Translate

30 Eylül 2013 Pazartesi

HUN DÖNEMİNDEN KALAN SAZ-ATİLLA-İSTANBUL


Hun Döneminden Günümüze Ulaşan 1500 Yıllık Saz



Türk musiki ve kültür tarihinde önemli bu buluşu Moğol arkeologları gerçekleştirdi. 2008 yılında buldukları 1500 yıllık sazı önce Moğolların Devekopuzu dedikleri çalgı zannettiler. 

Ancak bunun Türk sazı olduğunu ve üstünde runik yazıyla Türkçe sözler bulunduğunu fark eden Gumilev Avrasya Üniversitesi Türkoloji ve Altayoloji Araştırmaları Merkezi Müdürü Prof. Dr. Karjavbay Sartkojauli olmuş.

Hocamızı ve eşini bir gün İstanbul'un tarihi ve turistik yerlerini gezdirirken ana konumuz bu saz oldu. Moğolistan doğumlu ve Moğolcayı ana dili gibi bilen Sartkojauli bu sazdan samimi olduğu Moğol arkeologlarla ile sohbet esnasında tesadüfen haberdar olmuş ve bir çok ısrardan sonra güç bela resim ve bilgileri alabilmiş. 

Aslında kendim dili bilimci veya musiki araştırmacısı değilim, ama bu buluntu ile Türk sazının tarihi ile ilgili bilgilerde önemli değişiklikler yapacağını sanıyorum. Türk sazının kökünü Hititlere bağlayanlar, 1500 yıl pay biçenler bilgilerini gözden gecireceklerdir. 

Çünkü, Türklerde 1500 yıl önce böylesine gelişmiş bir saz ve küy / ezgi geleneği varsa, bu gelişkinliğe ulaşmak için sazın asırlardır kullanımda olması gerekir. Gerçi bu konular uzmanların işi, fakat biz burada ilk aklımıza gelenleri acizane belirtmeye çalıştık.

Ve bir hafta sonra resimler de geldi. Gerçekten de ortada somut bir durum vardı. Bunu mutlaka Türk bilim alemine ve kamuoyuna kazandırmak gerekliydi. Şimdi bu makaleyi bir dergiye hazırlama çalışmalarımız bitti. Bir kaç hafta içinde yayınlanmış olacak. Biz bu yazıda makalenin içeriğini ve resimleri vermeye çalışacağız.

Türk halklarının en önemli çalgısı Türk sazının 1500 yıllık en eskisi Moğolistan’da bir mağarada bulundu. Sazın Türk kültürü ve musiki tarihi açısından en önemli yanı sapında runik Türk yazısının olmasıdır. Bu yazıda “Hoş bir ezginin sesleri insani mest eder” denilmektedir. Bu da Türklerin en eski devirlerden musikiye verdikleri önemi göstermektedir. 

V. Yüzyila ait olduğu tahmin edilen sazın günümüzde Kazak, Karakalpak ve Nogay gibi halklarda hala çalınıp söylenen iki telli saz “dombira”ya çok benzemektedir. Moğol arkeologlar bu sazın Moğollara ait olduğunu iddia ederken, biz onun Türk çalgısı olduğunu kanıtladık.


En eski Türk sazının bulunduğu yer: 

Altay dağlarının Moğolistan sırtında uzanan ve Cargalant-Kayırhan olarak adlandırılan kısmında “Omnohon Aman”, yani “On Vadi” isimli yerde bulunan “Nuhen Had”, yani “Mağara Taş” denilen bir mağarada bulunmuştur.

2008 senesinde ilk defa bu mağarayı N. Dandar isimli bir çoban keşfetmiş ve içindeki boynu eğri sazı bulmuş ve durumdan köy mektebinin öğretmenlerinden C. Enhtor’e haberdar etmişti. Enhtor Ulan Batur’daki Moğolistan Ilimler Akademisi Arkeoloji Enstitüsü bu buluntuyu bildirdi.

Bunun üzerine Ts. Torbat’ın başkanlığında bir grup arkeolog 25 Haziran 2008 tarihinde mağaraya geldiler. Mağara Taş (GPS) 47º37'433'' enlem ve Е 92º27'273'' boylamda, deniz seviyesinden 1866 m. yükseklikte bulunmaktadır. Mağaranın 86 x 60 cm boyutlarındaki ağzı yüksektedir. İçeriye 95 cm kayarak girilmektedir. İçerisi tek bir oda gibidir. Odanın tabanı 130 x 280 cm'dir.


Arkeolojik kazı: 

Arkeologlar mağaraya girmelerinden önce, mağarayı ilk bulan N. Dandar toprağı kazdığı ve mağara içinin ilk durumunda bazı değişiklikler yaptığı anlaşılmıştır. Dandar 35 cm. çapında ve 15 cm. derinliğinde toprağı kazmıştı. Çıkan toprakları mağaranın kapı tarafına yığmıştı. Mağaranın doğu tarafında duvarı kısmına doğru iki üzengi ve eyerin bir kenarı açıkca görülmekteydi. Duvara dayalı duran sazı ise Dandar yerinden almış ve öğretmen Enhtor’e getirip vermişti. Eyerin altından sadak oklarıyla birlikte bulundu. Kazı çalışmaları sonucunda kafatası sağlam bir insan iskeleti, 20 temren, okun agaç sapları, enli eyer, iki Türk üzengisi bulundu.

Moğolistan İlimler Akademisi Arkeoloji Enstitüsü mağaradan çıkarılan insan iskeletine antropolojik incelemeler yaptı. 


İskeletin paleoantropolojik analiz bulguları su şekildedir: 

Kafatası oldukça iyi korunmuş bir durumdadır. Kafatasının sol tarafının üst kısmı bir zamanlar yara almış, fakat sonradan iyileştiğinin işaretleri kalmıştır. Kafatasındaki yara izi sivri uçlu bir silahla yapılmış gibidir. Ancak, bu ok yarası değildir. Yara izinin boyutları 3,6×2,0 cm’dir. Kafatasının tepesinde ve alın kısmında kafa derisi bulunmaktadır. İskeletin yapısı ve kafatasının eklemleri, dişinin özelliklerinden anlaşıldığına göre, bu 20-25 yaşlarında ve 166, 7 cm boyundaki bir genç erkeğe aittir.


Saz: 

Mağarada bulunan arkeolojik buluntular içinde bizim en çok ilgimizi çeken şey saz oldu. Bu saz hakkında Kazakistan’da 2008 yılı sekiz gazetede makale yayınlamıştık. 2008 yılında Moğolistan’a gittiğimizde böyle bir sazın bulunduğunu işitince, Mağara Taş’ta kazı çalışmaları yapan arkeolog Ts. Torbat’ı ziyaret ettik. Torbet bize sazı gösterdi. Ancak, sazın fotoğrafını çekmemize, çizimlerini yapmamıza izin vermedi. Onun düşüncesine göre, bu Moğolların "Deve Kopuzu" denilen bir milli çalgısıydı. Biz ise bunun Moğollarla ilgisi olmadığını, bunun Türk halklarına ait bir saz olduğunu ve hatta Kazakların bugün dahi çalıp söyledikleri iki telli “dombira” sazının aynısı olduğunu söyledik. 

Ayrıca buluntunun bir Moğol mezarından değil, Türk mezarından çıktığını da ifade ettik. Bunun en büyük delili de sazın sapındaki Türk runik yazısıydı. Bundan dolayı, bu sazın Moğollara ait olduğunu iddia etmenin abesle iştigal olduğuna işaret ettik. 

Kopuz aletinin yaylı bir çalgı olduğunu ve bu sebeple sapının kalın olması gerektiğini, oysa bunun ince olduğunu ve tellerine parmakla vurularak çalındığını belirttik.

Sazın sapının eğriliğine gelince, bunun doğal olduğunu, çünkü herhangi bir sazı bir duvara yaslı olarak belli bir müddet bırakıldığı zaman sapının eğrildiğini söyledik. Çünkü sazın teli vardır. Telden dolayı sap eğrilmektedir.

Biz sazın sapındaki runik yazıyı inceledik. Yazı Türk dilinin uyum kuralına uygun yazılmamıştır. Bu durum ise, bu yazının Türk runik yazı sistemine reform yapılmadan önce yazıldığını bize göstermektedir. Yazı reformunun 552-570 yılları arasında gerçekleştiğini düşünürsek, bu saz bu yıllardan önce yapılmış olmalıdır. Reformdan önce eski Türk bitiglerinin harf ve işaretleri birbirine bitişik şekilde yazılmaktaydı. O dönemde yazının gramer kuralları yapılmamıştı. 

Bundan dolayı biz sazdaki yazının V. Yüzyıla ait olduğunu düşünüyoruz.

Sazda şu yazıyı görmekteyiz.

“župar kuu čore sebit idmiş”
Nefis ezgi bizi mutlu eder.

Yazıdan su sonuçları çıkarabiliriz:
1. Yazı reform öncesine aittir. Çünkü, ses uyumu yoktur.

2. Yazıdaki ezgi manasına gelen “kuu” kelimesi eski Türk metinlerinde “kugu” olarak da geçmektedir. Ortadaki “g” sesi zamanla düşmüştür. V. yuzyılda bu “kuu” olarak söyleniyor olmalıdır. Bugünkü Kazak Türkçesinde hala yaşayan “küy” kelimesinin telafuzuna benzemektedir. Bu kelime erken Ortaçağ’da Çince metinlerde “ch’u” olarak geçmektedir.

