Translate

22 Temmuz 2014 Salı

BÜYÜK PART TÜRK DEVLETİNİ KURAN ATALARIMIZ




PART TÜRKLERİN ROMALILARA KARŞI SAVAŞI
EFES'TEN FRİZ MS.2.yy -
VİYANA EFES MÜZESİ




(M.Ö. 247-M.S. 224)
Begmyrat Gerey




İlk kıtabımızda, Türkmenistan´ın Anev ve Altıntepe uygarlıkları ile Mezopotamya uygarlığı arasındaki ilişkileri, hatta Mezopotamya medeniyetinin Anev uygarlıgı´nın özellikli bir devamı olduğunu bilimsel belgelere dayanarak izah etmişdik. Bu gerçeğin temel dayanağı ise bilim dünyasının kabul etdiği Türk-Sümer dillerinin arasındeki akrabalık gerçeği olduğunu isbat etmeye çalışmışdık. 


İ. Ö. 4. bın yıldan itibaren jeoloji şertlerin değişerek,havanın sıcaklaşması ve kuraklığın artması sonucu Karakum çölü´nün vucuda gelip büyümesinden (üstelik belki de nüfusun çoğalmasından) dolayı, Güney Türkmenistan´da uygarlık yaratan insanların büyük kesimi köy ve şehirlerini terk ederek bol sulu Mezopotamya´ya kadar göçüb gitmeğe mecbur olurlar. İşte bu insanlar, ana vatanlarında elde ettikleri yüksek bilgi ve tecrübelerinden yararlanarak insanlığın en büyük uygarlığı olan Sümer medeniyetinin temelini atmışlardır. 


Ana vatanda kalanları ise özellikle Altıntepe´de bronz çağına ait parlak uygarlığı, Murgab ırmağı´nın eski 
akımının sonlarındeki verimli topraklarda, bazı kaynaklarda Marguş ya Margiyana (arapca Merv) adlandırılan “Marı” uygarlığını, eski uygarlıkların devamı hükmünde yaratıp geliştirmişlerdir. 


Son yıllarda, özellikle ana vatanımız´ın kendi özgürlüğünü tekrar elde etmesinin ardından Türkmenistan´ın ve bazı diğer ülkelerin bilim adamlarının beraberlikte yürüttükleri çok değerli bilimsel çalışmalarının sonucunda, çok eski çağlara uzanan tarihe sahip Vatanımızın 8 bin yıldan aşan tarihi geçmişi aydınlığa kavuşmuştur. 



Bu kıtabın konusu Part (Parlar, Parfıya, Ersaklar) devletidir, ancak Anev medeniyeti ve onun dünyanın diğer kültür merkezleri ile ilişkileri, bunun gibi de Anev medeniyeti ile İ.Ö. 2407. yılda temeli atılan Ersaklar devletinin araliğindeki dönemle kısaca tanış olmayı konumuza bir giriş hükmünde gerekli bulduk. Çünkü Part devleti ve uygarlığı boşlukta ortaya çıkmamıştır veya başka bir yerden gelme medeniyet de değildir. Tam tersine o,Türkmenistan´ın kendi ürünü ve Anev, Altıntepe ve Marı  medeniyetlerinin yasal gelişme ve mükemmelleşme sürecinin parlak bir bölümü ve devamıdır. 


Biz Türkmenistan´ın ve Türkmen ulusu´nun tarihini en eskiçağlardan günümüze kadar birbütünlükte ve devamlılıkta ele almalıyız. 



Geçen yüzyılın başlarından itibaren, başda Amerikan  arkeoloğu Raphael Pumpelly heyeti olmak´la çok sayıda bilim adamlarının yaptıkları açışlar ve araştırmalar bizim için en önemli ve değerli kaynaktır, ancak biz bu kaynakları, başda zengin türkmen dili olmak‟la ulusumuzun kültür özellikleri temelinde yorup doğru değerlendirmeliyiz. Çünkü bu değerli arkelojik buluntular veya hut eski tarihçilerin bizim atalarımızın boy ve insan adları, gelenek ve görenekleri hakkında yazdıkları eserler, türkmen olmuyan ve türkmen dil ve kültürü ile yeterince tanış olmuyan bilim adamlarının tarafından kendi zihniyetlerine göre yalnış yorumlanabilir veya bir türkmen için önemli  anlam taşıyan bazı bilgiler onların ilgisini çekmiyip gözlerinden kaça bilir. Bu gerçeği bilim adamların kendileri de söylemektedirler. 
Mesela Avrupalı Sümer dili uzmanları; – Bu dil İndo-Germen dillerine ait olmadığı için, eğer okurlarımız onu kendi ana dilleri ile karşılaştırırlarsa belki daha doğru sonuç çıkara bilirler – diye yazıyorlar.


Bu bilim adamlarının önerdiği gibi, Sümer dilinin sözlük ve gramerini türkmen ve genel Türk dili ile  karşılaştırdığımızda, bu iki dil arasında çok önemli benzerlikleri ve denk gelmeleri tesbit edebiliyoruz. Başka 
bir örnek: Herodot´un Orta Asya´nın eski boyları hakkında verdikleri bilgileri okuduğumuzda, Yunan dilinin etkisinde biraz yozlaştırarak yazılmış olmasına rağmen çok sayıda Türkmen boy ve insan adlarımızı, hatta anlamlı gelenek ve göreneklerimizi fark ede biliyoruz. Ancak bunların çoğu yabancı bilim adamlarının dikkatini çekmemiştir. 




I- Eski Türkmenistan-Mezopotamya bağları 
(İ.Ö. V. ve IV. bin yıllar, Neolit ve Eneolıt çağı) 
Anev-Altındepe uygarlığı



Türkmenistan´ın tarihi önemi ve onun dünya uygarlığına sağladığı çok önemli katkıları gerçeğini, belki de ilk kez Amerika´lı bilim adamı „Raphael Pumpelly“ (1837-1923) tarafından bilim dünyasına açıklanmıştır. O, kendi yönetimindeki gezi gurubunun 1904‟de Anev ve Marı‟da (arapca Merv) geçirdikleri kazı araştırmalarının sonucunu, 1908 de bir kitap halinde Waşington´da  yayımladı. Bu paha biçilmez eserde o, bizim çok eski tarihimiz hakkında (İ. Ö. 8-4 bin yıl) derin ve çok yönli bilgiler verdi. Konumuza ait olan bölümleri ile kısaca tanış olalım: 


<< … yukarıdaki kazı gerçekler şunları anlatıyor, yani, eni 10 futdan oluşan aşağı kat döneminde yaşıyan insanlar, güçlü Asya yabani öküzleri (Bos namadiesi), biraz sonra ise atları, domuzları ve koyunları evcilleştirmişlerdir.Biz burada çok eski çağlarda iki bin yıl devam eden ve şimdiye kadar tanınmış Babil ve Mısır kültürlerinden daha eski bir uygarlıkla karşılaşmaktayız. Biz burada tam bir köy durumunu göriyoruz. 


Bu köyde hanımlar iğ ile iplik eğiriyorlar, kumaş tokuyorlar, tahıl üretiyorlar, el değirmenlerde un öğütyorlar, yer üzerine yapılmış özgün fırınlarda ekmek pişiriyorlar, çömlekçiler su´da ıslanmış kil balçığı ellerine alrak, belki de içlerinden dualar okuya okuya çeşitli kapkacaklar yapıyorlar, aynı zamanda başka birileri ise boyalar hazırlayarak kapkacakların üzerini eskilerden miras kalma nakışlar ve resimlerle süsleyorlar, düz yerlerde çalışanlar çiftçilik yapiyorlardı…dağlık yerlerde yabanı koyun ve at sürülerini takıp ederek av avliyorlardı. Bız bu durumları hayalımızda canlandırırken, bin yılların derinliğine gidip daha genişliklere bakıyoruz. 


Alıslardeki obalarda beyler büyükbaş hayvanları, atları ve koyun sürüleri besleyorlar… İşte biz, burada çok eski bir çağlarda topraklara gömülüp unudulan insanların yüz ifadelerinde, bu güne kadar aklımıza bele gelmemiş seviyyede adil bir düzeni, insanların vahşılıktan uygarlılığa geçiş sürecini görüyoruz. 


Biz, yerel hayvanların insan tarafından evcilleştirilmesinin ilk başlangıcını görüyoruz ve bu ise eski dünyanın temelden değiştirilmesini mümkün kılmıştır…  Eski medeni çağda yaşayan insanlar tarafından evcilleştirilen hayvanların sırasına; koyun köpeğini, keçini ve özellikle de deveni katmak olur. Onların yetiştirdiği atlar, yürüşlerde ve savaşlarda kullanılırken, develer de büyük çöllerle yan yana yaşanılan bölgelerde paha biçilmez hizmetleri gerçekleştirmiştir… Bu medeni çağ, kuraklığın gelmesiyle sona ermiştir .>>


R. Pumpelly bu ilginç uygarlığın devamı ve onun özellikleri konusunda sözünü şöyle devam eder: 


<< Geçen sayfalarda söylenenler, bu konuda bazı önemli sonuçlar çıkarmağı mümkün kılır: Asya´da tahıl ürünlerini yetiştirmek bizim zamanımızdan 8,000 yıl önce,  büyükbaş hayvanları, koyunları, belki de atları evcilleştirilmek ise bizim zamanımıza kadar 8,000 yıl ile  6,000 yıl aralığı Anev´de gerçekleştirilmiştir… 


Eğer de buraya kadar ortaya koyduğumuz düşünceler ve çıkardığımız sonuçlar iyi temele oturtulmuşsa, burada biz en eski Anev uygarlığı ile batıdeki Neolıt uygarlığı arasındeki benzerlikleri görüyoruz. 


