan tarihidir, ki Avrupa, Çin ve Hind tarihleri dahi burada yazılmıştır. Reşideddin, bunu yazmak için her ülkeden âlimler getirmişti. Rabı Reşidi adını verdiği vakıflarını yaptırmış , eserini yazdıktan sonra bunu çoğaltmıştır.  Eserin aslı, ilk derslerde de söylendiği gibi Türkçe ve Moğolca olmuş. Sonra Farsçaya ve Arapcaya tercüme etmiştir. Reşideddin sonra dinî münâkaşalara da katıldı ki, bugün bile onun müslümanlığının samimi olup olmadığı konuşulur. Prof. Togan'a göre o samimi olarak, Müslüman Sünni oldular. (04.12.1969)

2- Ata Melik Cuveynî. Bunlar Çengiz'den sonra Horasan taraflarında vali bırakılmış olan Uyrat beyleri nezdindeki yerli (İranlı) Münşi (kâtip) lerdi. Ancak bunlar kendilerini "vezir” olarak görüyorlardı.

Gerçekte asıl vezir, Körküz adlı Uygurdu. Tacikler kendi kendilerini vezir sayıp, böyle olup gittiler. Anadolu'da nüfuzlu bulunan Şemşeddin Cüveynî gibi Ata Melik de Bağdat valisi idi. Tarihi Cihangüşa, "Cihan Fethinin Tarihi"  isimli eseri pek kıymetlidir.  Farsça aslı GMS de neşredildi ki, üç cilttir. 1913-1937 J.A.Böyle, eseri İngilizceye tercüme etti. The History of the world-conqueror, 1958 Manchester.


3 - Tabakat-ı Nasırî. Müellifi Çengiz Han devrinde Hindistan'da yaşamıştır. Kendisi bizzat hadiselerin içinde bulunmamıştır. Ancak Çengiz'in ölümünden sonra hadiseleri görenlerden naklen eserini yazdı. Bu zat, Bağdat halifeleri taraftarı olup, eseri Çengiz'e düşmanlık hissiyle yazılmıştır ki, umumiyetle lanetle anar. Bu eser asırda H.G. Raverti tarafından neşr ve tercüme edildi.

4- Yüan Çao-Pişi, yani Moğolların gizli tarihi. Çin harfleriyle Moğolca yazılan bu eser, eskiden sadece bir Ruşça tercümesiyle istifade ediliyordu. Şimdi P.Pelliot, E. Hacnisch'in himmetleriyle Avrupa dillerine tercüme edildi. A.Temir'in Almanca'dan tercümesi Türkçe olarak da neşredilmiştir.

5- Yüan-şi. Moğolların tarihi. Çin'de hâkim olduktan sonra "Yüan" adıyla bir sülâle teşkil eden Çengizli evladının resmî tarihi. Aslında bu pek mufassalmış. Ancak kendisinden sonraki sülâlenin tahribatına ugramış, ki şimdi yine 100 cilt kadar vardır. Batı dillerine kısmen nakledilmiştir ki, Bretschneider, F.E.A ler. Umumî Türk Tarihi Kütüphanesinde Çincesi vardır.

6- Şin Yüan-şi, Yeni Moğol tarihi. Bu, öncekine nazaran daha mufassal, ancak çok daha muahhardır. Geçen yüzyılda Yüan-şi'nin eksikliklerinin başka kaynaklarla tamamlanmış bir şekli gibidir.

7-8- Güney Çin'de hâkim bulunan Sung sülâlesi elçisinin 1222 de Karakurum'a gelen elçisinin yazdıkları da önemlidir. Meng-Hung adlı bu Sungludan başka 1232 de Mundaye'nin hatıraları da, Meng-hun’un eseri diye 1850 lerde Ruşçaya tercüme edilmişti. Her ikisinin eserini Yang-Huanı 1926 da Pekin'de bastırdı. Bu metinler Celâleddin Vang-zinşan tarafından mezuniyet tezi olarak işlenmiştir. Çengiz'e muasır ve pek kıymetli olan bu kaynak, daha neşredilmedi.

9- Çengiz'in zamanında Çin seferine iştirak eden bir eseri zikredilmelidir; "Cheng-wou ts'in-tcheng lou". Bunu P.Pelliot, mükemmel olarak işlemiş, ölümünden sonra L.Hambis'in sâyi ile birinci kısmı neşredilmiştir. Paul Pelliot-Louis Hambis, Histoire des campagnes de Gengis Khan, 1951, Leiden. Pelliot, bu eserin ne vakit yazıldığı hakkında da bilgi verir. Ona göre bu eser, Beyaz Tatar (Öngüt) kralının, Kubilay- Temur Kaan devrinde yaşayan torunu tarafından yazılmıştır. Öngüt kralı " Alakçın Tigit Kuru", yani Tekinlerin mayası Alakçın adındaydı ve torunu da Aybuka'dır. 

Aybuka bu eserini Çince yazmış, sonra Çağan adında, birisi Moğolcaya tercüme etmiştir. Bu eser kısa cümlelerle ifâde edilir bir tarihtir ki, Türklerde de kısa cümle kullanılırdı. "Histoire des caapagnes de Gengis Khan", daha ziyâde Çin seferlerini anlatan bu eser Türk tarihi için pek mühimdir. Zira P.Pelliot, Çin işaretleriyle ifade edilenlerin Türkçelerini dahiyâne bir şekilde tespit etmeye muvaffak olmuştur.