3. “čore” kelimesini eski Türk dilleri sözlüklerinde bulamadım. Kazaklar keçileri “sore, sore, sore” diye belirli bir makamla söyleyerek çağırırlar. Demek ki, bu söz makam, musiki manalarına gelmektedir. Bu durum bize bugünkü XXI. yüzyılda bir çok Türk halklarında mevcut “dombira küy” musikisinin daha V. Yüzyılda gelişimini tamamlamış olduğunu göstermektedir.


Sazın başı: 

Sazın başı ceylan (bugi) veya bulanın başına benzemektedir. Günümüzün sazları gibi düz değil. Eski devir geleneklerine göre, hayvan stiliyle süslenmiştir.

Türkler İslamiyete girdikten sonra hayvan stili süslemelerini bırakmıştır. Çünkü, Göktanrı dininin tüm alışkanlıklarını terk etmeyince, tam Müslüman olmak mümkün değildi !


Efsane ve 1500 sene önceki saz: 

Kazaklarda dombira veya sazın nasıl meydana geldiği konusunda birçok efsane mevcuttur. Bunların bazıları B. Saribayev, K. Jubanov, O. Janibekov ve A. Seydimbekov gibi araştırmacıların kitaplarında yer almaktadır. Dombira ve dombira kuyleri / ezgileri konusunda bu araştırmacıların eserlerinden faydalandık.


Akselev Seydimbek’in “Çift Tel Efsanesi” hakkında yazdığına göre;

Çok eski devirlerde bir genç dağlarda geyik avlayarak geçimini temin ediyormuş. Bir gün yüksek dağlarda, bir maral vurdu. Onu aşağıya indirmek için işkembe ve bağırsaklarını boşalttı. Aradan aylar geçtikten sonra, avcı genç dişi maralı vurduğu yere tekrar gelir, burada kulağına vızıltı gibi sesler gelir. 

Dikkatle etrafına baktığında, birkaç ay önce vurduğu maralın bağırsaklarının akbaba gibi leş yiyici kuşlar tarafından yenirken, ağaç dallarına takılı kalmış olduğunu gördü. Vızıltı gibi ses dala takılıp kurumuş bir çift bağırsaktan gelmekteydi. Rüzgâr estikçe, dallara gerili bir biçimde takılmış olan bağırsaklardan farklı farklı hoş sesler geliyordu. 

Avcı gence bağırsaklar dile gelmiş gibi göründü ve daldan bu bir çift kurumuş bağırsağı alıp eve getirdi ve tahtadan yaptığı bir alete takar. Bağırsaklara parmaklarıyla vurdukça ağaç dallarındaki gibi hoş sesler çıkarır. Bu sadece gencin değil, onu dinleyen herkesin hoşuna gider. Onları çeşitli duygulara sürükler. Böylece dombira herkesin sevdiği bir musiki aletine dönüşür. 

Günümüzde de bazı yerlerde Kazaklar dombiranin tellerini hala kurutulmuş bağırsaklardan yaparlar.

Efsane bizlere bunları anlatırken, bundan 1500 sene önce yapılmış ve Altaylarda bir mağarada günümüze ulaşan yaslı sazın karnına maralın, geyiğin resimleri yapılmıştır. Hatta sazın sapının ucuna da maral veya geyiğin başı konmuştur. Bu hayret verici bir durumdur.

Acaba bu bir rastlantı mıdır, yoksa tarihi hakikat midir? Efsanede geçenleri, bu yaşlı “bilge” saz kendi varlığıyla teyit etmektedir.

Türklerdeki “küy” kelimesine tekrar dönersek, konar göçer halklarda özellikle Türk-Moğol halklarında ezgi manasındaki “küy” kelimesi en kutsal ve önemli kelimelerden biridir. Belki bu yüzden Türk-Moğol halklarında “küy” ve “kok” yani “gök” kelimeleri “Tanrı” kelimesiyle eşanlamlıdır. Başka bir deyişle, “kogu, ku:u, kök” gibi ceşitli kullanımları olan bu kelimeler Göktanrı inancıyla yakından ilgili olduğunu gösteren tarihi ve manevi bulgular mevcuttur.

Türk halklarının kağanlık devirlerinde kağanın altın işlemeli Ak Keçe Evinde her sabah gün küy, yani ezgi ile karşı alınırdı. Daha açık bir ifadeyle bu bir gelenekten ziyade, Göktanrı inancıyla ilgili bir rituel olmalıdır. Kağanlık merkezinde çalınan ezgi / kuyun sayısı bir sene içinde günlerin sayısına uygun olarak 366 idi. Bunu “Tanrı’nın 366 bölüm kuyu” olarak adlandırıyorlardı. Yılbaşı baharda gece ile gündüzün birbirine eşitlendiği (22-23 Mart) günden başlardı ve bu güne “Ulusun ulu günü” denir ve büyük şölenler yapılırdı. Ulusun ulu gününde tüm kağanlığın dilek ve isteklerini Tanrı’ya ulaştıran 9 küy çalınırdı. 

Eski Yunan tarihçilerinden Quintus Curtius Rufus (M.S. I. Yüzyıl) “Büyük İskender’in Tarihi” isimli kitabında Orta Asya konar göçerlerinin Ulus bayramını nasıl kutladığını yazmaktadır. Ulus günü güneş doğmak üzereyken Kağanlık Merkezinin üstüne güneş sembolu olan bayrağın çekildiğini, bir tepeye hepsi kırmızı elbiseler giymiş ve bir yılı sembolize eden 365 delikanlının çıkarak nevruz şölenini başlattığını hayranlıkla yazmaktadır. 

Buna benzer bir Göktanrı inancını musiki araştırmacısı Abdülkadir Meragi de “Zübdet’ul Edvar” isimli eserinde şöyle ortaya koymaktadır: 

“Türk-Moğol şarkı ve kuyleri şu şekilde üç kısma ayrılır: musiki aletiyle çalınan bir türü vardır. Onlara “kökler” denir, sesle söylenenlerine “ir” ve “dola” diye isimlendirilir. Eski Türk ülkesinde kuyun sayısı 366’dir. Bir sene içinde kaç gün varsa, o kadar kuy / ezgi olur. Onun her biri her gün hanın önünde çalınır. Bunların içinde en asili ve en büyüğü 9 kuydur”.

Bu tarihi kaynak eski devirlerde bile Türkler arasında saz enstrümanı, ezgi sanatı, onları anlama, hissetme ve saygı duyma benliğinde duyma kültürü bugünkü seviyeden aşağı olmadığını göstermektedir. Bu konuda en son arkeolojik bir kaynak 2008’de Moğolistan’da Bayanhongor bölgesi, Galuut yerleşimi Olonuur ovasında bulunmuştur. 

Burada bulunan Türk mabedinin kalıntılarında VII-VIII. Yüzyıllara ait bir yazı bulunmuştur. Taşa kazınmış yazıda “İzgilik Çor sekiz çeşit saz musiki aletine vakıf olduğu için sert taştan yapılmış bir mabet inşa ettik” denilmektedir.

Bu durum bize VII-VIII. yüzyıllarda Göktürklerde 8 çeşit saz olduğunu, bu sazları çalıp söyleyene sonsuz mabed inşa ettiklerini göstermektedir. Bu da bir zamanlar eski Türklerin saza, musikiye, saz sanatına ne derecede büyük önem verdiğini bildirmektedir.

Bu sazların MÖ. V. Asırda yapılmış en eskisi Moğolistan’da bir mağarada bulunarak günümüze ulaşmış bulunmaktadır. 

Bu, günümüzde çalmalı sazların dünyadaki en eskisidir. Dünyanın bir çok ülkesine yayılmıs bulunan yaylı çalgılardan kopuzun MÖ. X. Yüzyıldan beri kullanılmakta olduğu tahminleri yapılmaktadır. Bu sebeple kopuz yaylı çalgılarin atası olarak kabul edilmektedir. Öyleyse çalmalı sazların en eskisi ve atasının da “dombira” olduğunu söyleyebiliriz.

Avrasya’nin iki kıtasında da dombira sazının çok yaygın olduğunu gösteren dil malzemeleri elimizdedir. Türk halklarından Kazaklarda “dombira”, Karakalpak, Nogaylarda “dombira”, Tuvalarda “dambira”, Kırgızlarda “dungir”, Türkmenlerde “tamdira”, Özbeklerde “tambur”, Ruslarda “domra”, Afganlarda “dambura”, Iraklılarda “tunbur”, Moğol kökenli Halkalarda “dombir”, Buryatlarda “dombir”, Kalmuklarda “dungirma” olarak geçmektedir. Bu durum bize dombira çalgısının Avrasya halkları arasında ne derece çok yaygın olduğuna işaret etmektedir.

Sonuç itibarıyla mizraplı Türk sazların atasının dombira olduğunu söyleyebiliriz. Moğolistan’da 2008 yılında bulunan V. Yüzyıla ait Hun sazının dünyadaki en eski Türk sazı olduğunu ve bugünkü Kazaklardakı dombira ile aynı olduğunu söyleyebiliriz. 

Biz bu dombirayı esas alarak bir benzerini yaptırmış bulunuyoruz. Sazdaki runik yazı da eski Türklerde musikinin, özellikle küy, yani ezginin çok önemli bir yere sahip olduğunu göstermektedir. Bu küy kelimesi de bugün Kazaklarda aynen devam etmektedir. Kazak bestecileri birbirinden güzel bestelerle küyleri zenginleştirmektedir.