Ancak bu benzer kültürün batıdan buraya gelmiş olması mümkün değildir. Eğer onlar arasında benzerlik varsa, bu buluntuları biz: -kendi bölgemizin (Anev´in) gelişme sürecinin sonucu ve ürünü olup, sonralar, yani atları evcilleştirdikten veya atların ve develerin uzak aralıkları (mesafeleri) geçe bilmeği mümkün kıldıktan sonra, bu bölgelerin sınırlarından dışarıya yayılmıştır- diye değerlendirmeliyiz. Buna benzer üstünlüklerin sırasına biz: bakır ve kurşun üretme, dokuma sanatı, ev hayvanları besleme, çiftcilik ve mühtemelen kil kapkacakları süsleme sanatı gibi yönlerde kazanılan bilgi ve deneyimleri de katmalıyız...>>


R. Pumpelly sözünün bu bölümünü, Anev uygarlığının Mezopotamya (Sümer) kültürünün oluşumasındaki rolunu vurgulamak‟la toplar: 


<< Avcılıkla geçinen nüfus, yaşamının bir parçasını evcil hayvanların mekanı olan Ovalardan temin ediyorlardı. Ancak İ.Ö. IV. binyıllıka meydana gelen kurakçılık şartları, devamlı harekette olan göçebe hayvancılık yaşam tarzını tahmil etmiş olduğunu, çalışmamızın gösterdiği netice olarak göz önüne getire biliriz. Bu durum ise yaşaycıların çok eski çağlardan başlayarak sonrakı dönemlere dek süren uzak zaman içerisinde yavaş yavaştan Atlantik´e kadar ulaştıkları ve böylelik‟le günümüzdeki dünyanın fiziki ve manevi yaşam özelliklerini derin etkilemiş olduklarının gerçeği kesinleşmiştir. 


Halkların bu genişliklerde göçüp konup hareket etmelerinin devamında göçebelerin yol istikameti kesinlik‟le Avrasya bozkırlarına ve Kuzey Karadeniz´e ulaşmıştır. Aynı olumsuz hava şartlarında susuzluğa maruz kalan ovalardeki tarımcılar da bir ovadan öteki ovaya doğru hareket etmişlerdir. Böylelik‟le onların seçtikleri yollar da Mezopotamya ve Anadolu´da sona ermiştir. 


Dr. Duyerst Babil´den bulunmuş uzun buynuzlu öküz heykellerinin biçimini Anev´den bulunan öküz  heykellerinin biçimi ile aynı seviyede koydu. Bu durumda eğer de biz öküzleri evcilleştirmenin birbirlerine ilişkisi olmadan çeşitli bölgelerde gerçekleşmiş olmasını ve bu öküzlerin aynı kökenden, yani “Bos namıdıeus” adındeki yabanı hayvan olduğunu kabullanamıyorsak, o zaman  Babil´de bulunmuş öküzlerin o bölgede öküzün henuz yüze çıkmadığı eski bir çağda, Anev´de evcilleştirilmiş olduğunun altını çizmek gerekir. Eğer de çivi yazıdan önce ilk başdaki çızıklı görünüşdeki yazıda yaban öküzü ve evcil öküz için iki ayrı ayrı işaret bulunduğunu nazara alırsak, evcilleştirme sürecinin Akkad Sargon´un zamanına kadar devam etmiş Semit dönemindeki Sümer kültürüne tanış olmuştur... 


Böylelik‟le, Akkad Sargon zamanından çok eski dönemlerde çivi yazısına benzer bir yazının henuz  piktografik şekilde bulunduğu çağda, İran düzlüğünden ötede, Babil´den 500 mil kuzeyde ve yaklaşık 600 mil doğuda Anev halkı kentlerde yaşamışlar, esasi tahıl ürünlerini yetiştirmişlerdir. Oysa (halbuki) Fırat ve nil çevrelerinde daha geçki dönemlerde evcil hayvanları yerel yabanı hayvanlardan beslemişlerdir. Bu çeşit yerleşim tarımcılık kültürü, hayvanları beslemenin dışında çeşitli görünüşlerde, Anev´de daha önce, bize malum olan ilk mezarlar çağında son dereceye kadar geliştirilmiştir. 


Bu yaşam tarzı dünyanın hangı bölgesinde olup geçiyor?. Medeni gelişmenin bu alanı nerelerden geçiyor?. 


Eski Avrupa hakkında neleri biliyosak‟da, şimdi biz o dönemlerde Hazar ötesi bölge insanları buğdayı, arpanı ve evcilleştirilen hayvanları “Neolit” çağında yetiştirerek Avrupa´ya getirdiklerini ve daha sonraki dönemlere kadar onların bedelinde hiç bir şey almadıklarını sakınmadan söyleye biliriz. Biz, Anev´de çok eski zamanlarda türetilen ve insanlığın elde etdiği değerler arasında layık olduğu yeri alan kültür parçalarının hiç birini Afrıka´nın vermediğini de inanç‟la söyleye biliriz... 


Şimdilik biz, sözönü etdiğimiz medeni yaşam birikiminin yerleştiği sınırları (burada eski Suzya, Elam‟ medeniyetinden söz ediliyor, B. G.) dakik belirliye bilmek için yeterli belgelere sahip değilğz. Ancak prof. Says´ın hatırlatdığı gibi, Babil düzlüğü olabilmez. Çünkü o dönemde orası kendi doğal özelliklerinden dolayı geçmesi mümkün olmuyan bataklık olmuştur ve onu tarımcılık amacı için ancak; kanalları kazmasını, tuğla yapmasını, evleri ve tapınakları tikmesini (inşa etmesini) bilen medeniyetli insanlar kullanabilirlerdi. 


İki ırmağın arasındaki düzlük bölgenin bu duruma gelmesine, her sene devamlı tekrarlanan su coşması sebep olmuştur... daha osnralar, Anev´in eski medeniyetinin çiçeklenmekte olduğu dönemde de Babil düzlüğü hala Körfez suyunun altındaydi. İrmakları kendi ihtiyaçları doğrultusunda kullanmaya ilk girişen insanların, çok kuşaklar devamında ovalarda yaşamış olduklarından şüphelenmek asla mümkün değildir, çünkü bu bölgede doğal şartların çok ağır olmamasına rağmen büyük ölçüde incinerlik başarıyı talep ediyordu ve bunun için ise uzak zaman gerekirdi. 


Bu ise “Anev III” bakır çağına denk geliyor ve olası birsıra göçler‟le gerçekleşiyor. O dönemde Anev´den batıya doğru giden yolun son durağy Suzyana (Elam, günümüzdeli İran´ın  güney batısında İrak sınırlarına yakın bölge, B.G.) olabilirdi. Babil uygarlığı ise oradan kaynaklanmıştır... 


Kuzey Anev´deki tepenin ikinci medeni çağında devenin, köpeğin evcilleştirilmiş ve granitin bulunmuş olunduğu, bunun gibi de süslenmiş seramik kapkacakların yeni görünüşlerinin çıkarıldığı malumdur. İ. Ö. IX. yüzyıl Salmansar II zamanına kadar Babil´de ve Asur´da tek hörküçlü develerden çok az söz edilmesi, develerin Anev´de beslendiği doğrusundeki tahminleri güçlendiriyor. Granitin temel kaynağının Hinduguş dağları olduğu sebepli, bu taşların Anev´de görülmesi, medeni ilişkilerde, Anev´deki atalarına benzeyen insanların batıya doğru, Doğu İran´a veya Bakteriya´ya köçüb varmış olduklarını gösteriyor. 


Sümerler de sadece Haldey düzlüklerine köçüp vardıklarından sonra kaplan‟ın mevcud olduğunu bilmişlerdir. Doğudan batıya göç edildiği zaman, tarımcılığın ve yerleşim yaşamın oluşan bölgelerınde toplanan tecrübe, başlangıç addım olarak hızmet etmiştir. 


Birinci Anev uygarlığının başlanğıcında meydana getirilen durum – yerleşim yaşam tarzının türetilmesi, tarımcılığın ve seramik kapkacaklar yapma fenlerinin gelişmesi...- sonraki gelişmeleri talep etdiğine şüphe ola bilmez. Bu gerçek günümüze kadar eşi görülmemiş karanlıklar‟la örtülü kalıyordu. 


Örneğin, Haldey düzlügü´nün son dönemdeki doğal ve ekonomik imkanları, çeşitli dil ve etnik gruplara ait olan halkların Sümer kültürüne körükörüne katılmalarına neden olmuştur. Doğrusu, İran´nın doğusunda insanlar kendi amaclarını takip ede bilmek için benzeri bir şartların oluşması mümkün olmamış gibi gözükyor, buna göre o ınsanların bir gurubu, yani Sümerler ise batıya doğru yola devam etmişlerdir...>>


Partı, Parthi (sürgün edilen, göçmen): Bu sözcük hakkında da; “p” ve “b” seslerin ve onu gösteren harfın birbirinin yerini alma olayı dillerin tümünde, özellikle Türk dilinin çeşitli lehcelerinde normal bir durumdur (parmak=barmak, bar bol=par bol=var ol v.b.). Bu gerçeği nazara alarsak; Partı vey Part sözcüğünün kökü “par”= bar= var (barmak, varmak, gitmek) olarak, eski Türkçede çoğunluk eki “-t” eklenerek, “varanlar, gidenler” anlamında kullanılmış olması doğal ve yasaldır diye düşünüyorum. 

“Çuwaş Türkçesinde; pir=gitmek ve pirat=uzaklaştırmak, sürmek gibi anlamda bulunmaktadır”119. Üstelik; “Sümer dilinde de “bar” sözcüğü: varmak, uzaklaşmak, hatta “sürgün etmek” gibi anlamda olmuştur”


Netice itibariyle, “yukarıdaki sözcüklerin üçüsünün de kökü Sümer-Türk dillerine veya genel olarak Ural-Altay dil grubuna aittir” dersek, yalnış olmaz diye düşünüyorum. Konumuzu, tekrar J. Rawlinson´un sözleriyle devam ediyoruz: 


<< Eğer de biz Partların dilini nazara almakla onların kökenini ve aslını kesinleştire bilmezsek, onların Turanlı olduklarını kabul etmek için huy-kılıklarını, gelenek ve göreneklerini nazara almak, çok güçlü ihtimalları ortaya koyar. Türkmen ve Tatarın ayrı ayrı tayfalarında oluşu gibi, Partların da hemen hemen bütün hayatları at üstünde geçiyordu. 