10- Çengiz Han'dan hayli zaman sonra yazılan birkaç Moğolca eser de vardır. Bunlardan birisi Altan Topçı, yâni Altın Tarih'dir. Bu efsanevi bir mahiyettedir. Ancak her hükümdar için verilen pek uzun ünvanlar, kısmen Oğuznâme’yi hatırlatıyor. Sagan Seçen, ise daha istifadeli bir eserdir.

11- Çengiz'in batı seferi sırasında kendisine gelmiş olan Çang-çun'un eseri de pek önemlidir. Kimyager keza taoist olan Çang-çun Çengiz'in Maveraünnehri istilâsı sırasında bulunmuştur. Eserinde İslâm Harezmşah'ın Hristiyan Küçlükle işbirliği yaparak Müslümanlara karşı Hareketini, buna karşılık Çengiz'in Müslümanların tarafını tutmasını güzelce anlatır. Bu da İngilizceye ve hûlasatan Türkçeye çevrilmiştir.

12- Arapça kaynakların belli başlısı bu çağlarda yaşayan İbn ül-Esir ile Yakut'dur. İbn ül-Esir "El Kâmil" adındaki eserinde, Yakut da Mucem ül-Büldan da birbirini tamamlayan bilgi verirler. Bunlar
Bağdat Halifesinin taraftarıdırlar.

Bu kaynaklardan istifade edilerek yazılan belli başlı iki eser vardır ki, sonradan Çengizlilere ait hemen bütün tetkiklere kaynak olmuş gibidirler. Bunların başında aslen ermeni olan ChD 'Ohsson'un eseri gelir: Histoire des Mongols depmis Tchinguiz Khan Jusqu'a Timour bey ou Tamerlan, I-IV, Lahaye ve Amsterdam 1934-35 1940'da fotoğraf olarak Pekin'de bir daha basıldı. Bu eser Çengiz’e düşmanlık hissiyle yazılmıştır, ki müellifi koyu bir ermeni mutaassıbıdır. 

Bir diğer eser H.H.Howorth'unkidir; History of the Mongols from teh 9th to tie 19th century 4 cilt metin, 1876-1888 London. Beşinci cilt indekslerdir. 1927. Bu eser Türk dostu bir kimsenin eseridir, ki Çengiz'i ve Kubilây'ı pek sevmiştir. D'Ohsson’un Arapça, Farsça bilmesine karşılık Howorth sadece Rusça bilmiştir. Avrupa'da Çengiz'e ait hemen bütün eserler, bu iki eserden istifade edilerek yazılır.

Monografilere gelince hepsini burada saymanın imkanı yoktur. En eskilerden birisi F.Erdmann'ınkidir:  Temudschin der Unerschütterliche, Leipzig 1862. Çengiz'in müspet tarafından almıştır. Çengiz'e ait devrimizdeki en iyi eserlerden birisi Rene Grousset'ninkidir: Le conquerant du monde, 1944 Paris. Şimdilerde İngilizce olarak da çıktı.

H.Desmond Martin "The rise of Chingis Khan and his conquest of North Chia, Baltimore, 1950, adlı eserinde Çengiz'in zuhuruna ve kuzey Çin’deki fütuhatını incelemiştir. Popüler eserleri, saymak da lüzumsuzdur. 

Ancak burada dikkate değer nokta Çengiz'in tek başına incelenemiyeceğidir. Çengiz kendi başına, hayatını bilmekle anlaşılmaz. Onun asıl,eseri, yarattığı devlet, ölümünden sonra vücuda geldi. Bağdat bile 13. asrın ikinci yarısında alındı ki, Çengiz tarihi demek , sadece kendi hayatının değil, oğullarıyla birlikte olan devrin tarihidir. (9.12.1969)



Çengiz'in Soyu ve Kendisine Yakın Kabileler.

Çengiz'den evvel Moğolca konuşan kavimler sıfatıyla Amur nehri üzerinde, onun kuzey ve güneyinde, keza deniz kenarında biten köşesinde yaşıyan kavimler gelmektedir. Bunların en güney kısmı Kidanlar Hıtaylar'dır. Gerçi bunlardan kalan dil vesikaları iyice öğrenilmiş değildir.

Fakat mevcut vesikaların okunan kısımlarındaki şahıs ve coğrafya isimlerinden Kidan ,yani Kıtayların doğrusu Moğolcaya yakın bir dilde konuştukları anlaşılmıştır. Bunların daha şarkında, daha milâddan evvel 200 senelerde Onay Yahud Onhu'lar yaşamakta idi ki, Mançu kavimlerinin cedleridir.

Çengiz ve oğulları zamanında muayyen şeklini alan Moğol dili ile konuşan kavimler, Şivey kavimleri idi. Bunlar Amur nehri kuzeyin de, şimdiki Çita ile Blagovikişki arasında, yâni bugün Rusya’ya ait yerlerde yaşıyorlardı. Bunlar kalabalık bir kütle idi. Bunların arasında Mengü isminde bir zümresi vardı; bunun sonradan Moğol ismini alan kavim olduğu anlaşılmaktadır. 

Moğol dilinde konuşan bu kavimlerin içtimaî teşekküllerinde Türklerden farklı cihetleri olmuştur. Bilhassa inek yerine domuzu ehlileştirmişlerdir. Kayalara, yaptıkları resimlerde de bu domuz resmi pek fazla, gözükmektedir. Fakat aralarında , hayat tarzları itibariyle Türk oldukları görülen Kumukhlar, Urenkhalar ve Su Tatarları denilen kavimler vardı.