Değerli hocamız Prof. Dr. Karjavbay Sartkojaulina Moğolistan'da bulunan 1500 yıllık sazı Moğol bilim adamlarına Türk sazı veya dombirası olduğunu kanıtlayıp ilim alemine kazandırdığı için ne kadar teşekkür etsek azdır. Sazı Moğol arkeologlar bulmakla birlikte, onun sayesinde haberdar olduk. Böylece sazın tarihini daha da gerilere göturecek somut bir bilgiye ulaşmış bulunuyoruz. Değerli hocamıza sağlıklı uzun ömürler diliyoruz.


SARTKOJAULI: 1500 YILLIK SAZ HUN DÖNEMİNE AİTTİR


Değerli hocamız Prof. Dr. Karjavbay Sartkojauli “Hun Döneminden Günümüze Ulaşan 1500 Yıllık Saz” isimli makalesi ile ilgili Moğol arkeolog ve Batılı Türkologların yazdıklarını karşılaştırdığımız yazıyı okumuş ve bize bu konuda bir cevabı yazı göndermiştir.

Sartkojauli makalesinin başında Türkiye Türkçesinde aktarıp çeşitli bilimsel gruplara gönderdiğimiz için bize, konuyla ilgilendikleri için Erciyes Üniversitesinden Erhan Aydın ve Hacettepe Üniversitesinden Bülent Gül’e öncelikle teşekkür ediyor.

Bundan sonra 1500 yıllık saz hakkındaki bilimsel yayınlara değiniyor. Şöyle ki: 

Mağarada bulunan bu buluntu hakkında ilk bilimsel yazı Ts. Torbat başkanlığındaki Moğol arkeologlar tarafından Studia Arhaeological dergisinin 2008 yılındaki VI. Sayısında 274-292 sayfalarında yayınlanmıştır. 

Makalede kazı çalışmalarının sonuçları ortaya konmuş ve sazın resmiyle birlikte mağara bulunan insan kafatası, eyer, üzengi, yay, sadak ve okların resimleri yayınlandi. Ancak saz hakkında çok fazla bilgi verilmedi.

İkinci yayın Alman arkeologlarla 2009 Ağustos ayinda Ulan Batur’da yapılan uluslar arası sempozyumun 2009 yılının ikinci yarısında yayınlanan bildiriler kitabında yer aldı. Tsagaan Torbat, Dunburee Batsukh, Jan Bemmann, Thomas O. Hollmann ve Peter Zieme tarafından ortaklaşa yazılan makale "A ROCK TOMB OF THE ANCIENT TURKIC PERIOD IN THE ZHARGALANT KHAIRKHAN MOUNTAINS, KHOVD AIMAG, WITH THE OLDEST PRESERVED HORSEHEAD FIDDLE IN MONGOLIA – A PRELIMINARY REPORT" ismini taşımaktadır. 

Bu yazıda sazın özellikleri tam olarak ortaya konmamakla birlikte, makale yazarları hiçbir bilimsel kanıt ileri sürmeden bunun Moğolların “Morin Chuur” yani At Kopuz çalgısı olduğunu yazmışlardır. Bizim konuyla ilgili vardığımız sonuçlar şunlardır:

1. Morin Chuur (At Kopuz) nasıl bir çalgıdır?
Karnı büyük ve dört köşedir. Boynu kısa ve kalındır. Teli atın kuyruğundan yapılır. Sapında perde olmaz. Keman gibi sürtülerek çalınan bir çalgıdır.

2. Mağaradan bulunan saz ise boynu incedir, üstünde perdeler vardır. Bu çalgı sürtülerek değil, parmakla dokunarak çalınan bir çalgıdir. O yüzden bu bir kopuz değildir.

3. Mağaradan bulunan eyer, üzengi, sadak, ok ve yay gibi buluntuların Türklere ait olduğunu yukarıda bahsettiğimiz makale yazarları ve arkeologları kabul etmektedirler. Hatta bulunan eyer ve üzengilerin bugünkü Kazakların kullandıkları eyer ve üzengilerden hiçbir farkı olmadığı görülmektedir. 

O zaman mağaradaki tüm eşyaların Türklere ait olduğunu söyleyebiliriz. 

Öyleyse, niçin bunların arasındaki saz Moğollara ait oluyor? 

Üstelik sazın sap kısmındaki eski Türk yazısı olduğunu da unutmamak lazımdır.

4. Şimdi sazın sapındaki yazının bir analizi yapalım:

Berlinli ünlü bilim adamı Peter Zieme bu yazıyı okuma denemesi yapmıştır. Ancak bazı harfleri görememiştir. Zieme 12 harfi doğru tanımlamıştır.







Oysa Sazın sapında:

16 işaret ve bir adet iki nokta vardır. Zieme bu işaretleri eksik olarak 16 yerine 12 harf olarak görmüştür. Zieme 1, 2, 6, 7, 8, 9, 10, 12, 13, 14, 15 ve 16 numaralı işaret veya harfleri doğru tanımlamıştır. 

Fakat kalan 3, 4, 5 ve 11 numaları harfleri ise görememiş ve yok saymıştır. 12. harfi ise dört köşe içinde nokta olarak görmüş ve “-nt” olarak okumuştur. Bu yüzden metni yanlış okumuştur. 

Bize göre bu metin “župar küü čore sebit idmis” olarak okunmalıdır. Onun da bugünkü manası: Hoş ezgi bizi mest eder.

Metnin bu şekildeki okunuşu üzerinde Peter Zieme ile Kasım ayının sonunda ve Aralık ayının başında İstanbul’da “Ötüken’den İstanbul’a Türkçenin 1290 Yılı” sempozyumu için bulunduğu sırada görüş alışverişinde bulunduk. Durumu kendisine izah ettik.

5. Sazdaki metinde 1 numara ile gösterdiğimiz harf kullanılmıştır. Reformdan sonra (552-570) metinlerde bu harf sadece ince sesli ünlülerde kullanılmıştır. Reformdan önce veya eski Türk bitig (runik yazı) grameri oluşturulmadan önceki dönemde, kalın ve ince sesli kelimelerde kullanılan işaretler bu metinde olduğu gibi ince ve kalın ayrımı yapılmaksızın kullanılmaktaydı. Bu özelliği sazdaki metinde de görmekteyiz. 

İşte bu yüzden biz yukarıda bahsettiğimiz logogram harfteki gramer özelliklerine dayanarak bu sazın V. yüzyıla ait olduğu yorumunda bulunuyoruz.

6. Sazdaki metinle ilgili yaptığımız transkripsiyon ve çeviri konusunda kendimize güvenimiz tamdır. Metindeki “kuu” kelimesi bizi çok heyecanlandırdı. Çünkü Kazak Türkçesinde “küy” kelimesi sadece dombira ile çalınan ezgiler için kullanılır. Demek ki, MÖ. V. Yüzyıla ait küy kelimesi hala kullanımdadır. Kaybolup gitmemiştir. 

Küy ile Kazaklar huzur bulur, küy ile Kazaklar heyecanlanır, küy ile Kazaklar hüzünlenir, küy ile Kazaklar derdini unutur. Öyleyse hoş ezgileriyle insani mest eden çalgı “dombiradan” başka ne olabilir ki?

Değerli Hocamız Prof. Dr. Karjavbay Sartkojaoglunun görüşleri bunlardır. Kendisine bizleri aydınlattığı için çok teşekkür ediyoruz. 

Demek ki, bu saz Gökturk dönemine değil, Hun dönemine aittir. 

Şimdilik son söz bu şekildedir.




Turansam,2012, Cilt 4,sayı 14




HUN DÖNEMİNE AİT İSE, 
"HUNLAR YAZIYI BİLMİYORDU"
 DEMEK KOCA BİR YALANDIR.
TÜRKLERDE YAZI GÖKTÜRKLERLE BAŞLIYOR 
DEMEKTE.

İŞTE BATI , BU BATI, 
SENİ KÜÇÜK GÖRMEK İÇİN 
SANA AİT OLAN HERŞEYE SAHİP ÇIKIYOR !
BU ZENGİN KÜLTÜRÜ,MEDENİYETİ YAKIŞTIRAMIYOR.
UTANMASALAR "TÜRK" İSMİNE DE SAHİP ÇIKACAKLAR !




NOT: 
ÖTÜKEN’DEN İSTANBUL’A TÜRKÇE’NİN 1290 YILI (720-2010) SEMPOZYUMU
Konuşmacılar:
Japonya: Yoshida Yutaka, Takashi Osawa, Tosio Hayasi, Aydar Mirkamal
Pekin: Erkin Arız, Xin Luo, Zhang Tieshan, Erkin Awgalı
Urumçi: Abdubesir Süküri, Arslan Abdullah
Kore: Yong-Song Li, Jaehun Jeong
Almanya: Claus Schönig, Peter Zieme, Jens Wilkens, İrina Nevskaya, Marcel Erdal
Abd: Sören Stark, A.Vovin
Rusya: D. Nasilov, L. Tuguşeva, Larisa Tıbıkova, İgor Kormuşin
Kazakisten: Ayman Dosımbayeva, S.Harcavbayev
Kırgızistan: Nurdun Useyev, Risbek Alimov, Kadırali Konkobayev
Moğolistan: Ts. Battulga, L. Bold
Özbekistan: Gaybullah Babayer, M. İshagov
Fransa: Etienne De La Vaissiere
Finlandiya: Volker Rybatzki
İngiltere: N. Sims-Williams
Macaristan: M. Dobrovits
Çek Cumhuriyeti: Lucie Şmahelova
Türkiye: Hatice Şirin, Erhan Aydın, Cengiz Alyılmaz, Osman Mert, Mehmet Ölmez,
Ahmet Taşağıl, Osman F. Sertkaya, Mustafa Sinan Kaçalin, Ayşe Melek Özyetgin, 
Şükrü Haluk Akalın




Pazırık'tan çıkan müzik aletleri






ATTİLA 

Bütün dünya tarihini yakından ilgilendiren ve herkes tarafından da kendi isimleriyle tanınan çok az insan vardır. İşte, dünya milletlerinin büyük bir kısmının bildiği ve özellikle Avrupa halklarının çoğunun milli kahramanı, bir bölümünün efsanelerine ve hatta destanlarına kadar giren bir kişidir, Attila. 