Konuşmalar, Anlaşmalar, Alışverişler hatta iyip  içmekleri de at üstünde gerçekleşiyordu… Av avlamayı çok severlerdi. Buldukları eti yiyerlerdi. Yemekte kanaatkardılar, ancak çok içerlerdi, çok konuşmazlardı, ancak çok kavgacı ve kızgındilar. İçte ve dışta savaş ararlardı. Halkın az kesimi iyi keçinirdiler, kalanları ise az hukuktan yararlanan köleler gibi yaşardılar. Hayvancılık gelenekler ağırlıklıydı. Onlar hatta en büyük üstünlükler kazandıkları halde de kendilerinin eski basit evlerinde yaşıyorlardı ve biraz kaba çoban karakterlerini saklarlardı. Hatta onların şahlık derecesine yeten kesimleri de bu huy kılıklarını saraya taşırlardı ve onların soyluları devamlı olarak dışarı yurtlar´ın ışıl ışıl ve tantanalarını küçümsederdiler… 


Bunların tümü, Partların, büyük hükümet kurdukları dönemde de göçebe huylarının etkisinde yaşadıklarını ispat eder. Genelde, tam olarak ispatlamasa da Partların Turanlı karakterini göstermektedir… 


Biz Partları, eski çağdaki Hunlar, Bulgarlar ve Kumanlar hem de günümüzdeki Kalmuklar, Uygurlar, Özbekler v.b. gibi göz önüne getirmeliyiz. Belki de Partların en yakın örneklerini göstermek istersek, o zaman, onların devleti esaslandırdıkları dönem için, tahminen onların o eski yurtlarına sahiplik etmekte olan bu günkü (19. yüzyıl, B.G.) 


Türkmenleri, gelişmiş dönemleri için ise Osmanlı Türkleri örnek göstere biliriz. Onlar da aynı Türkler gibi, Asyada çok az görülen yukarı derecede: Askerlikte çok güç hem gayret, devlet kurarak onu idare etmekte de çok yüksek seviyede başarı göstermişlerdir…>>


Şimdi Linguist (dilçi), etnolog, Türk topraklarını, özellikle Türkmenistan´ı addım addım gezen, Türk dil, edebiyat ve tarihinin ilmi esasda öğrenilmesinde büyük katkısı olan Mecar bilgini Arminus Vambery´nin konumuzla ilgili ilmi fikirleriyle tanış olalım. O, kendisinin „Das Türkenvolks“ (Türk halkları) adlı eserinde çok kiymetli bilgiler verir: 


<< Bu günkü Hazar denizinin güney doğusunds eski „Dehistan“ yerleşir. Buralarda Dahe (Dah, Day) adiyla tanınmış Partlar yaşamışlardır. Onlar hakkında „Strabon“ kendisinin 11. kitabında geniş bilgiler verir…


Bu bölgenin biraz doğusunda, Eski Nusay´ın çevresinde Partların ünlü başkenti yerleşmiştir. Onların hükümdarlık ettiği yurtlar, şimdiki İran´ın sınırlarına kadar uzamıştır. O halkın Türklüğünden şüphelenmek çok zordur. Partları günümüzdeki Türkmenlerle kiyas ettiğimizde ise, tam engeller ortadan kalkmış oluyor. Evet, herşey onun doğru olduğunu teyit ediyor. At binmeğe çok usta, elleri ok-yaylı, yerleşim hayata geçen Iranlılar´a karşı tıpkı eski dönemlerdeki tutumu, o kılıklara sahip olan şimdiki Türkmenlerin de (19. yütyılın ortaları, B.G.) Farslara karşı tutumuyla denk geliyor… 


Türk sözcüğü bütün Türk halklarını anlatır. Turkmen sözcüğü ise bu halkların tarihden önceki eski çağlarda batıya doğru yayılmış bölümüdür. Bu toplumdan tarih sahnasının hiddetli olaylarından kendilerini kurtararak özgür halklar hükmünde yaşayan; Peçenekleri, Kanglıları, Selcukluları ve Osmanlıları tanıyoruz. Ancak onlar kenidlerini Türkmen diye adlandırmiyorlar. 


Bu gün Gürgen ve Tecen çevreisnde yaşayan göçebe Türkmenler de kendilerini Yomutlar ve Tekeler diye adlandırıyorlar ve Türkmen sözcüğünü ardından getiriyorlar, aynı halde de Türk sözcüğünü, kendiliğinden belli ve aydın ad hükmünde temelden atıyorlar. Yukarıdaki söylenen gerçekleri nazara alarak, Turkumanlar haklı olarak kendilerine Türkmen adını veriyorlar, yani, sözcüğün doğru manası „Türkler“ demekdir. 


Bu sözcüğün siyasi anlamını hem de akrabalık önemini nazara aldığımızda o, gerçekten de en eski tarihlerde yüze çıkan Türklerdir. Onların atlı güçleri Roma  lejyonları (ordusu) ile rekabet ederek, onların övgü ve saygısını kazanmışlardır. Aynen bu günkü (19. yüzyıl) Türkmenlerin Farsların karşısındaki tavırları gibi …>>


Alim sonra fikirlerini daha ilmi temelde ispatlamak için, konuyu dil karşılaştırmasıyla devam eder: 


<< Sami ve Hind dilleri hakkında Kramer, Hommel, Lamaitra, Baburacendra ve Zimer gibi alimlerin yaptıkları araştırma ve açıklamaları biz, daha yüksek inamla Türk dili hakkında da yapabiliriz, Türk dilinde daha verimli olur, çünkü Agglutinativ (iltisaki, yapışkan) karakteri, bu dilin çok eski çağlardan beri değişmeden kaldığını gösterir. Biz çok geniş yurtlarda 90 coğrafi maylinden da uzaklara  yayılmış ülkelerde, birkaç dil değil, sadece dialekt (lehce) çeşidinden söz ede biliriz. Biz etimolojik araştırmalardan,  çekinmeden Etnologiya için de anlamlı ve önemli sonuçlar  çıkara biliriz. Etimolojik sonuçların Etnolojik değeri de vardır…


Bu güne kadar, haddan aşa çok sayıda Türk sözcüklerin Fars diline sadece 11. yüuyıldan Selcuk devletinin adıyla yüze çıkan Türklerden girdiği, eski Farscada öyle sözcüklerin olmadığı hakkında yalnış düşünce öne sürüldü ve sürülmektedir, Ancak biz „Zendi Avesta“  hem de „pehlevi“ dilini ele aldığımızda, bu düşüncenin doğru olmadığını açıkca göre biliyoruz. Fars diline giren Türk sözcüklerinin Selcuklulardan çok eski bir çağda, Kuzey İranda (etnik sınırlarda) yaşayan Türklerin hem de Türk olması çok ihtimal olan Partların vesilesi ile girmiş olduğunu inkar etmek mümkün değildir…


Örneğin: „Borhani Gate“ sözlüğünde, „Ferhengi şuuri“ ve başkalara esaslanarak „Johnso“ tarafından yazılan „Diktionary of Persien, Arabic and English, London-1852“  adlı eserde, çok sayıda sözcüklere Fars figürü verilmiş ve Farslaşdırılmıştır. Ancak onların köken ve menşeyi Türk sözcükleri olduğuna hiçbir şekilde kuşkulanmak mümkün değildir. 




Onlardan birkaç örnek hükmünde şu aşağıdakileri  göstermek mümkündür (yay içindeki Türkçe sözcükler bendendir, B. Gerey)

(Speise, yemek), eşam (Kost, yemek, aşamak?),  al (roth, al, kırmız), alav (Flamme, alev), ordu (Lager, ordu), otak (Zelt, çadır), Ortak (Kaufmann, tüccar), çekiş (Hammer, çekiç), çakır (Weinhaus, şarap evi, çakır evi, Türkm. çakır=şarap), çerker (Musikant, Müzisyen, şarkıcı?), çapuk (schnel, çabuk, Türkm. çapmak=koşmak), çador (Zelt, çadır), çak, çag (Zeit, çağ, zaman), çaku (Messer, bıçak, Türkm. çakı=bıçak, küçük bıçak), çal (Grau, gri, Türkm. çal=gri), çepken (Mantel, çepken), bogra, bagra (Eber, erkek domuz, Türkm. bugra=erkek deve, erkek hayvan), bakawul (Küchenaufseher, mutbağa bakan, bakmak sözcüğünden), tagar (Gefäss, kap, tağar, Türkm. tagara= bir çeşt kap), tamga (Siegel, tamga), tuman (Nebel, duman), töşek (Bett, yorgan, göşek), tuman (Haufen, yığılmak, Kaşgalı D.L.T. tümen=yığın, küme), toy (Fest, toy), sal (Floss, sal, kayık), gaş (Augenbraue, kaş, Türkm. gaş), kak (gedörrte Fische oder Fleisch, kurutulan et, kak, Türkm. kakmaç=kurutulan et), goç (Widder, koç, Türkm. goç), gatak (Sattelholz, eyer ağacı), gadagan (verbot, yasak, Türkm. gadagan=yasak), garawul (Wache, bekçi, Türkm. garawul=bekçi), galawuz (Wegweiser, yol işareti), gor (Waffe, silah, Türkçe gorhana= silah deposu), goşun (Armee, koşun, Türkm. goşun), kawak (hol, boş, Kaşgali; kowuk=içi boş olan her şey, kovuk), ketek (Stock, binanın bir katı, Türkm. ketek=kuş yuvası), keçel, kel (Kahl, kel), kureş (Vorstellung, tanıtmak, görüş sözcüğüne yakın anlamı var), kur (blind, kör), vb…



Halk diline ve Fars edebiyatına giren bu Türk sözcüklerin, yukarıda izah edildiği gibi, bir kesimi İlhanlılar ve Hulakular döneminde girmiş olsa da diğer kesimi çok eski çağlara aittir. Bir bölüğü üzerinde de henuz dilçiler arasında tartışmalar devam ediyor. Birinci gruba ait sözcüklerden „sub“ (wasser, su), bu şekilde sadece eski Uygur dilinde kullanılmıştır. Eski, „gazgan“ (Kessel) ve „başgak“ (Anführer) bugün gazan (kazan) ve „başak“(başkan) şeklindedir, ondaki „k“ harfı çok eski bir gramer şeklini gösterir. Bunun gibi de „salar“ (Anführer, önder) sözcüğünü örnek gösteriyoruz. Bu sözcüğün Türkçe kökü „sal“  (in Bewegung setzen, ausschiken=yola „salmak“) sözcüktür. Bunun gibi de „hana“ (Haus, ev), Türkçe olan „gonak“ (Haus, konuk) sözcüğüdür ve „gon, kon“ yani konmak, oturmak sözcüğünden türemiştir. Hun (Blut, kann)  Türk dilindeki „kann, gan“ ile sadece tesadüfi ses  akrabalığından daha derin anlamı vardır. 