Bu kavimler çok eski zamanlarda, yani Miladdan önceki asırlarda vaki mecburî muhaceretlerden buralara gelerek, yerleşen ve Moğol dilini alan kavimierdi. Kumukhlara gelince, bunların "T'ukiu”larla  aynı nesilden gelen ve Kidanlardan başka hayat süren bir kavim olduğu kaydedilmiştir. Bunlar beş kabile idi; Nu-he, yahud Kumusi, veya sadece  Hsi, sonrada Mu-ha-fey ve Bayançu isimlerinde idiler. 

Bunlardan Hsi'lerin "Kay” oldukları, Bayançu'ların da "Bayandır" oldukları anlaşılmaktadır.

"Urenkhay" Beyaz Kay demektir. Bunların Yenisey havzasında oturanları zamanımızdaki ahfadı gibi Türkçe konuşmuşlar. Fakat Şiveyiler arasında yaşıyan Kumukh (Si (Hsi) ve Bayançu) lar ise asırlar zarfında Moğolca konuşmuş görünüyorlar.


Bu kavilere ait Çin kaynaklarını tetkik eden Prof. Vasilief Mengu, Hsi ve Kumukhların garpta, yani Yenisey-Selenga taraflarında yaşıyanlarının Türkçe konuştuklarını, Amur nehrinde yaşıyanların ise Moğollaşmış olduklerını ileri sürmüştür. Çengiz Han'ın zuhurundan evvel bu Mengu isimli kavmin reisleri, 12. asrın ilk yarısından pek kuvvetlenmişler. Onlar 1139 senesinde Cucenleri mağlup ettiler. 1147 senesinde Cucenler Amur nehrinin kuzeyindeki 27 kaleyi bu Mengu kralına bırakmak mecburiyetinde kaldılar. Moğol rivayetlerinde Cucenlerle harbeden Moğol'lardan bahsedilmektedir. Vladimirtsof bunları Reşideddin ve Gizli Tarihte isimleri geçen Çabul Han ile Çutula Han'ın faaliyetleri olarak tanımaktadır. Grum Garjimaylo da bu fikri kabul etmektedir.

Amur nehrinde yaşıyan Şivay ve Muke kavimlerine dair "Cucenlerin Altın Memleketi tarihine ve komşuları"na ait yakında neşrettiği araştırmalarında V.E.Lavritsef (İstoril Sibiri, 1. 1968 s. 320-342, bilhassa 334-35) Cucenleri Amur sahasında 27 kaleyi kendilerine vermek mecburiyetinde bırakan Mangu yahud Mengu'lerin Çengiz'in ecdadı oldukları fikrine hiç yanaşmıyor. Herhalde Çengiz'in cedleri olan Çabul Han ve Çutula Han'lar Cucenlerle harp etmiş iseler de, onlar Amur nehri kıyılarında yaşıyan Mengu, Mangu'ların reisleri değil, Orhun, Selenga ve Yenisey havzasında yaşıyan Tayciyut ve Kırgızların reisleri olmuşlardır.

Yani onlar da Cucenlerle harp etmişler ve Cucenler Boyurnor taraflarında yaşıyan Tatarlarla araları açıldığı vakit, bu batı Mengularına dayanmak mecburiyetinde kalmışlardı. Mengular, hem Amur nehrindeki Doğu Mengularıyla, hem de Selenga-Yenisey havzasındaki Mengularla temasta bulunmuşlar ve kendilerine itaatsizlik gösteren, gerçekte ise Cucenlerin askeri olan Tatarları takip ederken onların yardımlarından istifade, etmişler.

Bu şekilde nihayet 1194 senesinde Kireyitlerin reisi Ong Han, Tatarların reisi Sayın Tegin ve Temuçin, yani sonraki ismiyle Çengiz, Cucenlerin müttefikleri sıfatıyla tarih sahnesine çıkmışlardır. Prof. Vasilief' in Uzakdoğu ve Amur havzasındaki kavimilerin tarihine dair 1858 de neşrettiği eserinde, Menguları ikiye ayırarak Çengiz'i ve cedlerini bunların, Yenisey havzasındaki Moğolların reisleri sıfatıyla gösterirken isabet etmiştir. Buna delil, Cuveynî'de zikrolunan Selenga ve bir haberdir.

Ogeday Kaan zamanında, sonradan Orhun kitabelerinin bulunduğu Karakurum-koşu Tsaidam sahrasındaki bir kuyudan kitabelerle dolu taşlar bulunmuş. Bunları kimse okuyamamış. Fakat Kidanlardan birisi bu yazıyı okumaya muvaffak olmuş. 

Burada Uygurların menşeine dair meşhur rivayetler tafsilatiyle anlatılmış imiş. Bunu Cuveynî kitabının 1. cildinde s.40-43 de anlatmıştır. Burada Orhun nehrinde  iki ağacın arasında bir dağ zuhur edip, bu 9 ay 10 gün içerisinde şişerek nihayet içinden 5 prensin doğduğu anlatılmıştır. 

Bunların en küçüğü olan Buku Han umumî hükümdar olmuş, kardeşlerinden Sungur Tekin'i 100.000 askerle Moğollar ve Kırgızlar tarafına göndermiştir. Korı, yahud Kutur Tekin Tangut tarafına, Tüngek Tekin'i Tibet tarafına yine o kadar askerle gönderdiği, kendisinin ise 300.000 askerle  Hıtay memleketine gittiğini, yerine dördüncü kardeşi Ortekin'i bıraktığı anlatılmış. 

Demek ki Sungur Tekin'i batıya Moğollara karşı gönderirken bu Moğollar Kırgızlarla beraber, Tekin’i batıya, Moğollara karşı gönderirken bu Moğollar Kırgızlarla beraber, yani Yenisey havzasında yaşamışlar.