Dünyadaki bir kısım tarihçi için yeryüzünün gelmiş-geçmiş en büyük hükümdarları arasında hiç şüphesiz Attila ve Çingiz Han’ın yerleri bambaşkadır. 


İkisi de sadece mensubu bulundukları milletlerin tarihlerinde ve kültürlerinde değil, dünyanın aşağı-yukarı yarısına yakın bir topluluğunun kaderinde söz sahibi olmuşlardır. Hususiyetle M.sonra 5. yüzyılda gerçekleşen Hun akınları ve Attila’nın Avrupa’daki faaliyetleri bugünkü Avrupa’nın şekillenmesinde önemli rol oynamıştır. Tarihte “Kavimler Göçü” diye de anılan bu hareket sonucunda, yer-yüzünden birçok halk kalktığı gibi, yeni yeni devletler ve toplulukların da ortaya çıkması söz konudur. 


Tarihi kaynaklardan takip edebildiğimiz kadarıyla Hun adıyla anılan Türklerin Asya’da kurdukları hanedanlıklar şu veya bu şekilde, 5. asrın ikinci yarısına değin varlıklarını sürdürmekle beraber, daha önceki zamanlarda vukua gelen bölünmeler sebebiyle zaman zaman batıya doğru göçmüşlerdir. Bu göçler ve ayrılıkların en büyüklerinden birisi M.önce 55’lerde meydana gelince Küçük Yabgu ile beraber büyük bir Türk-Tölös grubunun, dolayısıyla Hun siyasi adı altında birleşen Türk kabilelerinin bugünkü Türkistan ve Kuzey Kazakistan bölgesine geldiklerini biliyoruz. Dolayısıyla Hunlar sadece Asya’da varlıklarını sürdürmediler; onlar Avrupa’yı da dize getiren güçlü bir devlet kurdular. 


Aslında burada ve daha kuzeydeki İdil-Ural Havzasında, Türkler Mo-tun Yabgu çağından çok önceleri yurt tutmuşlardı. Hem tarihi kaynaklar, hem de Türklere ait destanlar ile efsaneler bunu doğruluyor. Meşhur Oguz Kagan’ın seferlerinden birisi Hazar’ın kuzeyine, İdil-Ural ve Doğu Avrupa topraklarına olmuş, bu mıntıkada bir Türk idaresi tesis edilmişti. Buna bağlı olarak, Karadeniz’in kuzeyinde bugünde varlığını koruyan Türk soylu halklar gibi, birtakım Fin-Ugor kavimlerinin de etnik oluşumunda Türk tesirinin bulunduğunu pekçok ilim adamı savunmaktadır. Konuştukları dillerin içindeki Türkçe kelimelerle, bazı gelenek ve göreneklerini de kapsayan kültürel izler bunu ispatlıyor. 


İşte M. önce 1. asırda batıya gelen Hunların bir bölümü Avrupa’da ortaya çıkan Türklerin temelini oluşturdular. Arkasından M.sonra 155’lerde Asya’daki Hunlar ikinci bir darbeye maruz kalmışlar; tarihi eserlerde Kuzey Hunları diye anılan bu Türklerin büyük bir kısmı, Küçük Yabgu Hunlarına benzer bir şekilde Türkistan’ın batı taraflarına, oradan da Đdil-Ural ve Kafkasya sahasına ulaşmışlardı. Onlar, 4. yüzyılın ortalarına (355-365) geldiğimizde Kafkasya bölgesi ve Hazar çevresine hakimdiler. 


Hunların başında bu sıralarda önce Balam-er, peşinden de Yılduz Kagan’ı görmekteyiz. M.sonra 400’lerde Hun başbuğu Yılduz (Uldız) Kagan, her iki Roma’yı da baskı altına almaya başlamış; Roma içten içe kaynar iken isyanlar ve kargaşa da alıp başını gitmişti. Yılduz Kagan karşısında düzensiz ve korkak bir düşman olmasını istemediğinden Roma’ya yardım ederek, isyancılardan temizledikten sonra, 409’da Tuna’yı geçip; Trakya’da Doğu Roma’nın umumi valisiyle barış imzaladı. Kaynakların bildirdiğine göre; Yılduz bu görüşmelerde “güneşin battığı yere kadar her tarafı zaptedebileceğini” söylüyordu. Bu Türk cihan hakimiyeti telakkisinin büyüklüğünün bir işaretidir. 


Yılduz Kagan’ın 410’larda öldüğü sanılıyor. Ondan sonra başa geçen Kara-tonga hakkında maalesef çok az bilgiye sahibiz. Yukarıda belirttiğimiz üzere, Yılduz’ın ardından Türkleri yöneten diğer Türk beyleri Rua (ki bu isim Türkçe bir kelimenin Latin kaynaklarına bozularak geçmiş şekli olmalıdır. Belki Yula/ Boyla/ Börü), Muncuk, Ay-bars ve Oktar hepsi onun izinden yürümüşler, her iki Roma’ya karşı da, Yılduz’ın siyasetini sürdürmüşlerdir. 

420 sıralarında Hunların idaresini işte bu çok değerli dört kardeş 
üstlenmişti. Meşhur Attila da bunlardan Muncuk’un oğluydu ve Muncuk erken yaşlarda öldü. Attila’yı amcası Rua yetiştirdi. Bu dört kardeşin en büyüğü olan Rua kagan seçildi ve 422 senesinde Bizans’ı yıllık vergiye bağladı. 

İki Roma arasındaki iç mücadeleye de karışan Türkler, her iki taraftan da haraç alıyorlardı. Rua’nın hükümdarlığının son dönemlerinde Hun devletinin içinde birtakım anlaşmazlıkların yaşandığı ortadadır. Bazı Hun beyleri onun hışmından kurtulmak amacıyla Bizans’a sığınmışlarsa da, imparator II. Theodosios’a bir ültimatom yollanarak, bunların iadeleri istendi. Fakat bu sırada (434) Rua da öldü. Böylece, doğuda Türkler bir fetret devri yaşıyorlarken, batı da yeni bir güneş doğuyordu ki; bu amcasının yerine devletin başına geçen Attila adındaki Türk asilzadesiydi. 


O, çocukluğundan itibaren sıkı bir savaş ve devlet eğitimi alan, amcasıyla beraber bütün savaşlara katılan; demir bilekli, çelik yürekli bir Türk kahramanıydı. Kardeşi Bleda (bu isim de Türkçe bir adın veya unvanın bozulmuş şekli olsa gerek; belki Boyla/ Bolat/ Bilge?) daha zayıf olduğundan; hükümdarlıkta ciddi bir talebi yoktu. Bir süre devletin idaresinde kardeşine yardımcı olduktan sonra herne kadar Attila tarafından öldürüldüğü söyleniyorsa da; bilinmeyen bir sebeple 445 tarihinde vefat etmiştir. 


Derhal harekete geçen Başbug Attila, 434 yılında Bizans’a diz çöktürdü. Bunun üzerine Doğu Roma, Türklere ateşkes yapmak zorunda kaldı. Kostantiniya veya Margus Barışı diye bilinen andlaşmaya göre; Bizans hiçbir surette Türklerin düşmanlarıyla ittifaklara girişmeyecek, Türk yurdundan kaçanlara kucak açmayacak ve her yıl ödediği vergiyi iki katına çıkaracaktı. 

Attila da tıpkı dedesi Yılduz gibi, Roma’yı iç karışıklıklarla boğuştuğu bir sırada destekledi. Birçok yabancı kavmi Türk hakimiyeti altına aldı. Doğu Roma’ya,  441-442’lerde taarruz ettiği gibi, 447’de Balkanlara ikinci defa yürüdü. Avrupalılar kendileri için bunca felakete sebep olan bu kişiden kurtulmanın yollarını aramaya başladılar. 

O zamanki dünyanın tek efendisi haline gelen Attila’yı Romalılar ortadan kaldırmak için bir suikast planı yaptılar. Attila’nın nezdine giden elçilik heyetine sokulan bir casus, Attila’yı öldürmekle vazifelendirildi. Ancak bu heyette bulunan Eçe-kun/ Ede-kun (kaynaklarda bu şahsın adı da farklı yazılıdır) isimli bir Türk durumu öğrenince, Attila’ya haber vermiş; o da suikastçilere suçlarını itiraf ettirdikten sonra Roma imparatorunu aşağılamıştır. 


Bundan sonra Başbug Attila’nın daha önce kendisine bir nişan yüzüğü gönderen III. Valentinianus’un kız kardeşi Honoria’nın evlilik teklifine olumlu cevap vererek; Roma imparatorluğunda hak iddiasında bulunduğunu görüyoruz. 


Arkasından Macaristan’daki merkezlerinden 451 senesinde yola çıkan Türk ordusu, Galya’ya girdi. Haziran 451 tarihinde Roma güçlerini Attila’nın kuvvetleri “Turan Taktiği”yle yenmeyi başardı. 452’de Po Ovası ele geçirildi. 


Hatta bir korku ve telaş başladığından; Papa I. Leo’yu bağışlanmak üzere Romalılar, Attila’ya gönderdiler. Bu durumda bütün hrıstiyan dünyası onun himmetine sığınıyordu; dolayısıyla daha fazla üstlerine gitmenin hiçbir anlamı yoktu. Artık, her iki Roma da Türk hakanına boyun eğmiş, sıra doğudaki Sasani şahlığına gelmişti. 