İran´a, Arıların kuzey sınırlarından, Türk dili çok eski çağlardan başlayarak derin etki kaldırmıştır. Tacik dilinin hatta iç formasını da etkilemiştir. Örneğin; Tacik dilinde çok yerde, Türk eki olan „ba“ kullanılır: „der in“ yerine „in ba“, „der an“ yerine „an ba“, bunun gibi de Türkçe „kilgen“, „kitgen“ sözcüklerin ek´inden yararlanarak: „amede ast“ yerine „amedegi“, „rafta ast“ yerine „raftegi“ gibi fiiller kullanılır. 


Biz, her biri bir mum gibi olan bu Türk sözcükleri biriktirerek, bir lamba oluşturmakla, tarihden önceki çağların garanlığına ışık tuttuğumuz takdirde, daha eski çağlarda çok sayıda halkları görüyoruz. Bu halklar, Altay ile Volga aralığındeki otu-suu bol topraklarda kendilerinin atları, koyunları ve develeriyle birlikte hareket ederek, sütünü içip, etini yeyip, derisini geyip yaşamışlardır. Bu halklar, çok eski çağlardan beri topraklarını terk ederek, güneye hem de batıya doğru hareket etmişler ve iyi klimalı yurtları ele geçirmişlerdir… 


Türklerin güneye ve batıya yönelik harekatı, Volga´nın üstü ile Karadeniz boylarına ve Doğu Avrupa´ya, veya Amuderya ve Gürgen´in üzerinden İran´a, İ.Ö. çok eski çağlardan başlamıştır ve birkaç yurdu da almışlardır…


Ben burada tekrar W. Weigers´in „Ostiranische Cultur in Altertum“ adlı kitabına esaslanıyorum. Onun Avesta´dan aldığı sözcüklerinin içinde bir çoğunun köklerinin Türkçe olduğuna hiç tereddüt yoktur. Örneğin:  „çakuşa“ (Weigers, s. 415) sözcüğü, Türk sözcüğü „çekuş“ veya „çekiç“ (Hammer)´den alınmıştır. Bu sözcüğün kökü „çak“ yani „vurmak“ olarak, onun doğru telaffuzu „çakuşa“ değil, „çakıcı“ yani „vurucu“ olmalıdır.>>


Vambery sözünün devamında „Fin-Uğor“ dilli halkların, Türklerin eski yurtlarından çok eski çağlarda kuzey-batıya göç ederek, bugünkü yurtlarına (Finland, Mecaristan, Lapland…) yerleştiklerini vurgular ve onların güney-batıya yönelik hareketinin ise biraz geç başlandığını yazar: 


<< O durumlarda Türklerin ilk göçünün ne zaman başlandığını kesinleştirmek zor. „Tanis“in ötesindeki „İskitler“ Türk göçebleri olmalıdır. Bunun gibi de Indo-Bakteriya devletlerine girmiş „Saklar“da aynı topluma aittir. Ben onlar hakkında kendimin „Mecarların türeyişi“ adlı çalışmamda yazmıştım. Partların hem de şimdiki İran´ın kuzeyindeki göçebe halkların da Türk oldukları büyük ihtimaldır. Çünkü onların at binme tekniği, ok-yay kullanmakta ustalığı hem de diğer huy-kılıkları ve yaşam tarzları hakkında Romalıların verdiği bilgiler, bizi bu sonuçlara götürüyor…


Biz, Türklerin, Asya´nın uçsuz-bucaksız genişliklerinde, günümüzdeki yaşadıkları yurtlarını nazara aldığımızda, onların iki ayrı ayrı göç uğurlarını göre biliyoruz. onların ilk geçiş yolu kuzey-batıya doğru, biraz seyrek olmuş hem de güç kullanmadan girmişlerdir… ancak güney ve güney-batıya doğru ise çok zorlukla, uzak zaman süren savaşlar ve ordu sevkiyatlarla gerçekleşmiştir, yani, Çinlilerin, İranlıların, Romalıların ve Bizanslıların güçlü karşılık göstere bilecek devletler olmaları nedeniyle, yavaş yavaştan gire bilmişlerdir. Bu sürecin binyıllar devam ettiğini söylersek abartma sayılamıyacak bu savaşlar hakkında, etnologi açısından da iyi sonuç alına bilecek Çin kaynaklarında (takvimlerinde) çok az bilgi verilmiştir. 


Ferdevsi´nin şehnamesinde ise inanılmayacak şekilde, masal gibi söz ediliyor. Virgil, Sallustius ve Properitus Romalıların, Partlar hakkında yazdıklarındaki kinayeli söylentileri de aynen böyledir. 


Bu yazıların ikisinde de,  kendilerinin güya barbar düşmanları hakkında verilen yüzeysel ve taraflı birtakım tasvirler, sadece gözboyamacılıkla İranlılar´ın hem de Romalılar´ın kahramanlıklarını övmek, büyüdüp kabartmak amacıyla yazılmıştır. onların yazılarında; karşı düşmanların dilini ve ulusal kimliğini öğrenmek için, hemen hemen tek bir sözcük bile yoktur…>>


A.Vambery´nin anlamlı bilgilerini, adı geçen kıymetli eserinde değindiği iki nokta ile tamamlıyoruz: 


<< a-Türk dilinde çok önemli rolu olan; „ı“, „ö“ ve „ü“ gibi seslerin, Arap hem Fars dillerinde olmadığı için; o dillerde yazılan Türk sözcüklerin yüzde doksanı yalnıştır dersek, haddini aştiğimiz olmasa gerek…


B- Volga (Türkçe: İtil, İdil), Ural (Türkçe: Yaik, Yayık) ve Emba ırmakları, 6. yüzyılda da kendi Türk adlarıyla tanınmıştır. Çünkü o bölgelerde yaşayan halklar o dönemlerde de, ondan daha eski çağlarda da Türk asıllı halklar olmuştur. Eğer öyle olmasaydı, onların adları da  Türkçenin yerine başka dillerde olurdu… >>



Konumuzu, başta „M. Etemad-assaltana“ olmakla,  Partlar ve Part devleti hakkında özel eser yazan bilginlerin fikirleriyle, toparlayıcı uyumda devam ediyoruz..  


„ Etemadas-saltana“ya özel yer vermemizin sebebi: Birinciden; o kendi kitabını çok sayıda batı ve doğu kaynaklara, özellikle de yukaride adı geçen J. Rawlinson´un ilmi eserine esaslanarak yazmıştır. O, vazifesi itibarıyla da her türlü kaynaklara erişebilir durumda olmuştur. ikinciden; esasen Türkmenlerin gücüne dayanarak, İran hükümetini ele geçiren, Türkmenlerle akraba olan Gacar (Kaçar) Türk şahlarından „Nasereddinşah“ın kültür bakanı vazifesinde çalışan alimdir. Buna göre de, bir yandan İran Türklerini, onların kültür ve etnik kökenlerini çok iyi bilen, öbür yandan ise, İran´ın siyasi şartalrında Türklere olan menfi zihniyetten büyük ölçüde uzak olmuştur. Netice itibariyle İran´da yazılan en tarafsız mazmunlu bir kaynak hükmünde değerlendirmeği doğru buluyorum, gerçi dil açısından, yazarın uzmanlık haddından harıç olma ihtimalıyla, önemli bilgi bulunmamaktadır. O, Part devletini kuran tayfaların kökeni doğrusunda şöyle yazar: 


<< İran´ın „Kiyaniler“ ile „Sasaniler“ aralığındaki „Tayfalar hükümeti“ iki tayfadan ibarettir: Birinci tayfa „Eşkaniler“ diye adlandırılır, ikinci tayfanın adı bilinmediği için, birinci tayfanın adını kullanarak, onlara da Eşkaniler denilir. Bu iki tayfa tahminen 500 yıl İran´a hükümdarlık etmiştir. İlk tayfaların önderine „Eşk“ denilmiştir [ Bu sözcük „Ferhenge Emid“ adlı fars dilinin sözlüğünde „Erşek“ şeklinde yazılarak: Erkek diye mana edilmiştir. Rus alimi Dandamayev hem de prof. N. Gullayev ve bazı diğer Türkmen bilim adamlarının fikirlerine göre, bu adın aslı „Ersak“ olarak: Sakların eri“ , „Sakların kahramanı“ anlamındadır, ki bizce de gayet mantıkıdır, B.G.]


O, şahların uruğundan (sülalesinden) olmamıştır. Ünlü İngliz bilginlerinden birisinin tespitine göre „Birinci Eşk“in kökeni, Derbendin ötesindeki Dağıstanlılardan olmuştur. İskender´in yerini alarak 50 yıl İran´a hakim olan Yunanlılar´ın yaptıkları zulümler, halkı çok ağır duruma salmasının ardından, çok yiğit ve kendisine güvenen Eşk, İskender´den sonra üçüncü şah olan „Antiokses“in karşısına baş kaldırır. İranlılar da ona güvenerek etrafına kalabalık bir nüfus toplanır. Eşk ile Antioksus arasında hiddetli savaşlar olur. Tanrılık iddiasını ederek kendisini „Teos“ adlandıran Antiokses bu savaşlarda ölür, çevresindeki nüfus ise Şam´a ve Antakya´ya taraf kaçıp giderler. Böylelikle Yunanlıların elleri İran´dan çekilerek, halk onların baskısından kurtulur. 


Ancak, çok akıllı olan „Eşk“, kendisinin İran şahları´nın uruğundan değil, belki Türk olduğu için, Farsların onu kabul ederek bütün İran´ın hükümdarlığında saklamıyacaklarının farkındaydı. Bu gerçeği düşünerek o; kendisini destekleyenlerin hızmatlarını nazara alarak; büyük savaşlarda tekrar desteklemeleri, sonraki kuşaklarını da şahlık tahtında saklamak ve yabancıları yurda sokmamakları şartıyla, onların herbirine İran´ın bir parçasının hükümdarlığını bağışlar, biraz büyük parçasını da kendisine saklayarak tüm İran´ın önderi olur. 