Bu hikayeler Oğuz Destanında Oğuz'un fütuhatına iştirak etmeyip ona karşı savaşan üç amcasının, sonraları Moğolistan tesmiye  olunan Orhun taraflarına kaçmak mecburiyetinde kaldıklarına dair olan rivayetle bağdaşır. Bunlara Oğuz Han "Mung ol (Mun ol)" ismini vermiş Mung’un manası "bunlu, yani mağmum, kaygılı, kederli " demektir.  Oğuz da onlara "işte siz artık Türkistan'a gelemezsiniz. Burada kaygı içersinde yaşarsınız" demiş imiş. 

Elbette bu Mongolların bir kısmı Yenisey-Selenga sahalarında kaldığı gibi, diğer kısımları daha uzaklara, Amur nehrinin aşağı kısımlarına gitmiş olurlar. Herhalde Plano Karpini ve Rubruk'un zikrettiği Su Tatarları, şimdiki Habarovsk ve Vladivostok taraflarında yaşadıkları Çin kaynaklarından anlaşılan ve Çinliler tarafından Karasu Moğolları tesmiye edilen kavimieri de olmuştur. Fakat ne Çengiz ve ne de onun babaları bu taraflarda yaşamış ve bu Şiveyler arasında yerleşen Mengularla temasta bulunmuşlardır. Çengiz Han'ın seferlerinde onun Amur nehri havzasına gittiği yerler Belcuvana ismiyle maruf olup, tarihlere geçen Yukarı Amur bataklıklarından ileriye gitmemiştir. Bu da şimdiki Nerçenski'nin biraz şarkında olmuştur.


Çengiz'in yükselişende büyük rol oynayan kavimler, Orhun-Selenga nehirleri üzerinde ve onun batısında yaşıyan kavimlerdir ki, bunlardan en kuvvetlileri  Uyratlar, Tayciyutlar, Uysunlar, Salciyut, Barlas, Urugut, Urenküt, Baykut kabilelerinden ibaret olmuştur. Bu ailenin umumî ismi Börçegin'dir, ki Börü Tekin demektir. 

Mahmud ibn Veli'nin topladığı rivayetlerde bu isim doğrudan doğruya Börü Tegin olarak, iki kelime şeklinde yazılmıştır. Bunlar elâ gözlü ve sarışın olduklarından umumiyetle elâ gözlü ve sarışın insanlara, Börçegin demişler. Börçegin'ler Kerulen ve Orhun havzalarında yaşıyan Kıyat aşiretlerinin başında gelmiştir. (23.12.1969)

Şivey kabilelerinden Çingiz'in zuhurunda ve Faaliyetlerinde kendisine yardım eden kabile pek yoktur. Yalnız Urenkhıt ve Mengu adında iki kabile zikredilir. Mengu'nun ne olduğu zaten pek malum değildir. Ancak pek cesurlardır. Diğer Türk kavimleri dört hayvanı (at, koyun, deve ve inek) bildikleri halde, bunlar aynı zamanda domuzu da, biliyorlardı. Bu bakımdan Türk olmayabilirler. Zaten Köprülüzâde de öyle der. Bazıları Mengü'yü Çengiz'in ecdadı olarak addederler. Halbuki daha bundan 100 yıl kadar önce Vasilief bu sakat görüşü tenkid etmişti. 

Çengiz'in yakın münasebet kurduğu, akraba olduğu kabileler Baykal-Orhun ve Kukonor hattının batısında otururlardı. Bunların hepsini bilmek gereklidir. Bu kabilelerin ve kavimlerin isimlerinin sonundaki çoğul eklerini "at veya "as" atıldığı takdirde geriye Türkçe isimler çıkar. 16-20 aşiretten ibaret olan Nirün aşiretlerinin başlıcası şunlardır: Tayciyut, Salciyut, Kanglıyat, bunlardan "at" eki atılınca Taycı, Salcı ve Kanglı kalır.

Çengiz'in meşhur bir kumandanı Sübidey vardır. Bu isim, Moğolda değil, Türçedir. Mesela Gazneli Mahmud’un babası Sübektekin' dir, ki "sü" yani ordu kelimesinden gelir. Yukarda zikredilen kabilelerden Urankay'lar Baykal gölünün güney-batısında bugünkü Urankha ülkesinde otururlar.

Urankay, beyaz Kay demektir. Uran, Kâşgarlı Mahmud da manâsındadır. Bunların bir kısmı bugün de Sayan dağlarında otururlar. Dilleri halis Türkçedir ve Radlof, Proben,'inde bunların dillerinden örnekler vermiştir. Şimdilerde içlerinden birçok âlimler de çıkmıştır. Hristiyanlık propağandasına rağmen, çoğunluğu şamandırlar. 

Barulas'daki "as" da Altay kavimlerinde kullanılan çoğul ekidir. Geriye Barula, daha tam ismiyle Erdemli Barula kalır ki, faziletli Barula demektir. Koza bir Urnavut aşireti de vardır ki, çoğul edatı kaldırılınca geriye "Urun" kalıyor. Bu çok maruf bir Kıpçak kabilesidir ki, Fuad Köprülü bunları tetkik etmiştir.

Çengiz'in maiyetinde İğres ve Siğres adlı iki kabile de vardır. Bunlar da İğrek-Çiğrek diye Dede Korkut'da geçmektedir. Yine Çengiz'in dayandığı kabilelerden Nüküz vardır ki, mağara manasında imiş. Ancak Türkçemizde mağara manasında böyle bir kelime yoktur. Fakat bu kelimeyi ŞAZ (lir) esasına göre tahlil edersek, kelime "nükür" şekline girer. Türkçemizde "mağara" manasında "üngür" kelimesi vardır, ki (r) (z) olmuştur.