Ancak düşmanları Attila’dan kurtulmanın başka bir yolunu buldular. 


Avrupa’nın en güzel kızlarından birisini ona zevce olarak yolladılar. 453 senesinde altmış yaşlarındayken, Attila bu kız tarafından zehirlenmek suretiyle öldürüldü. Herhalde bu kadının ailesi de Attila’nın ordularından büyük zarar görmüştü ve dolayısıyla o, bu işi gönüllü yaptı. Latin-Bizans vesikalarında; Attila’nın bütün milletleri ve dünyayı korkutan bir adam olarak yaratıldığından, gururlu yürüyüşünden, gözlerinden adeta ışık saçtığından, savaşı sevmesine rağmen hep düşünerek hareket ettiğinden, aklını iyi kullandığından, kendisinden af dileyenleri bağışladığından, sadık adamlarına karşı cömertliğinden, kısa boylu ve geniş omuzlu olduğundan, elbiseleri, ayakkabıları ve diğer silahlarının askerlerinden farklı olmadığından söz açılmaktadır.


Neticede hrıstiyan dünyasınca işledikleri günahların bedelini ödetmek üzere gönderildiğine inanılan, “Tanrı’nın Kırbacı” veya “Tanrı’nın Kılıcı” diye de anılan, cihan tarihinin en büyük hükümdarlarından birisi ortadan kaldırıldı. 


Attila’nın sağladığı birlik ve üstünlük maalesef ondan sonra devam etmedi. Daha doğrusu çocukları bunu sürdüremediler. Bunun çeşitli sebepleri vardır: 


Kardeşler arasındaki taht mücadeleleri ve kabilelerin öne çıkma kavgaları, bunu fırsat bilen Romalı ve diğer Avrupalı kavimlerin saldırıları, Attila Türklerinin varlıklarına son veren etkenlerdendir. Bununla birlikte Avrupa’daki Türk-Hunlar tamamen yok olmadılar. Bunların bir kısmı İdil-Ural Türklüğünü (Tatar, Başkurt, Çuvaş) meydana getirirken, bir bölümü de Bulgar Türkleri ve Macarlar vasıtasıyla günümüze kadar geldiler. 


Çağımızda Attila, Çingiz, Kanuni vs. gibi Türk hükümdarların korkusu halâ Avrupalıların beyinlerinde yaşamaktadır. Bir gün yeniden Türklerin arasından böyle kahramanlar çıkarak, Batıyı paramparça edeceğine inanıldığından, Avrupalı daima Türk dünyasına karşı temkinli davranmaktadır. 


Bununla beraber 5. asırda Attila’nın tokadını yiyen Avrupa’nın bütün hristiyan devletleriyle, kendilerini Bizans’ın devamı olarak gören Yunanlılar ve Rumlar, 1071 ile 1453’teki o acı yenilgileri asla unutamadıklarından, her durumda ve ortamda bunun bir şekilde intikamını almak için fırsat kollamaktadırlar. 


Bir zamanlar kendilerine dünyayı dar eden Türk ırkına gün göstermemek ve uyuyan kurtu uyandırmamak için el birliğiyle çalışmaktadırlar. 



Ama Atsız Beg’in dediği gibi; 
“Attila’nın kanı halâ Türk’ün içinde”. 


Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü
“Türk Büyükleri – IV: Attila”, Polis Degisi, 14/54-55, Ankara 2008 




-----------




Hunlar ve Konstantinopolis... 1453 değil , 434 ve 447

"Hunlar, zaman zaman Doğu Roma İmparatorluğu'na Germanlar'la yapılan savaşlarda yardım da ediyorlardı. Ancak, Pannonya'ya yerleşmiş bulunan Rugila ve Ruya kumandasındaki güçlü Hun öncü birlikleri ; Alanlar'ın Vandallar'la birlikte 406'da Galya'ya gitmesinden sonra onların boşalttıkları topraklara yönelmiştir. 

Hunlar 434'te Konstantinopolis'i de kuşattılar. Bizans rivayeti, şehrin kurtuluşunu sadece bir mucize olarak açıklamaktadır. Rugila'nın o yıl ölümü üzerine Hunlar'ın yönetimi iki yeğenine kalmıştı : Atilla ve Bleda". (sayfa 54)

...



Atilla, tahtı paylaştığı kardeşi Bleda'yı 445'te öldürtüp yönetimi tekeline aldı. Ordusu ile Balkan yarımadasına akın düzenleyip 70 şehri yakıp yıktı ve İstanbul surlarına dayandı.

447 yılında Bizans İmparatoru 2.Theodosius'u sıkıştırıp yıllık vergi vermeye ve güney Tuna sahillerini Hunlar'a bırakmaya mecbur etti. (sayfa 45)

...

Büyük Selçuklu Devletini imparatorluğa dönüştüren Tuğrul Bey, 1043'te Halife Kaim'e gönderdiği mektupta :

"Ben hür insanların evladıyım ve Hünler 'in (Hunlar) kral hanedanına mensubum".... (sayfa 133)



Yabancı Kaynaklara Göre Türk Kimliği  
Rıza Zelyut
kitabından alıntıdır.






İSKİT, KİMMER VE HUN / TÜRKLERİ
İSTANBUL'A FATİH'TEN ÖNCE GELMİŞTİR. 
ARAŞTIRMALARLA BELKİ DAHA DA ESKİLERE GİDECEK









TÜRK KÜLTÜRÜNÜN HİNDİSTAN UYGARLIĞINA ETKİSİ




Türk lehçeleri ve kültürü geniş bir coğrafyaya yayılmış, pek çok komşu dil ve uygarlıklarla ilişki kurmuştur ve bugün de bu temaslarını devam ettirmektedir. Hint dillerinin mevcut ve eski diğer dillerle bağlantılı olması bu dilin canlı bir tarihi gelişim süreci yaşadığının bir delilidir ve onu ilmi açıdan incelemenin, yalnızca Hint dillerinin tarihi değil, aynı zamanda diğer komşu dillerin tarihi için de ilmi önemi büyüktür. 

Hindistan topraklarına Müslümanların ilk defa girişi VII. yüzyıl gibi erken bir dönemin olayıdır. Fakat o dönemdeki seferlerin Hindistan’ın diğer bölgelerine yaptığı etki zayıftı. 

XI. yüzyılın ilk yarısında ise Hindistan adeta Müslüman Türklerin hücumlarının merkezine dönüşmüştür. Hindistan’da ilk Türk İslâm seferi 1001’de gerçekleşmiştir. O dönemde derebeylik düzenin dağınıklığını yaşayan Hint racalıkları (prenslikleri) bu saldırılara karşılık veremeden geriye çekilmek zorunda kalmışlardır. 

Süreç içerisinde Kuzey Hindistan’da Müslümanlar hâkimiyeti altında büyük bir devlet olan Türk Sultanlığı kurulmuştur. Taarruzunu güneye doğru devam ettiren bu devletin teşekkülü, Hindistan tarihi ve kültürüne büyük bir etkide bulunmuştur. Bu dönemden itibaren mimarlıktan, edebiyata, sanattan, yazıya ve mutfak kültürüne, bütün kültürel sahalarda İslâmiyet’in etkisi görülmeye başlanmıştır. 


Tarihi ve Kültürel Etkenler Tarihi ve Kültürel Etkenler

Çeşitli Türk kavimlerinin Hindistanla olan ilişkileri çok erken tarihlerde başlamıştır. 

M.Ö. III. yüzyılda Mauriya Hanedanı çökünce Hindistan’da Şak ve batıda İskit (adını taşıyan Orta Asyalı Türk boyu Hindistan topraklarına geçerek yerleşmişler ve “Hint-Saka” adlı devletin esasını oluşturmuşlardır. Hint-Saka devletinin ünlü hükümdarı olan Maues ile oğlu Az’ın iktidarı esnasında devlet sınırı Keşmir’in güneyine doğru uzanmıştır (1).

Hindistan’da özel bir sosyal tabaka oluşturan Racputların teşekkülünde Orta Asyalı Saka, Kuşan ve Hun Türklerinin etkisi büyüktür. Racput topluluğunun oluşumuna yaptıkları bu etki doğrudan değilse bile, söz konusu süreçte özel bir yeri olduğu yadsınamaz. 

Babur Şah’ın seferleri gibi Sakaların da Hindistan topraklarında hâkimiyetlerini kurmaları, eskiden Doğu Türkistan’da yaşayan Yüe-Çi aşiretinin baskısından kaynaklanmış olabilir. Orta Asya’nın yerlisi sayılan Sakaların bir parçası işgalci kabilelere tabi kalmışlar, diğer bir bölümü ise güneye doğru göç etmişlerdir (2).

X. yüzyılın sonlarından itibaren Türk İslâm kuvvetleri Hindistan’a ekonomik ve dinî sebeplerle akınlar başlatmıştır. Racalıkların zayıfladığı bir döneme denk gelen Hint Hanedanları bu taarruzları savuşturamamış, darmadağınık bir hale düşmüş ve bunun sonucu Hindistan’ın kuzeyinde Müslüman iktidarında 206 yılında büyük Dehli Türk Sultanlığı adında bir devlet kurulmuştur. 