Böylelikle onun sonraki kuşakları da art arta şah olurlar ve başkalar da onlardan itaat ederler. İran´da gözü olan Romalılara karşı cesaretle savaşarlar. İranlıların onların (Partların) durumundan haberleri yoktur, ancak Romalılar, kötü bir şekilde onlardan yenildikleri hakkında yazmışlardır. „Juliyan“ ve başkaların savaşları meşhurdur, onların hikayeleri çok uzundur…


Tarihi, masaldan ayırmakla, ilmi temeller esasında eser türeten yeni tarihçiler, haklı olarak aşağıdaki gerçeklerin farkına varmışlardır: Eşkani padişahları, bizim eskilerimizin ortaya attıkları düşüncelerin tam tersine, aslı ve kökeni İran´lı değil, belki Turan´lı tayfalardan, yani  „Partlardan“ olmuşturlar. Part sözcüğünün doğru telaffuzu „Parh“dır. Bu kavimin kökeni doğrusunda fikirler bazı çelişkilerden kurtulmamış olsa da, bilginlerin ve düşünürlerin görüşlerinden şu aşagıdaki gerçekleri söylemek mümkündür: 


İskit kaviminin çoğalmasından, çok sayıda boylar ve  tayfalar türemiştir. Bu tayfaların birisi de „Part“ olmuştur ki Eşkani padişahları bu tayfadandır. Arap ve Acem tarihçilerinin onlardan haberleri yoktur. Diğer halkların bilginleri, tarihi belgelerin temelinde onların durumu hakkında yazmışlardır. Onların bazılarına göre; Part tayfası İskit kavimlerinin birisi olarak, önce onlara „Parni“ ya „Aparni“ demişlerdir. Onların bir grubu, yurtlarını terk ederek, Azof denizinin kuzeyinden İran´a gelirler, büyük bölümü ise, o çevrelerde kalırlar… 


Yine bir bilgin şöyle yazar: İsa Peygamberin doğumundan birkaç yüzyıl önce, aslı ve kökeni „Dahı“ olan İskitler Hazar denizinin doğusunda oturmuşlardır, hala da onların yurtlarına „Dehistan“ denilir. Dehistan ise „Dahistan“ [Dahlar´ın yurdu, B.G.] sözcüğünün kısaldılmasıdır. 


Sözü bu kadar uzatmaktan amacımız, okurlarımızın, bu konunuyu araştıran ayrı ayrı bilim adamlarının sözlerine dikkat ederek şunları bilmeleridir: Bir parçasına Turan ve diğer parçasına İran denilen genişlik, bozkırlarda yaşayan İskitlerin at koşturdukları meydan olmuştur. Yani onlar Hindokoş ile Kavkaz dağlarının, Firat boylarından Send ırmakları aralığındaki genişliklerde yurt tutmuşlardır. 


Onların bir grubu da Avrupa ülkelerine göçmüşlerdir. 


Turan´da ya Türküstan´da kalan İskitler ya Türkler-şimdiki Türkmenler de o kavimlerdendir- bazıları yerleşim ve tarımcılığa geçmiş, bazıları da eski yaşam tarzını devam ettirmiştir. Goz (Oguz) tayfası da onlardandır. 


Onlar, Keyhosrov´un Amıderya ve Sırderya´dan geçerek savaşdığı, eski Massajet ya Massaget tayfalarıdır. Açıklamalara göre Massagetler, İskitlerin bir tayfasıdır, „ma“ sözcüğü Pehlevi dilinde „büyük“ anlamında olup, „get“ ya „jet“ ise İskit sözcüğünden türemiştir, yani „Ulu İskit“, „nüfusu çok İskit“ demektir. Bunun gibi bozulmalardan ve değişmelerden tahmin edersek, „sit“, „İskit“, „Site“, „Sekistan“, „Seksar“  gibi sözcüklerin de aynı kökten olduğunu düşünmek mümkündür. 


Bilim adamlarının çoğunluğunun açıklamasına göre, İskit adıyla tanınmış tayfaların tümünün aslı kökeni ve türeyişi Turanlı oldukları ve „Partların“ da o tayfaların birisi olduğu bize belli oldu. Şimdi, bu tayfaların tahminen hangi dönemlerde Turan´dan İran´a geldiklerini ve hangi  bölgelerde yerleştiklerini, onların gelip yerleştikleri yurtların adı eskiden „Part“ miydi? yoksa o yurt adını bu tayfadanmı aldı? sorulara cevap bulmalıyız…


Tarih kitabını İ.Ö. 456. yılda yazan „Herodot“, Kiyani şahlarının hüküm yürüttükleri yurtlarda yaşayan tayfalardan ad çekerken Partların adını da getirir. Böylelikle bu tayfaların Herodot´un zamanından daha önce Amuderya´dan geçerek, İran sınırlarına aralaşmış oldukları belli olur…


Bazı yazarlar ve tarihçiler, Eşkaniler tayfasının oturdukları yer olan Part yurdunu Pars yurdu ile aynı saymışlar hem de Part şahlarını Pars şahları zannetmişlerdir. Ancak bu bir yalnış düşünceden başka bir şey değildir, sebebi: hem Herodot hem de İskender´in özel tarihçileri, üstelik; Agatanjlus, Fostus, Elize, Musa Horeni, Lazar gibi Ermeni tarihçileri, Erşaklar´ın (Eşkanilerin) yurtlarının Hazar denizinin yakınında ve onun doğusunda yerleştiğini çok açık söylemişlerdir. Ancak Pars yurdu ise „Umman“ açık denizinin yanında [şimdiki İran´ın güney bölgesinde, B.G.] yerleşir. 


İ.Ö. 2. yüzyılda yaşayan Yunan tarihçisi „Justen“ şöyle yazar: Eşkani şahların kökeni Partini değildir, Turanlı ve doğudandır. Onlar Partini yurdunu ele geçirdiler ve devletlerinin merkezine dönüştürdüler, buna göre de „Part şahları“ diye ad aldılar. O yurtların „Part“ diye adlandırılmasının sebebi ise şöyledir: Erşaklar bu yurdu aldıkları zamandan çok eski bir çağda İskit kavimlarının kaçıp gelen göçmenleri bu bölgeye yerleşmişler, „part“ sözcüğü İskit dilinde „göçmen“ veya „yurt´dan sürgün edilmiş“ demektir. Buna göre de o yurtlara „Part“ denilmiştir. 


Demek, İskit göçebelri kendi adlarını bu yurda vermişlerdir ve bu yurt ise kendi adını Erşak (Eşkani) uruğuna vermiştir…


Partlar yıllar boyu komşu devletlere uymaklarının ardından, „Birinci Ersas“ ya Eşk (Erşak) zamanında onların 
bahtı oyanarak, Roma kayserlerine karşı savaşmaya başladılar…


Miladdan önce birinci yüzyılda yaşayan Yunanlı tarihçi hem coğrafiyacı Strabon, şöyle yazar: 


" İskit uruğundan olan Ersas, Parni adıyla da tanınan ve Amuderyanın boylarında yaşayan „Dayı“ ya „Dahi“ tayfaların yardımıyla „Partiya“ yurduna aralaşarak onu ele geçirir. Onlar, başda çok ağır durumda yaşar ve kendilerini güçlükle koruyurlardı, dvamlı saldıran hakimiyetlerin elinden rahatlıkları yoktu. yavaş yavaştan komşularınıyenerek güçlenip başladılar… "


Yine bir coğrafiya alimi yazar: „Prt yurdunun  sınırları; doğuda Hirat, güneyde Kirman, batıda Acem  rak´ı, Gürgen ve deniz, kuzeyde ise İskit ya Site ya Seksar ya da Amuderya kadar uzayan Türkmen tayfalarının yurdu içerisindeki genişlikler olmuştur. Ancak eski coğrafiya uzmanlarının „Parti“ diye belirledikleri topraklar; Hazarı´ın doğusunda yerleşen bir küçük yurtdur [Türkmenistan´da, B.G.]… 


Başka bir yazar, Prat yurdunun sınırlarını; doğudan Herirud, güney batıdan Gürgen [Türkmensahra, şimdiki İran´ın kuzeyi, B.G] ve Turşiz´e [Horasan. B.G.] kadardır. Ancak Herodot´un sözlerine göre „Part yurdu“nun sınırları: Horezm [kuzey Türkmenistan ve kuzey batı Özbekistan, B.G.], Hirat, Gürgen, Amu ve Marı´nı [Arapça Merv, Türkmenistan´da, B.G.] kapsamıştır [Herodot´un verdigi  bilgide Part yurdu tamamen Türkmen topraklarıdır, B.G.]


İskitlerin dünyanı ele geçirmekte oldukları zaman Partlar o yurtlarda yaşarlardı…


Bunlardan başka da, 1846-49 yıllarda; Daryuş zamanında üç dilde yazılan Bistun kitabesini okumakla uğraşan İnglizli Mayor (binbaşı) Rawlinson´un sözlerine göre, o yazıda İran´ı „Parsa“ ya „Parsia“ şeklinde ve Part tayfasının adını ise başka bir imla ile „Parthwa“ şeklinde yazılmıştır. 


Misyo Lasen´in tarafından okunan Tahti Cemşid yazılarında da İran´ı Pars ve o tayfanı ise „Parth“ ve Parthwa şeklinde yazılmıştır. Bu alimin fikrine göre „Part“ ya „Partva“ bir Turan sözcüğü olarak, manası ise „göçmen, sığınmacı“dır. Latin tarihçisi Justen´in de aynen bu fikirde olduğuna işaret etmiştik…>>


E-temadas-saltana, yukarıda tanık olduğumuz çok sayıda tarihçilerin ve diğer bilim adamlarının eserlerine esaslanarak söylediklerini şöyle toparliyor: 


<< Eşkaniler´in İran ve İranlı, Acem ve Kiyaniler ile hiç türlü ilişkilerinin olmadığını, bazı lakaplar ise, sadece kenidlerini İran şahların uruğundan göstermek amacıyla kullandıkları açıkca belli olduktan sonra; onların belli ölçüde soylu ve Han-Beyler uruğundan olduklarını da hatirlatmalıyız. Yani Part kaviminden şahlığa ulaşanları, İskit tayfa birliğinin hanlar ve beyler sınıfından olmuşlardır. 


Bu fikirin doğru olduğunu bir grup alimlerin söyledikleri açıkca teyit ediyor: Ağırlıklı olarak Türküstan´da, Amuderya´nın çevresinde, İran´da ve kalanı ise Kaşgar, Hoten ve Çin´de yerleşen İskit ya Turanlı büfus, yer yüzünün en meşhur halklarından olmuştur. Bu kavimin Eşkaniler adıyla tanınanları, Sırderya´nın (Seyhun´un) ötesindeki Turan´lı tayfaların himayesi ile Makadon ordularını yenerek İran topraklarını ele geçirmişlerdir. 