Çengiz'in büyük annelerinden birisi Alangua'dır ki, bunun hakkında da Hz. Meryem kıssaları gibi bir hayli hikâye vardır. Çengiz'in maiyetini teşkil eden kabilelerden en kudretlilerinden birisi Uyşun ismiyledir.

Çin kaynakları da bunu bu isimle kaydederler ki, Dede Korkut'da bu Uysun Khoca olmuştur. İğrek ve Çiğrek de onun oğulları olarak zikredillir. Uysunlar önceleri Batı Türkistan'da, Aral'ın doğu kısımlarında oturuyorlardı. Çengiz'in zuhurundan bir asır kadar önce doğuya kaymışlardı. Çengiz devrinde, Şarkî Türkistan’da idiler. 

Çengiz'e yakın kabilelerden birisi de Bayautlardır. Bunların Bayat oldukları açıktır ki, Kıpçak dilini konuşurlardı. Bunların dilinde "y" yerine "ç" (meselâ Yedi-cedi gibi) kullanılırdı. Keza "ç” yerine de "ş" kullanılırdı. 

Harezmşah'ın annesi Türkân Hatun bunlardandı, Harezmşah Gurluları mağlup ettiği sırada doğan oğluna, Gur'u yendi manasında Gursançtı adı verilmiştir ki, bu kaynaklarda Şanştı diye kaydedilmiş, ki bu tam bir Kıpçak şivesidir. Bayatların birçok aşiretleri vardı ki, birisi Yedi Bayattır.

Çengiz'in yani Timuçin’in Hakan olduktan sonra aldığı "Cengiz”, deniz demektir ve değişik bir şekildir. Çengiz'in ecdadında Deniz isimli şahıslar çoktur. Ancak Çengiz'in zuhuru devirlerinde Moğolca galib geldiği için kelimenin Türkçe aslı pek bilinmemiş Çengiz diye değişik biçimde söylenmiş. 

Çengiz'in maiyetinin büyük kabilelerinden Kongratlar vardır ki, Kongrat, Kangr'dan geliyor. Kongr ismi daha Ptolomaios'un eserinde vardır. Dede Korkut'un Bamsı Beyrek hikâyesinin asıl hamilleri ve kahramanları da Kongratlardır. Dede Korkut‘un Özbek rivayetlerinde bu açıkça belirtilmiştir. Kongratlar Çengiz'in Harezm'i almasından hemen - bohna .unaşa bapiî - (okunmuyor-SB- sonra unaşa bapii ?!) -  çıkar oldular ve orayı idare ettiler.

Kongratlar burayı alır almaz ilim hayatına da atıldılar. Aralarında, pek kültürlü şahsiyetler, hatta üç dilde (Arapça, Farsça, Türkçe) şiir yazanlar bile çıkmıştır. Bunlar moğolca bilmemişlerdir. Zaten Moğollar içinde de böylesi hiç olmamıştır.

Çengiz devri kabileleri arasında sonra Aktatarlar geliyor. Bunlar Çengiz'in ilk mücadeleleri sırasında ona düşman olmuşlardı . Zira bunlar Çengiz'in dedesini öldürmüşlerdi ki, arada bir kan davası vardır. Fakat Çengiz sonra bunları tenkil etmiş, bir kısmını ezmiş, kalanlarını ise dost edinmiştir. 

Bunlar da şunlardır; Celâyir, Yala er demektir. Sunit, yani Sunlar,Sugun, Sun bir Kıpçak aşiretidir. Kürlevüt, Kürle'ler, Kürle Şarkî Türkistanda bir yerdir. Kingüt, Kaşgârlı'da da zikredilir. Turgavut, gece bekçisi uyumamış manasındadır. Ancak bu kabile bugün moğollaşmıştır. Tamgalık, tamga ustası, ki hayvanların hangi kabileye ait olduğunu belirten damgayı hayvanların sağrılarına vururlardı. Tülengüt, köle, fidyesi ödenmemiş parası verilmemiş manasındadır. Bugün de mevcut olan Tülengütler, halis Türkçe konuşurlar. Kürikan, Yakutların olduğu sahalarda yaşadılar. "Üç Kürikan” Orhun yazıtlarında da zikredilir.  Küri şimdiki Yakutlardır. Sakayit şimdilerde Altay dağlarında yaşayan küçük bir aşirettir.


Çengiz zamanında en büyük rolü Tatarlar oynamıştır ki Ak, Kara ve Vahşi Tatar diye üç kısma ayrılmışlardır. Karatatarlar kendi mensup olduğu kavimdir. 

Aktatarlar Çin hududlarında yaşıyorlardı ki, büyük babasını öldürdükleri için bunlara, düşmandır. Bunların tarihleri bellidir. Karatatarlar Çengiz'in mensup olduğu büyük bir aşirettir. Hoton vesikalarında bunlar Çomul aşiretiyle birlikte zikredilir. 

Bunlar 920'lerde Kansu’ya gidip orayı aldılar. Lobnor"dan hareket ederek Kansu Uygur hükümdarını öldürdüler ve onun iki üç yaşındaki oğlu Buku'yu Han yaptılar. Şehri aldılar, istediklerini Han yaptılar, ancak halk kendilerini sevip benimseyince geri çekildiler. Hoten vesikalarında bunlar "Karalar" diye zikredilir ki, Altın dağlarda. otururlarmış. Bunlar yavuz ve kervan basan çok cesur insanlarmış, Kaylarla pek yakınmışlar. 