Bu devletin kurulması Hindistan’ın tarihinde köklü değişikliklere yol açmıştır. Hindistan Müslüman dünyasıyla karşı karşıya gelmiş ve her iki medeniyet birbirlerini yakından tanıma şansını bulmuşlardır. Dolayısıyla Hindistan’da Türk Sultanlığının kurulmasıyla, bölgede Müslüman dünyasına açılan bir kapı oluşmuştur. İslâm mefkûresi Sind topraklarına VII. yüzyılda sirayet etmekle birlikte Hindistan’ın diğer bölgelerinde IX. yüzyıldan itibaren yerleşmeye başlamıştır. Dehli Sultanlığında İslâm, devlet dinidir. 

Hindistan’a ilk Türk İslam askeri seferleri ise yukarıda da belirttiğimiz üzere 1001’de başlamıştır. Daha sonra başkenti Gazne olacak olan bu devletin hükümdarı Mahmut (998-1030)’un ordusu Pencap’ı ele geçirmiştir. Sultan Mahmut’un ordusuna mukavemet gösteremeyen Peşaver Tacası Jaipal mağlup olmuş, bu dönemden başlayıp 1026’ya kadar Sultan Mahmut Hindistan’da ilerleyişini devam ettirmiştir. Sultan Mahmut, Hindistan’ın tapınaklarını imha ederek bol servet elde etmiş, böylelikle seferlerinden büyük bir ganimetle geri dönmüştür. Bunun yanında medreseler açılmış ve İslamiyet yayılmıştır. 

Sultan Mahmut, Kuzey Hindistan’ın engin topraklarına, yani Somnath’tan (Kathiyavar) Kanovca’ya (Gang) kadar genişleyerek büyük savaşlar yapmış, fakat kendi iktidarını ancak Pencap’ta tesis edebilmiştir. Sultan Mahmut’un halefleri Selçuklular tarafından maruz bırakıldıkları tehditlerden dolayı başkenti Gazne’den Lahor’a taşımışlardır. 

Gazneli Sultan Mahmut’un vefatından sonra halefi olan Kutbettin Aybek (1206-1211) kendini Kuzey Hindistan’ın hükümdarı ilan etmiş, böylece Dehli Türk Sultanlığı ortaya çıkmıştır. Aybek öldükten sonra Gulyam Hanedanı, İltutmuş, Balaban, Kalaç Hanedanı, Tuğluklar, Seyyidiler (Bu sonuncu Türk hanedanlığı değildir) Hanedanı sırayla iktidara gelerek kendi hâkimiyetlerini sürdürmüşlerdir. 

Hindistan topraklarında Türk hâkimiyetinin kurulmasıyla burada yeni bir dilin meydana gelmesi söz konusu değildir. Fakat yine de bu olay Hindistan’daki bütün dillerin gelişmesinde belli bir etki yapmıştır. 

İlkin, Hintlilerin yabancı dilli hâkimlerle bağlantı kurması dilin kelime hazinesine yeni sözcüklerin geçmesine neden olmuştur. İkinci olarak, Kuzey Hindistan’ın engin topraklarını birleştirmede bir dili bölge diline kadar yükseltmiştir, çünkü merkezî hâkimiyetin genişlemesi sonucu merkezde kullanılan dilin de uygulanma alanı genişlemiştir. Bu, Khari-Boli lehçesinden kaynaklanan Hindustani lehçesidir. 

Hindistan’da Müslüman sarayında uzun bir süre kullanılan dil Farsça olmuştur. Büyük Moğol İmparatorluğu devrinde bu dil resmi bir dil derecesine yükselerek XIX. yüzyılın başlarına kadar varlığını sürdürmüştür. Bu koşullar altında Farsçanın Hint lehçelerine etki yapmaması mümkün değildir. 

Hindistan’da hâkimiyet tesis eden Gazneli Mahmut dâhil, Babür’ün ordusuna kadar, bölgenin Müslüman idarecileri bu coğrafyaya İran’dan değil, Kuzeybatıdan, yani Orta Asya topraklarından gelmişlerdir. Bu hâkimlerin Türk olduklarına dair belgeler mevcuttur. 

Hindistan’da kullanılan lehçelere etki yapan dillerin asker arasında, 
orduda kullanılan bir dil olması kaçınılmazdır. B.Gafurov “Taciklerin Tarihi” başlıklı eserinde şöyle bir açıklamada bulunur: 

“M.Ö. 2. yüzyılın başlarında Orta Asyanın esas etnik öğesi yalnız Türkler değildi, aynı zamanda Tacikler de vardı ve onlar Gaznelilerin büyük bir kısmını oluşturuyordu. Yani Gazneli Mahmut’un ordusunda Tacikler bulunuyordu. Dehli’nin ünlü şairi Amir Hüsrev Dehlevi’nin kendi eserinde çağdaşı ve Bengal hükümdarı olan Buğra Han’ın ordu kadrosu üzerine dururken onların büyük bir kısmının Türkler ve Taciklerden oluştuğunu belirtmesi, bu görüşümüzü desteklemektedir. Bu bakımdan Hindistan’da Gazneliler ordusunda kullanılan dillerden birinin de Tacikçe olması mümkündür.” 

Hintçede Türkçe unsurlar azdır. Yine de Türkçenin Hindistan’a bu dili konuşanlarla girdiği de reddedilmez bir gerçektir. 

Büyük Moğol İmparatorluğunun kurucusu Babür Han’ın, yazılarında öz dili olan Çağatayca kullandığı bilinmektedir. 

“Türkler, kendilerine dâhil olanları bütün iyiliklerine katarlar, zulümlerin zorbalığından kurtarırlardı. Onların hiddetinden korunmak için Türklerin gelenek ve göreneğine uymak ve yollarını takip etmek, devrin ileri gelenleri için adet haline gelmişti. Hasret ve tasasını anlatmak ve yakınmak için Türklerle onların dilinde konuşmaktan başka çare yoktu. O yüzden Türkçeyi öğrenme mecburiyeti, zamanın bir ihtiyacı haline gelmişti” (3).

Babür Han 18 Şubat 1483’te babasınn iktdarda bulunduğu Andican (başkenti Fergana)’da dünyaya gelmiştir. Bu Orta Asyada siyasi buhranın yaşandığı bir dönemdi. Yurtta iktidarı ele geçirmek için taht kavgalarının, iktidar mücadelelerinin yaşandığı bir dönemdi. Bu duruma şahit olan Babür, babasının vefatından sonra beyler arasında devam eden çatışmalara katıldı. Beyleri bir araya getirerek Maveraünnehr’de merkezî bir devlet kurmak istedi. Fakat bu fikir gerçekleşmedi, çünkü iktidarı ele geçiren Şaybani Han 1504’te Endican’a taarruz ederek bölgeyi kendine bağladı. 

O zaman Babür vatanını bırakarak Afganistan’a gitmeye mecbur kaldı. 1505-1515 yılları arasında Babür birkaç defa Orta Asya’ya dönmek istediyse de bu yoldaki girişimleri başarısız sonuçlandı. Bunun üzerine Babür, Hindistan’ı ele geçirmek düşüncesiyle büyük bir hazırlık yaptı. Babür’ün bu kararı pek çok Afganistanlı mirzalar ve Orta Asya’dan beraberinde gelen yüksek rütbeli askeri komutanlar tarafından kabul gördü. Babür Afganistan ve Hindistan beyliklerini bir araya getirerek merkezî büyük bir devlet kurmayı amaçlıyordu. Onun bu fikri içinde bulundukları tehlikeli durumda siyasi açıdan yerinde bir karardı. 

1519-1525 yılları arasında Babür Han Hindistan’a birkaç defa başarılı seferler gerçekleştirmiştir. Onun ordusunun ağırlığını Barlas, Celayir boyları ve Afganistan kavimleri oluşturmaktaydı. 

İlginç bir bilgi de, pek çok Hint derebeyinin Babür Han’la ittifak kurarak Hindistan seferinde ona askeri yardımda bunmuş olmalarıdır. Babür’ün bizzat kendisinin bahsettiğine göre o Kabil’deyken ünlü Hintli Raca Rano Sango, kendi temsilcisi aracılığıyla Babür’e Dehli Sultanlığının son hükümdarı Lodi Sultan aleyhinde ortaklaşa bir savaş başlatma 
teklifinde bulunmuştur (4).

Tarihi vakayinamelere göre Babür’ü Delhi Sultanlığının güttüğü siyasetten hoşlanmayan Pencap hükümdarları da desteklemişlerdir. Bu sayede Aralık 1525’te Babür, Pencap’ı hiç güçlük çekmeden ve direnişle karşılaşmadan hâkimiyeti altına almıştır. Pencap’a hâkim olmak Babür’ün ve askerinin moralini yükseltmiş, bundan sonra Babür, İbrahim Lodi ile savaşmak için harekete geçmiştir. Durum böyleyken İbrahim Sultan da boş durmamış, Delhi’den büyük bir orduyla hareket etmiştir. 

Babür Han ile İbrahim Lodi arasındaki büyük bir çarpışma Panipat şehri dolaylarında gerçekleşmiştir. Babür’ün askeri İbrahim Sultan’a kıyasla sayıca az olduğu halde, Babür tecrübesi ve askerî taktiği sayesinde galip çıkan taraf olmuştur. 21 Nisan 1526 tarihinde İbrahim Sultan çatışma esnasında vefat etmiştir. 