Onların kendi kökenleri de Sırderya ötesindeki Turanlılardan olmalıdır. Tasit, Agatenjelus ve Festus gibi tarihçilerin yazdıklarına göre, onlar tahminen 600 yıl İskit tayfalarına hükümdarlık etmişler hem de onların hakim sınfı olarak İran´ı da ele geçirirler ve hakimiyetlerini tespit ederek sonraki  kuşaklarına koyup giderler…>>


Konumuzu Part devletinin kurucuları ve günümüzde de aynı adlarıyla Türkmen milletinin (belki de başka Türklerin de) etnik terkibinde yaşamakta olan Part (Parlar) ve Dah (Day, Daz) tayfalarının eski ataları hakkında daha somut bilgiler temelinde izleyoruz: 


<< Batılı bilginlerinden birkaçına göre; „Das“ adıyla tanınan Turan tayfalarının büyük bir dalı, eski çağlarda Çin ve Sibirya taraftan göçüp, Danub ırmağının boylarında konmuşlar, oradan tekrar Amuderya boylarına gelip yerleşmişlerdir. Partlar, yani Eşkanlılar, o büyük tayfadan çıkmışlardır. Mecarlar, belki de Alman ve bazı diğer batı tayfaları da „Das“lardan türemişlerdir…>>


<< Eşkanlılar tarihinin esasi şerhini geçen bölümlerde yazdım ve Allahın yardımıyla boş yerini bırakmadım. Ancak buna rağmen; „hem eski hem de sonrakı yeni yazarların bu konu üzerindeki izahlarının hiç birisi gözden kaçmasın, hem de meseleni daha aydın ve olgun göre bilmeğe yardım eder“ diyen umutla, sırasına bakmadan tekrarlıyorum. 


Tarihçiler ve etnolog alimler, Partların kökeni ve menşeyi konusunda sözü daha uzatarak, o cümleden şunları söyleyorlar: Bu tayfa, Turan´da oturan İskit ya Sit tayfalarının bir koludur. yani, onların aslı vatanı Kuzey Asya´dır ve oradan güneye doğru göç etmişler, aynen Heyatele (Hun), Uygur ve Özbekler gibi. Bu günkü Türkmenleri Part kaviminin kalıntılarıdır diye biliriz. Kiyani patişahı Keyhosrov´un en güçlü olduğu dönemde bile, Part yurdu boyun eğmedi ve bu durum ta bu padişahların İskender tarafından darmadağın edilene kadar devam etti. 


Yani, Kiyani şahları Part yurdunu diğer vilayetler gibi baş eğmiş durumda göre bilmediler…


Başka bir tarihçi diyor: Saka, İskit, Dahı ve Turanlı aslında hepsi aynı tayfa olarak, ayrı ayrı dillerde hem yurtlarda telaffuzu değişmiştir. Bu tayfaların oturdukları yurtlar, Kiyaniler döneminde de, Büyük İskenderin, yurdu işgal ettiği dönemde de hiç zaman merkezi hükümete boyun eğmemişlerdir. Makadonya´nı yenen İskender, o gücü ve heybeti ile, ancak Partlar onlara saldırmadan, Hindistan´a giden yollardan geçe bilseler razı oldular. Bazı bilim adamların fikrine göre, İskender Hindistandan geri döndüğü zaman da, Buluçistan´ın geçmesi çok zor olan sert, susuz azıksız yolundan İran´a girer. Öyle zorluklara, Partlar´ın yakınından geçmemek için dözmüş oldukları çok ihtimaldır, çünkü o, bu cesur ve kahraman halkın, onun heybetini zedelemesinden korkmuş olmalıdır… 


Eşkanlılar Türk oldukları için, hükümet etmekte biraz sertliğe temayülleri vardı ve uyruklarından sadece itaet etmek değil, alkışlamalarını da istiyorlardı. Din, dil, gelenek ve görenekleri açısından, İranlılarla aralarında hiç türlü benzerlik olmadığı nedeniyle, İranlıların çoğunluğu tarafında kabul edilmemişlerdir. 


Yine bir tarihçi yazıyor: Dayı ya Dahı tayfası şimdiki Horasan´ın bir bölgesinde yurt tutarak çadırlarda yaşamışlardır. Hazar´ın doğusunda yerleşen yurdun adı olan „Dehistan“ sözcüğü, bazıların hadsının tersine, Dehistan (çok köylü yurt) değil belki, „Dahistan“ yani „Dahların  yurdu“ demekdir. Bu sözcük zaman geçmesiyle çok kullanarak Dehistan şekline dönmüştür. 


Herodot yazıyor: „Keyhosrov´a boyun eğen  tayfaların biri de Dah tayfası olmuştur“. Bu sözden ve diğer yazılıp söylenenlerden: „İskit, Jet, Massaget, „Das“ ya „Daz“ ve Dahı ve Part, hepsi bir kavim olmuştur“ diye düşünmek mümkündür. 


Onların Dini, dili ve gelenekleri aynı olup; Danub boylarından ta Almanya´ya, Karadeniz´den Kavkaz´a, Hazar´ın kuzey ve doğu kıyılarından bütün Türküstan´a ve Sırderya´nın boylarına hatta Kaşgar´a ve Çin´e kadar yayılıp yurt tutmuşlardır. Onların adlarının ayrı ayrı olmasının sebebi ise; Bir tayfanın  diğer tayfaları yenerek üstün duruma geldikte, tayfaların tümü o tayfanın adıyla tanınmıştır. Eğer doğru dikkat edersek, bu tayfaların doğru ve dolu adı „Turanlılar“ ya  „Turan tayfaları“dır… 4. ve 5. yüzyıllardan başlayarak bu tayfalara „Hun“, „Heyatele“, „İslav“, Tatar“, „Hazar“ gibi adlar verilmiştir… 


Acemlerin kutsal kitabı olan ve Pehlevi dilinde yazılan Zendi Avesta ve başkalarda „Dahı“ tayfasından çok az söz ediler ve onların yurtları, Hazar denizinin kuzey doğusunda sayılır, ancak Partya veya Part hakkında tek bir sözcük de yoktur. Bunun gibi de Aşur (Asur) yazılarında da onlardan ad çekilmez. 


Bir yazarın sözüne göre: İsa Peygamberden birkaç yüzyıl önce Dahı ya Daha adında İskit tayfası, Hazar denizinin güney doğusunda otururlar ve onların oturduğu yurtlara hala da, onların adlarıyla bağlılıkta „Dehistan“ derler. Bu tayfa oradan İran´a girerrek Karadeniz kıyılarına kadar ulaşmışlardır. Yerel İranlılarla bunların arasındaki düşmançılık, onların geleneklerinin, huy kılıklarının birbirine benzemediğinden, belki de onların yurtlarına girdiklerinden yüze çıkmıştır… 


Bu konuda dolu şekilde belli olan mesele, şunlardan ibarettir: Sırderya (Seyhun), Amuderya (Ceyhun) ve Firat ırmaklarının aralığındaki ülkeler, genelde Türklerin elinde olmuştur. Turanlı tayfalar devamlı, Kuzey Asya´nın uzaklarından hareket ederek, bu yurtlarda sakin olmuşlardır. 


İran´ın yerel şahlarının bu ülkelere hüküm ettikleri dönemler; ilk kez Kiyaniler dönemi, ikinci kez ise Sasaniler dönemi olmuştur. Onun dışındaki kalan dönemler, Türklerin yeniş kazanarak hüküm yürüttükleri çağlardır diye düşünmeliyiz…


Yunanlı, Romalı, Arap ve Acem tarihçilerinin tümü, en eski çağlardan beri İskit ya Turanlı adıyla tanınmış Türklerin Çin´e, Hindistan´a, Avrupa´ya, Mısır´a ve başka yurtlara gerçekleşdirdikleri harekatı hakkında yazıyorlar. Bu kavim yani İskitler ya Tatarlar birkaç boy ve tayfalara bölünüyorlar, ancak onların kökeni aynı cinsten olduğu için; gelenek ve görenekleri, huy kılıkları aynı veya birbirine çok yakındır. Onların: Jet, Get, Siyusi, Yet, Çet, Jat, Dahı, ya Dayı, Part ya Bart gibi tayfalardan ad çekebiliriz…>>


Değerli okurlar! geçen bölülerde tanık olduğumuz bilgilere göre, Part döneminde yaşayan tarihçilerin veya onların eserlerini esas alarak yazılmış tarihi belge ve bilgilerin, üstelik, dil, etnoloji ve arkeolojik araştırmaların verdiği sonuçlara göre: Bazı bilim adamlarının tarafından „dünyanın ilk fedral devleti“ olarak değerlendirilen Büyük Part devletini kurarak, tahminen 500 yıl devam ettiren halk, bizim gerçek atalarımız olmuştur, yani bugün de eski adlarıyla aramızda yaşamakta olan „Par“ ve „Daz“ tayfaların doğru ataları olmuştur. 


Par´lar ve Daz´lar büyük „Sak/Saka/İskit“ tayfa birliğinin hakim sınıfını oluşturan iki Türk tayfasıdır. Bu konuda Tarihi faktlar çoktur, ancak meselenin çok tekrarlanmaması için, bazı yeni kaynaklarla konuyu sonuçlandırmak istiyoruz. Batılı tarihçi R. Girşman şöyle yazar: 


<< Biz Partların kökeni hakkında elimizde bulunan çok az belgelere esaslanarak, onların Daha kaviminin bir tayfası olan „Parni“lere ait olduğunu kabullanabiliriz. Dahalar, „Sak“ tayfalar birleşiğinin bir parçası olarak, Hazar denizi ile Aral gölünün aralığında yaşamışlardır. Bu kavim, atlılar ve diğer savaşıcılardan ibaret olmuştur ve yazarların sözlerine göre, savaş meydanında ölmeği kendilerine büyük mutluluk ve normal ölümü ise kabahat ve utanç saymışlardır. Alimlerin fikrine göre, iki kardeş „Erşak“ (Arsases) [bize göre Er-sak, B.G.] ve Tiridat (Tiridate) kendi savaşıcıları ve başka da beş tane başları ile birlikte, Yukarı Tecen çevrelerini [Güney Türkmenistan, B.G.] almışlardır. Balh´ın padişahi onlara saldırmıştır, ancak onlar bu tehlikeden kurtularak komşu ülkelere girmişlerdir. İki yıl sonra Erşak savaşta ölür, ancak kesintisiz savaşta olan Partlar, Tiridat´ın önderliğinde, şimdiki Hazar ötesi, İran ve Rusya sınırları aralığını ele geçirerler. Tiridat o dağlarda kendisinin ilk başkentini bina ettirir. O, kartal yuvası gibi berk ve erişilmezdi. Az sonra, yine bir şehir kurdurarak ona ise urukbaşı „Eşkan“ın (Asaak, Arsak, Assak şekillerinde de yazılır) adını koydular hem de „Tiridat“ orada şahlık tacını başına koyar…


Partlar´ın bu saldırıları, büyük Sak tayfalarının, İran´ı ast-üst etmek amacıyla başladıkları ilk ayaklanma saymak olur. Bu hareket Yunanlıların Bah´deki hakimiyetlerine son verir. Erşak, Hecatompılos (yüz kapılı)Hegmetana ve Tisfun,, bu göçebe halkın dört gelişme sürecinin dört başkentidir. bu halk en gelişmiş dönemlerinde de kendilerinin ulusal gelenek ve göreneklerini  saklamışlardır…>> R. Ghirshman, “Iran ez agaz ta islam” Tehran-1972


<< Orta Asya göçebelerinin tahminen İ.Ö. 123. yıldaki saldırısı, Balh´deki Yunan hakimiyetine son verir ve süpürüp atır. Amuderya´nın doğusundeki vahaları, birleşen iki tayfanın eline geçer: Sakarukaya (Sacarauques) batıda, Yueci (Yueh-chi) doğuda…>> [Sakar Türkmenleri aynı bölgede yerleşen Sakar köyünde ve diğer köylerde günümüzde de yaşamaktadırlar, B.G.]