Şüphesiz ayrı hususiyetleri de olmuştur ki, en iyi misk ordudan çıkıyordu. Bu "misk i tatari" denilmiştir. Geçen asırda, yaşıyan Çinli âlim Tu-ci' nin topladığı vesikalarda Karakatarlar "Dokuztatar" diye geçiyor ki, gerçekten de Dokuz aşiretmişler.

Çengiz'in mensup olduğu Börçegin'ler , Şatolar, Karatatarlar arasında dolaşan sülâlelerdir.  Çengiz'in ecdadı, Lobnor-Kansu arasında Altındağ'larda dolaan bir aşirettir. Bunlar sonradan Orhun ve Kerulen yöresine gidip Şiveylerle karışmışlardır. Orhun kitabelerine de "Dokuz Tartar" ismi geçer. Çin kaynaklarında geçenlerle her ikisinin bir olduğu Prof.B.Ögel (CAJ. VI, 1961, 169-181) ispat etmiştir. 

"Şato" Türklerindeki Şato'nun, bir Türkçe ismin Çince telâfuzu olduğu ve burada asıl kelimenin ise "Sart” olduğu malûmdur. Bir diğer isim "Çümikien"dir ki, bu kavim ticarette mahir ve ekser mensupları hep tüccar olmuşlardır. Bilindiği gibi Çengiz neslinde de ticarette büyük kaabiliyet olmuştur. 

Çengiz'in asıl mensup olduğu aşiret Börçeğin’dir. Burada durumu bir gözden geçirirsek şöyle görürüz: En büyük camia Karatatar'dır. Bunların içinde Çömükien (Şato)'lar vardır. Bunun içinde de Börceğin sülâlesi olmuştur. Börceğin'lerin gözleri mavi imiş ve umumiyetle sarışın addedilmişlerdir.

Börceğin kelimesi de enteresandır ki, T/Ç olfauş. Bunun asıl ismi "Börütegin”, yahut Börhtegin'dir. Börtegin’ler kurt anneden doğan bir prensden türemişlerdir. Börçeginler bazı büyük hadiselerden sonradır ki, Orhun taraflarına hicret ettiler. Birkısmı da Baykal gölünün batısında, Selenga tarafına vardılar. Bütün bu karışık ve muğlak meseleler yüzünden Çengiz'in mensup olduğu kabileler üzerinde çalışmak pek güçtür.


Çengiz’in pek yakın saydığı kabileler şunlardır: Kürlevüt, Elçiliğin Bar gut ve Kongrat. Kürle Bağraşgöl yanındaki bir yerin adıdır. Buradan neşet eden meşhur şahsiyetler hayli çoktur. "Elçiliğin" in aslı Eltegin'dir ;  yine bu Tiyanşan sahasındadır . 

Çengiz’in zuhurundan çok önceleri yaşayan Gerdizî, Karaşehir'de yaşamış bu isimde bir Uygur prensinden bahseder. Oğuznâme'de de Buğra Han’ın Kortegin ve İlteğin diye 2 oğlu olmuştur. Hayli yaygın olan bu tip hikâyelerden Oğuznâme 'dekine göre Kortegin’den sonra İltegin geçmiştir. 

Bargut'lar da Bayurku'lar olsa gerek. Bunlar Baykal gölünün kuzeyinde yaşamışlardır, Bu kabileler her zaman Çengiz'in maiyetini teşkil ettiler. Yurtçı, Kuşçı ve Korçu , Kezikçi hep bunlarda çıkmıştır. Yurtçı hanın çadırını yapan ve yıkan, yemeğine de bakan kimsedir. Kuşçı ay kuşlarını yetiştiren, avda bunları idare edendir. Bu özelliğiyle Kuşçı'da o hakanın en yakın mahremlerinden sayılabilir. Korçı silahçı demektir. Kor silâh demek olup, OsmanlIların "Silahdar"ı karşılığı olabilir. Kezikçi çadırın dört tarafında, dört köşesindeki nöbet tutanlardır. İşte Çengiz'in pek yakın olması icap eden bu subayları sayılan bu dört kabileden neşte etmiştir.

Zikri geçen Uymavut aşireti ise Uyma'lar, yani Yağma'lardır. Yağmalar hayli eskidir ki, Orkun kitabelerinde de Tinesi oğlu Yadgma diye geçer. 10. yüzyıl sonlarında Yağmalar , 2000 kadar kabile imişler. Destanlarda da "Kırbinevli Kıyat, onbin evli Uymavut" diye geçer. Bunlar Karahanlıların dayandıkları, başlıca kabilelerden biridir.

Geçen derste zikredilen kabileler, Cengiz'in ecdadı devrinde de bir yerde oturmuş olmalıdırlar. Zira bütün bu kabililerin damgaları birdir. Keza Çengiz'in ve ecdadının evlenip en çok sıhrî münâsebet
kurduğu kabileler de bunlar ve Kongratlardır. Tabiî ki böyle sıhrî münasebetler bir nesilde teessüs etmiş olamaz. Arada nesillerce bu tip münasebetlerin devam edip gelmesi icap eder. Çengiz'in hareketlerinde bütün bu kabileler ona pek muti olmuşlardır. Çengiz'in ecdadının nereden geldiğini tespit etmek için, Çengiz'in akrabalık kurduğu kavimieri bilmek gereklidir.

Bu onun nesli için en büyük delildir. Bu kavimierin belki bir kısmı Şiveylerle birlikte oturmuşlardır. Ancak asıl onların vatanı Baykal-Kuke-nor hattının batısıdır.

Çengiz'in şeceresi kısaca şöyledir: Çengiz - Yesükey - Berten Baha dır - Çabul Han - Tümene Han - Baysunkur  - Çaydu - Dutun Menen yâni Tudun Metten, burada Tudun, bir rütbedir - Buka - Buzencer yahut Budunçar - Alangua - Duyun Bayan - Ümone - Yulduz Han.