Panipat’ta gerçekleşen Babür’ün başarısı Lodi İmparatorluğunun kaderini değiştirmiş, Delhi Sultanlığına ait büyük şehirler Delhi ve Agra, Babür’ün eline geçmiştir. Hindistan tarihçilerinden biri bu olayı şöyle anlatır: 

“Panipat önlerinde kazanılan zafer Büyük Moğol İmparatorluğunun temelini oluşturdu. Bu devlet kendi kültürü ve kuvvetiyle Müslüman dünyasındaki en büyük İmparatorluk olarak kaldı. Öyle ki, Roma İmparatorluğu ile bile kıyaslanabilir”. (5)

Hindistan’ın pek çok derebeyleriyle gerçekleşen savaşlarda hep üstün gelen Babür, Hindistan’ı büsbütün hâkimiyeti altına almıştır diyebiliriz. Mart 1527’de uzun bir süre devam eden bir çarpışmada Babür yine zaferi kazanmıştır. Üstün yöneticiliği, dayanıklılığı ve silahlarının hazır bulunması Babür’ü hep zafere ulaştırmıştır. Ancak Babür Han’ın hâkimiyeti Hindistan’da uzun sürmemiştir. 

Aralık 1530’da Babür, Agra’da vefat etmiştir. Hâkimiyet dönemi kısa sürmesine rağmen Babür Hindistan’ın ekonomik, siyasi ve kültür açısından gelişmesine büyük emek harcamıştır. 

Hindistan’a Orta Doğu ülkeleri tarafından yapılan askeri seferler Müslümanlar hâkimiyetindeki bir devletin teşekkül etmesine ve İslâm’ın geniş bir çapta yayılmasına sebep olmuş, dolayısıyla Hindistan’ın kültürü ve edebiyatına büyük bir etki yapmıştır. O dönem tarihçilerinden Ziyaeddin Barani’nin yazdıklarına göre Delhi, Bağdat, Mısır ve yeni İstanbul’la rekabete geçebilen büyük şehirlerden birine dönüşmüştür.(6)


Kelime Hazinesi Kelime Hazinesi 

Hintçedeki Türkçe öğeler, Türk ve Hint kültür ve dil ilişkilerinin sonucudur. Yabancı kelimeler ise yüzyıllık tarihi içeren tarihi ve kültürel bağlantıların yeni bir görünüşüdür. 

Yapı bakımından çok değişik olan Türk lehçeleriyle Hintçe kelime unsurlarının birbirleriyle alış verişi olayına coğrafik, kültürel, tarihi ve sosyal etkenlerin neden olduğu söylenebilir. 

Eğer diğer bir dilin sosyal önemi güçlenirse o zaman insan o dilden yeni kelimeler alarak onun uygulanmasını kuvvetlendirir, o dili öğrenmesiyle kendisinin belli bir sosyal duruma sahip olduğunu ispata çalışır. Örneğin, Hint topraklarında İslâm’ın yayılması Arapçaya olan ihtiyacı arttırmıştır, çünkü Arapçayı öğrenme dürüstlüğün ve barışın sembolünü teşkil ederdi. 

Farsça ise orta dönem Hindistan kültürü ve edebiyatının parlak bir belirtisidir. Bununla birlikte Farsçanın resmi dil olması için bu dile olan ilgiyi de doğal kılmaktadır. Hindistan topraklarında Türkçeye ihtiyaç duyulduğu dönem ise Babür hâkimiyetine denk gelir. 

Türk Lehçelerini (Eski Özbekçe, Türkçe, Çağatayca) bilmek o dönem için yüksek kültüre sahip olmanın, bilgili ve görgülü olmanın nişanesiydi. 

Kelime alış verişi çoğunlukla çok ihtiyaç duyulduğunda veya kabul edici millet tarafından diğer dile ilgi duyulduğunda gerçekleşir. Ancak yeni nesneleri adlandırma sürecinde sözcüğün ayrı bir manayı karşılamaması söz dağarcığı inovasyonunun tek kaynağı değildir. 

Bu sürece aynı zamanda dilin birkaç iç etkeni de etki yapar. Onların biri de kelimenin günlük konuşmada çok kullanılmayışıdır. Çok kullanılan sözcük hemen hatırlanır ve günlük konuşmada canlı olarak varlığını sürdürür. Çok nadir kullanılan sözcükse kaybolmaya yüz tutar, onun yerini diğer bir dilden geçen ve telaffuza uygun olan kelimeler alır. 

क़वुरमा (qavurmā) kuırma, kuırdak (böbrek kızartması) sözcüğü Hintçeye geniş toprağa sahip, hayvanları çok anlamında Türk yurdundan yeni yemeğin adı olarak geçer. 

कु रता (kurta) gömlek, mont, palto kelimesi Hint erkeklerinin milli giysisi olan dhoti (sari gibi belden aşağıya doğru sarılan erkek elbisesi)’nin rahatsız bir elbise olduğundan, hem bedeni büsbütün kaplayan bir elbiseye ihtiyaç duyulduğundan erkek giysisi olarak Müslümanlarla birlikte “kurta-pacama” girmiştir, çünkü bu hava sıcakken giyinir ve çok hafif, ince ve rahat bir elbisedir. 

Hintçede yer alan Türkçe kelimeler yaşamın çeşitli alanlarını kapsar. Bunlar günlük tüketim eşyaları, yemekler, akraba ve giysilerin adlarını karşılayan kelimeler ve askeri terminolojidir. 

Tüketim Eşyaları: Hintçede aile ve yaşama ait terimler aslında kendi öz kelimeleri ve Arapça, Farsça asıllıdırlar. Buna rağmen günlük yaşamda, ev işlerinde kullanılan ufak tefek eşya isimleri arasında Türkçeden geçmiş sözcükler de mevcuttur. 

Örneğin, क़ ची ((qayıncı) – makas, चाक़ू (çaku) – çakı, mutfak bıçağı, िचलमची (cılamca) – yıkanmak için kullanılan tas, leğen, बरमा (barma) – burgu, delgi, बुक चा (bukca) – bohça, चक़मक़ (cakmak) – çakmak, क़नात (kanat) – perde, yatağın görünmemesi için önüne çekilen perde, सनदकु (sanduk) – sanduka, sandık, छऽी (catra) – çadır, dam, तंदरु (tandur) – tandır, सुरमा (surma) – sürme, kirpik diplerine sürülen siyah boya, गलीचा (galıca) – halı. 

Yemek İsimleri: क़वुरमा (kavurma) – kavurdak, kızartılan böbrek ve et, समोस (samosa) – üçgen şeklinde ve katmerli börek, samsa, बुज़ा (buza) – boza, bira. Bizde Rusça asıllı olarak bilinen “kefir” kelimesinin aslı Türkçedir, के िफ़र (kefir) – ayran, पुलाव (pulau) – pilav, शोरबा(sorba) – çorba, sebzeler katarak koyun etinden pişirilen yemek, क बाब (kabab) – kebap, et kızartması.

Akrabalık İsimleri: आग़ा (aga) – ağabey, दादा (dada) – dede, baba, आपा (apa) – abla, बीबी (bibi) – hanım, eş, आबा (aba) – baba, babalık, ख़ातुन (hatun) – kadın, hanım. 

Elbise İsimleri: कु रता (kurta) – gömlek, yelek, कु रती (kurti) – yelek, bluz (kadınlar için), चोग़ा (coga) – bornoz, entari, ropdöşambr, deve yününden yapılan uzun yenli elbise, बुरक़ा (burka) – uzun yağmurluk, muşamba, ज ुर#ब (jurrab) – çorap. 

Hintçeye geçen Türkçe kelimelerin en büyük kısmını askeri terminoloji oluşturmaktadır. Doğuda derebey toplumunun sosyal ve siyasi yapısında ordunun her zaman ayrı bir yeri vardır, çünkü teşekkül açısından derebeylik sistemi esasta askeri bir kurumdur. İdare ve askeri isimlerin (askeri bölükler, rütbe ve silah isimleri) ekseriyetle Türkçe olması Türklerin siyasi ve idari açıdan egemen olduğunun bir delilidir. 

İlkin silah isimlerini gözden geçirelim: Hint milletini boyunduruğu altına alarak büyük toprağa sahip olan Türklerden onlar silah isimlerini bolca almışlardı. 

Örneğin, तमनचा (tamanca) – tabanca, तोप (top) – top, बंदकू (banduk) – tüfek.

T. Baycanov "tabanca" kelimesinin Kazakçaya Arapça ve Farsça üzerinden geçtiği görüşündedir, U. Alcanbayeva ise “Arapçadaki Türkçe Sözcükler” adlı doktora tezinde bu kelimenin Arapçaya geçmiş Türkçe kelime olduğu kanısındadır ve Hindice İzahlı Sözlükte de bu kelimenin aslı Türkçe olduğu belirtilmiştir. 

Biz, son fikrin gerçeğe uygun olduğu kanısındayız. Bu kelimenin Türkçe olduğuna dair şu delili öne sürebiliriz: 

“Eski Azerice bir kelime olan tabanca (tokat, şamar) tap (vurmak, kendinden itmek) fiilinden türer ve semantik değişime uğrayarak çağdaş Azericede “tabanca” anlamını kazanmıştır” (7).

Silahın şekilleri değişince onların isimleri de aynı kalmaz. Barutlu silahlar icat edilince yayın yerine artık tüfek geçmeye başlar. तोप (top) – top ve बंदकू (banduk) – tüfek, silah sözcüğü Hindice İzahlı Sözlükte Arapçadan geçmiş kelime olarak gösterilir, fakat Büyük Hindice ve Rusça Sözlükte ise Türkçe asıllı bir kelime olduğu kaydedilir. 

Böyle tartışma götürür sözcüklere çok rastlanır, çünkü Arapça ve Farsçaya Türkçeden geçmiş kelimeler onların öz sözcükleri olarak öyle kaynaşmıştır ki, bazen onlar Arapça ve Farsça olarak gösterilirler. 