<< Bölgenin İranlı kavimleri, iç meselelerinde, Partlar´a karşı çok ihtiyatlı olmuşlardır, belki de onlar, baştan Part şahları ve çevreleindekilere karşı düşmançılık ede gelmişlerdir. Partalrın birkaçı zor durumlarla karşı karşıya geldiklerinde, Pars ya Mad´dan yardım beklemeğin  yerine, Hazar´ın doğusundaki bozkırlarda yaşayan akrabalarına başvurmuşlardır. Belki de bunun için, doğu tarihçileri Kuşanları da Partlara ait göstermişlerdir…>>


Türkmen bilgini S. Atanyazov´un yukaride adı geçen şecere (soy ağacı) adlı kitabında „Partlar“ hakkında şöyle bilgiler bulunmaktadır: 


<< Ersarılar´ın çekiç uruğundan ve Gızılarbat ilçesinde [esasen Beherden ve çevrelerinde, B.G.] yaşayan Tekeler´in terkibinde „Parlar“ adında boylar bulunmaktadır. Bu ethnonim´in (etnik adı´nın) yüze çıkışı hakkında bilim adamların arasında iki türlü görüş var: Birinci düşünceye  göre, Parlar eski „Parn“lar halkının izidir. Parnlar eski „Dah“ların bir tayfasıdır. Onlar orta çağlarda aynen Gızılarbat çevrelerinde yaşamışlardır. İ.Ö. III. yüzyılda Parnların Tecen çevrelerinde yaşadıkları doğrusunda da bilgiler var. Gızılarbadın yer-yurt adlarında Parnlar´ın kaldırdığı izler bugüne kadar saklanmıştır. 


Örneğin: bu ilçede orta çağlara ait „Parav“, buradaki dağın adı „Partav“ [tav=dağ/Partav=Pardağ, Par dağı, B.G.], Parav köyündeki eski anıt mezari „Paravbibi“, bu çevredeki kumluk bölgede „Par“ adında kuyu, bunların hepsi „Par“ etnik adıyla bağlıdır. Bu ilçedeki „Parnuvar“ köy adının da „Par“ bölümünün sonundaki „-n“ mühtemelen çoğunluk ekidir. Par sözcüğünün kökeni hakkındaki ikinci görüşün  tarafında Karakalpak alimi D. Aytmuradov durmaktadır. O,  bu sözcüğün kökünü eski Avar/Var halk adına bağlıyor.  Par (Parn) etnik adının izleri Nohurlı Türkmenler  arasındaki „Parraş“, Alililerin „Parhaylı“ boylarında da  rastlanılmaktadır.>>


Alim kitabının „Daz“ tayfasına ait bölümünde şöyle  yazar: 

<<Yomut, Salır, Teke tayfalarının terkibinde, bunun gibi de Nurata Türkmenlerde "Dazlar", Yomutlarda Daz- Badrak boy-uruk adları bulunmaktadır ki, çok eski Türk Tayfası Daz/Taz´la bağlantısı vardır. Başgurt alimi R. G. Kuzeyev: „Özbek, Kıpcak, Kırgız, Kazak, Başgurt, Nogay gibi Türk halkların terkibinde bulunan Taz, Daz uruk´un eski Türklerin çağında Sayan-Altay dağ eteklerinde büyük tayfa olarak yüze çıkmış, sonralar ise çeşitli Türk halkların terkibine girmiştir“ diye yazar. Bazı alimler Daz sözcüğünü „kel“ anlamından kaynaklandığını ve onun, tayfabaşıların lakabı olduğunu düşünürler. Bu fikir inandırıcı nazara gelmiyor, ancak bu sözcüğün anlamı hakkında elimizde başka bir bilgi de yoktur. 

Alim konuyu „Dah“, „Day“ adıyla devam eder:  Türkmenlerin çok eski atalarının birisi olan Dahlar,  „Sak“ların bir bölümü olmuştur. Onlar, İ.Ö. II. binyıllıktan ta Arap işgalcıların zamanına kadar (İ,S. VII. yüzyıl), büyük halk şeklinde, Hazar denizinin kıyılarında türkmenistan´ın  Balkan vilayetinde yaşamışlardır. Bu halkın eski başkentinin  kalıntısı Dahistan (Dehistan) yani Dahlar´ın yurdu adıyla günümüze kadar saklanmıştır. 

Bu halkın parcaları, Dehli, Deli şeklindeki adlarla çeşitli Türkmen tafalarına girmiştir. Batı Karakum´daki „Dehli“ kuyunun adı da bu halkla bağlıdır. Karakalpak alimi  D. Aytmuradov, Dah etnik adını Saklar´a bağlar ve onu; „başında örülmüş saç koyanlar“ diye anlatır. >>


İran´da görev yapan İngliz diplomat ve tarihçisi „Ser  Persi Sayks“ bu konuda şöyle yazar: 

<< Eşkanlı uruğunun kökenini tam ve dolu anlamak zor, sebebi; Roma ve Yunan tarihçilerinin bu konuda yazdıkları çok karmakarışık ve çelişkilidir. Ancak buna rağmen belli olan gerçek, onların yerel halk olmadığı [burada İran´dan söz ediyor, B.G.] belki dışarı yurtlardan geldikleridir…

Bu göçmenler kuzeydeki Turan´lı tayfalardan olan ve bozkırlarda yaşayan „Dahe“ tayfalarına ait „Parti“ adlı tayfadır. Onların yurdu Hazar denizinin doğusundaki, şimdiki Yomut Türkmenlerinin oturduğu yurtlar olmuştur. Onlar, Erbil meydanında koşunun sol kolunda  savaşmışlardır. 

Ahal´da, Etrek ırmağının kuzeyinde [Türkmenistan´da, B.G.] miladi üçüncü yüzyılda, hatta ondan daha eski çağlarda, Dehistan adında bir bölge ve aynı adla bir kent yerleşmiştir. O bölgeler hala da Dehistan diye  adlandırılmaktadır. Üstelik, ben kendim de bu meseleleri  takip ederken, Yomutlar´ın „Daz“ tayfasının arasında; „onların ataları şahlar uruğundan olduğu“ hakkında rivayet  olduğunu bildim. Buna göre de Yomutlar, onlara çok saygı göstererler ve kendilerin soyluları sayarlar. Ben bu adların  „Dahe“ sözcüğünden kaynaklandığını biliyorum ve bu  konuda, bundan artık söylemek istemiyorum…>>


Ben (B.Gertey) kendim de 1957. yılın yazında, merkezi Garabulag olan Daz ili´nin Küyzeli obasında (köyünde) sınıfdaşımın babası „Köşşi hajı“nın evinde kaldığım günlerde, köylüler toplanıp kendi aralarına konuşurken, aynen İngliz aliminin dediği gibi; „bizim atalarımız şahlardan olmuştur“ diye gururlanıyorlardı. 

Benim dikkatımı çeken başka bir şey de Daz, Gocuk,  Akatabay, Ata gibi tayfaların arasında; Alan, Arta, Erşek, Erşi, Köşşi, Göreş, Orşı, Süren gibi benim için yeni olan  adlar idi, ki maalesef yukaride de izah ettiğim gibi merkezi  hükümetin eritme (asimilasyon) siyaseti netijesinde büyük  ölçüde yok olmuşlar ve yerini yabancı adlara vermişlerdir. 

O zamanlar bu rivayetler ve adlar belirli ölçüde dikkatimi çekmişse de, ancak onların her birinin bizim eski tarihimizin  gizli gerçeklerine ışık tutmakta büyük rolunun olacağını bilmiyordum. 

Konumuzu, 1993. yılda Türkiyenin Akdeniz  Universitesi tarafından geçirilen tarihi sempozyumda çıkış eden Prof. Dr. M. Fahrettin Kırzıyoğlu´nun „Türkistan ve  Anadoluda Teke Türkmenleri“ adındaki makalesinin temamıza aydınlık getiren bölümü ile noktalıyoruz: 

<<  İ.Ö. 256 yılında, Makedonyalı İskender´in  haleflerinden, Bakterya, İran ve Anadolu´ya da hakim olan Selevkoslular´a karşı ilk kez ayaklanarak İstiklal Bayrağını açan, Teke Türkmenlerin ataları olmuştu. (Yunancada  „c,ç,ş“ gibi diş-sesleri olmayışı, unutulmasın) Buradaki  „Skyt“ (Saka) boylarından „Daha“ (Taka/Teke)lar´ın  "Aparn" oymağından çıkan "Arsakes" (Arşak), millimucadeleyi kazanıp, 250 yılında Selevkoslular´ı ülkesinden  uzaklaştırarak istiklal kazandı. 

Kendisi bir savaşta ölünce,  yerine geçen (II. Arşak unvanlı) kardeşi Tiridat (248-214),  „Hyrkan“ (Gurgan/Curcan) bölgesini ele geçirip,  „Partlılar“da denilen devleti kurdu. „14 Nisan 247 günü“ başlayan „Partlı“ (Arşaklı) Takvimi, Babil (Mezopotamya) ülkesinde de, sonraları kullanılır oldu. 