Çengiz'in şeceresi de birçok bakımdan çok enterasandır. Bir kısım ecdadı Tibet lakapları almışlardır ki, o taraflarda yaşamış gösteriliyor. Bunların bir kısmı, Börçegin sülâlesi Budizmi kabul ettikten sonra Tibetli rahiplerin uydurduğu şeylerdir. Gerçi gerçekte de Tibet Hükümdarları ilede Çengiz'in ecdadı arasında sıhrî bağlılık mevcut olmuştur.

Aybek ed-Devaddarî, Çengiz'in ecdadına dair mufassal hikâyeler nakleder. 0 bunları Baycu devrinde Azerbaycan taraflarına gelen Moğollardan öğrenmiş olmalıdır. Buna göre Çengiz'in büyük ceddi Karaarslan imiş. Bu bir Tibetli kadının çocuğu imiş. Tibetli kadın ormana ağaç toplamaya gitmiş. Ancak orada vakti gelmiş, bir erkek çocuk doğurmuş, lâkin bu çocuk demir gibi, pek ağırmış ve eve getirememiş. Ormandaki arslanlar ve vahşi hayvanlar arasında bu çocuk büyümüş. Olgunlaştığı zaman insan dili bilmezmiş. 

Burada dikkate değer olan, annesinin Tibetli gösterilmesidir. Azerbaycan taraflarındaki Moğollardan Abdülhak İbn Süleyman'dan alınan bu rivayet Tibetli lamaların uydurması olamaz. Yani Çengiz'in anne tarafı Tibetli gösterilmiştir.

Diğer taraftan Çengiz'in 9. ceddi Alangua adında efsanevî bir kadındır. Bunlar Heradod’da Amazon diye de geçen bir Kadınlar ülkesinin sâkinleridir. Burada da esas nokta, kadınların hakim olduğu bir ülkedir. Çinlilerin Bey-şu tarihlerinde Kukenor taraflarında bir kadınlar ülkesinden bahsedilir. Burada bir hükümdarın adı da Alangua'dır. Bu tarihî kayıt Çengiz’in efsanevi ceddini tarihe bağlamaktadır. 

Bunu Rus Kyuner, 1961 de "Ortaasya kavimierine ait Çin kayıtları" adıyla neşretti, Çengiz’in ecdadına ait rivayetlerde Alangua'nın çocuklarından Budançar'dan bahsedilir. Bu kelimenin manâsı münakaşa mevzuudur. Bir Çek âlimi, Çengiz’in neslini tarihlerden 9. cedde kadar takip etmiş ve bunları gerçek kabul etmiştir. Ona göre 9 cedden sonrası efsanedir. Budançar, Bzancar, Budunçur, Budun-çur demektir. "Budun" millet kavim, "çur, çor" ise kul, hizmetçi ve Buzançar da milletin hadimi demek oluyor. Milletin hizmetinde olan çor, tegin ve prens demektir. 

Eski Türk destanlarını Hanname adıyla kaleme alan İnamî'de Buzencer'den bahseder. Farsça nüshası yakında bulunan, Türkçe aslını ise Prof. Toga ' ın daha 1913 de Buhara'da gördüğü Hanname bir "Zeban-ı Buzencerî'den, yani Türkçeden bahseder.

Buzencer devrinde anlaşılıyor ki, Çengiz’in ecdadı daha Türkçe konuşmakta imişler. Alangua devri, Çengiz'in ecdanın henüz Kukenor taraflarında yaşadığı devre aittir. Çin kaynaklarının Alangua’dan bahseden kaydı 539-542 yıllarına aittir. Timur’un mezar kitâbesinde de Alangua'dan, tıpkı Hz. Meyrem gibi ihtiram ve hürmetle bahsedilir.  Bunları gerçek kabul edebiliriz. Diğerleri Çengiz devrinde uydurulan hadiseler olarak kabul edebiliriz.

Çengiz'in ecdadına dair daha bazı hikâyeler de vardır, ki en önemlisi Ergenekon efsanesidir. Bu efsanede Çengiz’in ceddi bir kurstan doğar. Kurt onu bir mağaraya kaçırır ve ceddi olan şahsiyet, oradan bir kahraman olarak çıkar. Bu zat, mağarada yetişmiş ve millî kıyafet ve üniformasıyla milletinin ortasına çıkıp, onlara rehberlik etmiştir. Bu üniformalı prens hakkindeki hikayeler islâmiyetten önceki Buda dininin yayıldığı sıralarda Kabil' de de olmuş. 

Börütegin ecdadı, kaynaklara göre başında şapkası olduğu halde Türklerin huzuruna çıkmış ve milleti onu alkışlamıştı. Bu bakımdan olsa gerek, Çengiz’in ecdadını metheden halk şairleri onları "elbiseleriyle doğan prensler" olarak tavsif edip övmüşlerdir. Bütün bunlar pek dağınık rivayetlerdir.

Kurt efsanesi Göktürlerde de vardır. Kurt anne çocuğunu alıp, düşmanların sıkıştırdığı batıdaki denizin batı sahilinden doğu sahiline kaçırmıştır. Bu hikâye Kuke-nor'a ıtlak edilir. Batıdan doğuya geçiş burada mevzubahisdir. Bu hikaye Ergenekon kıssasıyla bağlıdır. Bu da türlüce yazılmıştır ki, birisi British Museum da bulunan İbret ün Nazirî adında Timurlular devrinde yazılmış bir eserdir. 0 der ki "Ergenekon'a Nüküz ve Kıyan adında iki prens kaçmıştı" 

Diğer bir rivayete göre bunlar kadınmış. Nihayet bunlar hâmile kalıp, çocukları olmuş. Kurdukları devlet ise Amazonlar ülkesi olmuş. Buraya, mağaraya kaçmak, dağlar arasında saklanmak, hicretin 200 senelerinde olmuş imiş. Alangua kıssasının Çin kaynaklarındaki tarihi de 539 yılları idi. Halbuki hicretin 200 yani milâdî 815 yıllarını gösteriyor.