(III. Arşak) Artaban (214-196), Selevkoslu II.  Antiokus´u yenerek, Ekbatan (Hamadan)´ı başkent edindi. 

(V. Arşak) Mitirdat (174-136), Kuzey-Hind (bugünkü  Pakistan) ile Mezopotamya ve Kafkaslar´a varınca, Firat´ın  solundaki ülkeleri fethederek, „Krallar-Kralı“ Ünvanını aldı.  Anadolu´da Selevkoslular´ı yenerek, Firat´a kadarki yerleri  alan Romalılar´ın bircik rakıbı, Arşaklı Parthlar Türkmen  Devleti, (XII. Arşak) „Orodes“ (56-47) çağında, 53  Mayıs´ında, Suriye Prokonsulü Triyimvirler´den Krasu´un  ordusunu, Urfa yakınlarındaki Karha (Hararn) da yendi. 

(XIV. Arşak) I. Vologes (51-75) ilk yılında, Romalılar´ı yenerek, (Iğdır İlimiz´de, Aras sağındaki „Sürmeli“/Karakala yerinde ki Yukari Eller/Armenya  başkenti) Artaksata tahtına, (Roma-Hududu Üçbeği ve  Hamadan´a bağlı olarak kardeşi Tiridat´i oturtup, onun  Krallığı´nı, Roma´ya tasdik ettirdi. Böylece, Arşaklı/Part  Devleti, Persli Sasan oğlu I. Ardeşir´in (226-241), son Part  hükümdarı V. Artaban´ı öldürüp, kışlak başkent (Bağdat  yakınındaki) Ktesifon´a girişine kadar yaşarken, sona erdi. 

Umumi Türk Tarihi´mizin en büyük uzmanı rahmetli  Hocamız Ord. Prof. Dr. Ahmed Zeki Velidi Togan,  Arşaklı/Part Devleti´nin kuruluşu ve sülale kökü için, şu  bilgileri veriyor (Greko-Baktrian Devletinden sonra):  „Önasya´da ve İran´da hakimiyet, menşe itibariyle  bir Skyt Sülaesi olan Arsaklılar´ın (İ.Ö. 250-İ.S. 226) eline  geçmişti. Sülalenin kurucusu Arsak, Onüçüncü asırda  olduğu gibi, Milattan önce de Ogurça yanında Hazar  Deniz´ine döküldüğü anlaşılan Amuderya nehrinin  Sarıkamış Hufresin´den aşağı kısmında, yani şimdiki Aday/Adağı kabilesi oturan yerlerde yaşamış olan, göçebe  ve hayvan-besler „Daha“ yahut „Dahe“ kaviminin, Aparn  yahut „Parn“ ihtimal „Baran“ kabilesinden neş´et etmiştir…

„Parn yahut Aparn ismi gibi; bu dahalar´ın  STRABON (XI,11/2,8) da zikr edilen diğer iki kabilesi Ksanti ve Bissurlar´ın isimleri de, bize tarihen malum Türk  kaible isimleriyle birleştrlebiliyor…

Yunan ve Latin dillerinde „c,ç,ş“ gibi diş-sesleri bulunmadığından, „Arsak“ yazılan unvan-adın aslı, Kartuli (Gürcü), Süryani (Syriac) ve Graban (ölü kilise-ermenicesi)  metinlerinde yazıldığı gibi, „Arşak“tır. Bugün ancak  Grigoryan-Hay (Ermeni) kaviminde erkek adı olarak  kullanılan "Vardan/Vartan" adı gibi "Arşak" da Türkmen Partlı/Arşaklılar´dan kalmadır (A Survey of Persian Art“.  Volume 1 Text. London. New York 1938, xx „IV. partian  Art“ bölümü, s. 480-490). 

Eski-Türkçe´de „Arşak/Erşak“:  pars (bars, leopard) ile Ayı kırması bir yırtıcı adıdır. 1280 de  Tebriz´de yazılan „Acabü´l Makhlukaat“ kitabında: „Kaçan  kim Pars ile Ayı karılsa, ikisinden bir acaib Canavar (filleri  bile öldüren yırtıcı) doğar ki, ana Erşek derler“ („XIII.  Asırdan Günümüze Kadar Kitaplardan Toplanmış Tanıklarıyla Tarama Sözlüğü 1“. İstanbul 1943. TDK  Yayını, s. 274)

Hunlar´ın hükümdarlarına „Evren“  (Ejderha), Yabakular´ı da „Büke“ (Böke=Ejderha Kaşgarlı, III. 227), Müslüman Karahanlılar´da „Arslan“ ve „Buğra“  (Erkek-Deve) gibi çok güçlü hayvan adlarını unvan olarak kullanılması gibi; Türkmen Dahalar´da da, „Arşak“ adı unvan olarak, 36 Hükümdar için kullanılmış ve Yunanca  kesilen paralarında da, değirmi-sakallı portretlerinin yanına  „Asakoy“ diye yazılmıştır. „Kıpçaklar“, s. 198, 211, 216)… 

„Eski Daha´ları Türkmenler´in Teke kabilesinin  adıyla birleştiren (1850 de Paris'te) VİVİEN DE SAİNT-MARTINE ve (1938 de Moskova´da) S.P. TOLSTOV´un  fikirleri, daha makuldür. Çünkü Teke adı, Azerbaycan  Köroğlu rivayetlerinde, Taka (Türkman) şeklinde de  zikredilmektedir. HERODOT (I, 125) Dahoi´leri, yine  Margiana/Marı (Arapça Merv)de zikredilen Mardi ve  Dropik´ler gibi göçebe/çoban gösterir. „Ammianus (XXII,8)  ise, Daha´ları Pontos´ta Kolkhlar´a yakın yaşayan Bizar ve  (İspir´de adı yaşayan/M.F.K.) „Saper“ yani Bizal ve Sabir  dediği ve sonra Khazar camiisinde görülen iki kabile ile  beraber zikretmiştir. >>


T.C. Kültür Bakanlığı „SEMPOZYUM“ 26-27 Nisan 1993
Akdeniz Üniversitesi, Antalya, s. 116-119





"'Partlar "Dışiskitler' olarak ta bilinir." 
"The Parthians are also known as 'excluded Scythians'"

Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu
(Fahrettin Kırzıoğlu ise "Dağlı İskitler" der.-SB)




"Partlar, Akamenler çağında Horasan bölgesinde yaşıyorlardı. İran'daki Part sülalesi Sakaların bir kolu olan Parni (veya Apami) kavminin liderleri olan Arsakes ve Tiridates adlı iki kardeş tarafından kurulmuştu. ... Partlara 'kahramanlar' (pehlivanlar) ünvanı verilmiş, dilleri de pehlivanlar'ın dili oalrak tanınmıştı. ..." 

Selahi Diker
Türk Dili'nin Beş Bin Yılı, Anadolu'da On Bin Yıl






"İlk fars – Sasani şahı Ərdəşir türk-Arsaklar sülaləsindən sonuncu Part, yəni Parfiya hökmdarı Ərdabanı məğlub etdikdən sonra   Arsakların  Ön  Asiya,  Güney Qafqaz və Mərkəzi Asiya üzərində 500 ildən artıq sürən hakimiyyətinə son qoyuldu və farslar böyük türk imperatorluğunun bütün torpaqlarının sahibinə çevrildilər. Arsakların əlində sadəcə Armeniya və Albaniya qalmışdı."

Prof.Dr.Bahtiyar Tuncay







If we ask what the ancient writers have left on record with respect to the Parthian nationality, we shall find, in the first place a general consensus that they were Scyths. "The Parthians" says Justin, in his 'Epitome of Trogus Pompeius' "were a race of Scyths, who at a remote date separated themselves from the rest of the nation, and occupied the southern portion of the Chorasmian desert, whence they gradually made themselves masters of the mountain region adjoining it."

These nations wre nomadic, uncivilises, coarse, not to any brutal, in their habits; of a type very much inferior to that of the races which inhabited the more southern regions, felt by them to be barbarians, and feared as a continual menace to their prosperity and civilisation. There is always an underlying idea of dispraise and disparagement whenever a Greek or a Roman calls any race , or people, or custom "Scythic" - the term connotes rudenss, grossness, absence of culture and refinement - it is not perhaps strictly ethnic, since it designates a life rather than a descent, habits rather than blood - but it points to such a life and such habits as have from the remotest antiquity prevailed, and as still prevail, in the vast plain country which extend from the Caucasus, the Caspian and the mountain chains of the Central Asian regions to the shores of the great Arctic Sea.

It is certain that the inhabitants of this tract have belonged , from a remote antiquity, to the ethnic family generally known as Turanian. In the south they are of the Tatar or Turkish type; in the north of the Finnish or Samoeidic. Their language is agglutinate and wanting in inflections; their physique is weak, languid, anaemic, unmuccular ; they have large fleshy bodies, loose joints, soft swollen bellies, and scanthy hair. They live chiefly on horseback or in wagons. Still as enemies, they are far from contemptible. Admirable horseman, often skilled archers, accustomed to a severe climate and to exposure in all weathers; they have proved formidable foes to many warlike nations, and still give serious trouble to their Russian masters.

The Scythian character of the Parthians , vouched for on all hands, and their derivation from Upper Asia, or the regions beyond the Oxus, furnish a strong presumption of their belonging to the Turanian family of nations. This presumption is strengthened by the little that we know of their language. Their names, when not distinctly Persian, which they would often naturally be from conscious and intentional imitation, are decidedly non-Arian and have certain Turanian characteristics.

Parthia 
by Prof.George Rawlinson (Ancient History-Oxford,1893)



PART TÜRKLERİ - MÖ.200-100


BENZERLİKLER...!!!


SEMENDER, ARTI İŞARETİ, TAVŞAN,KUŞ, CHİMERA VE TULPAR
MÖ.650 KORİNT / MUSEUM OF FİNE ARTS BOSTON

GÖBEKLİTEPE - SEMENDER MÖ.11BİN


SELÇUKLU 12.YY - AVCI,KUŞ,TAVŞAN,KURT VE ATIN KUYRUĞU DÜĞÜMLÜ
CAM - AFGANİSTAN ÖZBEKİSTAN SINIRINDA , OĞUZ (yani OXUS / AMU DERYA ) NEHRİ YAKINLARINDAKİ BİR SARAYDA BULUNMUŞ











Our Ancestors Who Build the Great Parthia Turkish State 
(247 BC-224 AD)
Begmyrat Gerey - Türkmenistan


...