Bütün bu hikâye ve kıssalardan çakan netice şu ku, Çengiz' in ceddine anne tarafı hakimdir. Kadının rolü büyüktür. Nitekim Çengiz' in evladı arasında da birçok kadın hükümdürlar da, olmuştur. Bütün bu destan ve kıssalarda Çengiz ve evladına sizin aslınız batıda idi, doğuya gelmeye mecbur oldunuz denilmiştir. Çeşitli destanlar hep bunu anlatmıştır,

Çengiz'in ecdadına ait şecereler Moğolca ve Türkçeleri pek mufassaldır ki, tarihî bilgilerle de takip edilebiliyor. Gerçek bilgilerimiz 9. cedden bu tarafa olandır. Burada Baykal'ın batısında olan kabileler bahis mevzuudur. Şiveyler ise Amur nehri dolaylarına hakimdirler. Gerçi Şiveyler hayli cesurdurlar ve Çengiz sonradan onlardan da istifade etmiştir. Çengiz'in ecdadı Kabul Han’ı Şiveyler öldürmüşlerdi.

Bu hikâye hem Çin kaynaklarında hem de Reşideddinde bulunmaktadır ki, iki taraflı kontrol imkânı vardır. Çengiz'in menşeine ait hikâyelerin en mufassalı Aybek ed - Devaddarî'ninkidir. Diğer-i Destan-ı Nesl-i Çengiz Han adı ile Kıpçak rivayetidir ki, 1820'lerde basılmıştır. Burada Alangua vs. hikâyeler Kıpçak şivesiyle anlatılmıştır.

Bir diğer rivayet Sibirya'nın fethinde büyük hizmet gören Rus ailesi Strogonovlarm letofisinde zikredilmiştir. Burada Neymanlardan bahsedilir. Naymanlar Çengiz'in zuhuru sırasında ona karşı mücadele eden üç uruktan biridir. Naymanlar Çengiz'in üstün gelmesinden sonra Altay'lara geçtiler ki, Taybuğa başlarında idi. Sonradan buralara bu sebeple Taybuğa yurdu denilmiştir. Bunlara dair Tatarca bir rivayet Strogonov ailesinin eline geçti. Gerçi bu hikâyenin tam metni neşredilmedi, ancak V.Zernof'un Kasım Hanları Tarihi, II, 386-88 de bir hulasası verilmiştir.

Burade Naymanların Çengiz’in karşısında ikiye ayrılması hikaye edilir. Bunlardan Küçlük batıya gelip, Maveraünnehir'de Harezmşahlarla ittifak etmişti. Sibirya taraflarına giden Taybuga ise Çengiz'in timari ile buralara sahip olmuştu. Taybuga devrinde Tatarların başında bir bey vardı. Bu aslında ehemmiyetli değildi. 

Taybuga'nın ecdadı daha mühimdi. Çengiz Taybuga’yı çağırıp, ona Sibirya taraflarını verdi. Taybuga da oralara giderek bugünkü Çengi Tura şehrini kurdu. Taybuga’dan sonra yedi neslin seceresi takip edilmektedir ki, bunlar artık Müslüman olmuşlardır.  Yani bir kısım Naymanlar İrtiş havzasına yerleşip bazı şehirler kurdular.

Bu Naymanların haberidir. Kıpçakların rivayeti Destan- ı Nesli Çengiz Han’dır. Bütün bu rivayetlerde Cengiz ve ecdadı hakkında çok enteresan bilgi veriyorlar. Bunlarda Moğolca hiçbir keline yoktur.

Hayat hikayeleri, pek eski rivayetler karışmış olmakla beraber gerçektir. Bu kavimler içinede en kudretlilerinden birisi Kıyatlardır. Bunlardan bilhassa Urenkay’lar, yani Beyaz Kaylar olmuş. Kay'lara çoğul halde Kıyat denmiştir. Bunlar 4 kabile imişler; Yörikin, Yörük ? 2-Yasar, 3-Çenkşiyut,  4-Börçegin Kıyatları. Çenkşi, hükümdar müşaviri anlamında Çince bir kelimedir. Kıpçaklarda da müstameldir. Harezmşah’ın annesi Türkân Hatun'un babası ”Cenkşi" idi. Harezmlilerde ayrıca "Munlu" yani "Bunlu" Kıyatlar da olmuştur. (30 Aralık 1969)


Çengiz Han (1155-1227)
Ord.Prof.Dr. A.Zeki Velidi Togan
1969-70
pdf







""Moğollar ile Türkler arasında ayrım yok. 13.yüzyıla kadar Türkçe Moğolca ayrımı yapamıyorlar, orada yaşayanlar için aynı dil gibi görünüyordu. Çin kaynaklarında Moğollar Türkler gibidirler diye geçer. Moğollar daha doğuda yaşıyordu, Türkler terkedince o bölgeye geliyorlar.Cengizhan'ın mensup olduğu Börteçine (kurt prensliği) sülalesinin Türk olma ihtimali vardır. "Türkler bin boydur, bu bin boyun biri de Moğoldur." derler. ""   Prof.Dr.Ahmet Taşağıl