M. Ş. Musatayeva ile L. A. Şelyahovskaya’nın “Türkizmlerin Kelime Yapma Sözlüğü” adlı eserinde अमीर (amir) – emir, सुलतान (sultan) – sultan, मािलक (malik) – padişah, hükümdar, वाज़ीर (vazir) – vezir gibi Arapça kelimeler Türkçe asıllı olarak gösterilir, ancak bu U.Alcanbayeva’nın tezinde ve Hindice İzahlı Sözlükte öz Arapça kelimeler olarak belirtilmiştir. 

Hindicede mevcut olan Kazakça “orda” kelimesi iki türlü manaya sahiptir. İlki erkeklikte उद# (urdu) – ू asker, ordugah, ikincisi dişilikte Urduca anlamındadır. 

Bu sözcüğün anlamları Kazakçadan tamamen uzak askeri mana ve dil ismine dönüşmüştür. “Orda” kelimesine dair Kazakça Kısaca Etimolojik Sözlükte şöyle bir açıklama mevcuttur: 

“Orda” kelimesi bütün Türk lehçelerine ortaktır, eskilerde onların göçebe kabileleri, ittifakları ve bu ittifakların hükümdarlarının oturduğu merkezine denmiştir. Örneğin, Hanların, Beklerin iktidarını yürüttüğü yerlere Ak Orda, Gök Orda, Altın Orda vs. dendiği gibi. 

Bizce orda kelimesi “orın” yani yer kelimesiyle aynı kökten türer. Orda sözcüğünün birşeyin çok toplandığı yer anlamından asker, kol manası meydana gelmiştir. Orda (Urdu) kelimesinin bu anlamda kullanılması Türkiye Türkçesi ve Azerbaycan Türkçesinde hâlâ canlı olarak korunmaktadır. 

Orda kelimesi Rusçaya da sirayet ederek “silahlı asker, istilacı, işgalci asker” anlamında kullanılmaktadır (8).

Çağdaş Kazakçada “karauıl” (bekçi) sözcüğünün savaş alanında kullanılan birkaç anlamı mevcuttur: 
1) asker, askeri birlik;
2) silahın ucunda bulunan nişanı düzeltici alet; 
3) bekçi, muhafız. Karauıl sözü askeri seferde önde yürüyen, gördüğü ve bildiğini haber veren ufak askeri bekçi ve asker kavramını bildirir (9).

Bu sözcük Hintçeye askeri manasını koruyarak geçmiştir. Hintçe-Rusça Sözlükte िक़रावल (kiraval) – güvenlik, devriye, ön siper, क़राबीन (karabin) – karabina kelimeleri askeri terim olarak o kadar geniş anlam kazanmıştır ki, hatta Rusçaya da hiç değişmeksizin geçmiştir ve canlılığını sürdürmektedir. 

Askeri gereçlerden en önemlisinin tuğ olduğu zaten bellidir. Tuğa, bayrak, sancak da denir. Hindiceye sirayet edeni बैरक़ (bairak) – bayraktır. T.Baycanov, “Börülü bayrak eski Türklerin seferber olduğunda yanında tuttuğu cengâver askerin bayrağının adıdır,” (10).


Mimarlık Mimarlık

Mimari anıtlardan bahsedecek olursak, Delhi Türk Sultanlığı esnasında Hindistanda İslâmî yapıların üstünlük kazanması, ayrıca camilerin, minarelerin, mezarlıkların ve medreselerin inşa edilmesi dikkati çeker. Heykelle süslenmeksizin yapılan fakat uygun, oranlı ve muhteşem yapılar Hindistan için bir yenilik sayılmıştır. 

Hindistan toprağında günümüze kadar varlığını sürdüren anıtlardan biri, Yeni Delhi’nin güneyinde bulunan Kutb Anıtının merkezi sayılan Kuvvet ül İslam Camiidir. 

Bu tesisi Delhi Sultanlığının ilk sultanı Orta Asyalı Türk (Türkmenlerin Halac boyundandır) Kutbuddin Aybek yaptırmıştır. O günden itibaren Hint İslâm mimarlık sanatının temeli atılmış sayılır (11)

Birkaç yüzyılı bulan ve müslüman hâkimiyeti sırasında geniş çapta yürütülen inşaat işleri devam ederek yeni şehirleri meydana getirmiştir. 

Tarihi anıtlardan biri de Kutbeddin Aybek’in 1500’de yaptırdığı Delhideki ünlü “Kutub Minar” minaresidir. Memlukler tarzında aşağı kısmı kırmızı taşlardan yapılan ve yüksekliği 72,6 metreyi bulan beş katlı Kutb Minar’ın her bir katı minareyi halkalayarak yerleşen promenatlardan ibarettir. İlk üç katı kırmızı kumluktan, diğer ikisi ise mermer levhayla kaplıdır. Yukarıya çıkabilmek için merdiven yapılmıştır. İlk iki katı büyük Arapça harflerle süslenerek Kuran Ayetlerini içermektedir.

XIV. yüzyılın başlarında hükümdar olan Alaeddin Kalaç, Kutb Anıtının yanından Siri şehrini yaptırmıştır. Şu anda bu şehrin kalıntısı bile yoktur. Kutb Anıtında bulunan Ali Darvaza’nın özelliği ise işlemelerinin beyaz mermerden yapılmasıdır. 

Moğol Hanedanının ilk padişahı olan Babür 1526 tarihinde Panipat civarında meydana gelen çatışmada Lodi Hanedanına yaman bir darbe indirmiştir. Babür dört sene içersinde Hanedanın temelini atarak Hindistan’ın büyük bir kısmında yıllarca sürecek hakimiyetini kurmuştur. Hanedanın oluşmasında Afganistanlı padişah Şerhan’ın büyük payı vardır. Şerhan’ın 15 yıllık iktidarı süresinde milli mimarlığın gelişmesine de emeği geçmiştir. 

Moğol tarzı, Hindistan mimarlığında tam bir devri ihtiva eder. Yapıların hepsini üç esas kategoriye ayırabiliriz: 
Hisar Saray veya Şehir Kale, Mezarlıklar ve Camiler. 

Dehli’de bulunan ve eski hisarlardan Purana Kila veya Cahanpanak şehir kalesinin içersinde padişah odaları, özel ve içtimai bekleme salonu, cami, harem, bununla birlikte fonksiyonel yapılar olarak bilinen ambarlar, hamamlar ve havuzlar mevcuttur. Purana Kila’da bulunan Kuila Kuhna Camisi bihassa Moğol mimarlığının numunesidir. Sazaramdaki Şirhan Mezarlığı ise Tuğluklularla Lodiler Hanedanlarının yaptırdığı sekiz köşeli mezarlıkların en başarılısıdır. 

Şirhan, Babür’ün oğlu Humayun tarafından tahtan devrilerek Delhi’de Türk-İslâm kültürünün devam etmesini sağlamış ve Hindistan hükümdarlığına kendi oğlu Ekber Şah’ı getirmiştir. 

Ekber Şah’ın iktidara gelmesiyle o güne dek görünmeyen inşaatlar başlamıştır. Onun hükümdarlığı sırasında İran tarzı Hint ve Budist mimari tarzı bir arada kullanılmaya başlanmış ve sonuçta yeni ve eşi görünmeyen bir mimari üslup meydana gelmiştir. 

İşte bu tarzla yapılanlar arasından şunları ayrıca belirtmek gerekir: Delhi’de bulunan Humayun Mezarlığı ve diğer inşalar, Ekber Şah’ın kısa bir süre için kendine başkent yaptığı Fatihpur Sikri Kalesi, ayrıca Agra’daki Ekber’in kendi mezarlığıdır. 

Ekber Şah, şehir-hisarı yaptırırken Hint İslâm tarzının kullanılmasını istemiştir. 

Ekber Şah’ın oğlu Cihangir’in inşaata ne yeteneği ne de isteği olmuştur. Cihangir’in varisi Cihan Şah, Moğol mimarlığını daha da geliştirerek zirveye ulaştırmıştır. 

Bunun somut delilini Agra’da bulunan Tac Mahal’de açıkça görmekteyiz. 

Tac Mahal’ı yaptırmadan önce Cihan Şah’ın ustalarının mermeri bir inşaat malzemesi olarak kullanmaya başladıktan sonra içtimai ve özel kabuller salonu Divan-e Khasi ile Divan-e Am’ın geniş odalarını, bilhassa Agra Hisarındaki Moti Camisini inşa ettiklerini biliyoruz. 

Cihan Şah’ın erken vefat eden sevgili eşi Mümtaz’ın anısına yaptırttığı Tac Mahal Mezarlığı İslâm usulünde yapılan yapıların başında gelmektedir.  Cihan Şah bu yapıtı gerçekleştirmek için Doğunun en ileri gelen inşaatçılarını davet etmiştir. Bu eserin yapılmasında önemli katkıda bulunanlardan biri ünlü Türk mimarı Mimar Sinan’ın çırağı Osmanlı Türklerinden Üstad Muhammet İsa Efendi’dir. 

Mezarlığın taslağını yapmaya Hindistan, Orta Asya, İran ve Arabistan’ın üstatları katılmıştır. Cihan Şah, mezarlığın yapılacağı yer olarak Yamuna nehrinin sağ kıyısını seçmiştir. Eserin yapılmasına 20 bine yakın işçi katılmış ve bu yapıtın inşası 1631’den 1647’ye kadar devam etmiştir.

Platformda yerleşen beş kubbeli ve minareli Tac Mahal’ı fıskıyeli bahçelerle havuzlar takip eder. Onun beyaz mermerden yapılan duvarları ve siperleri değerli ve yarı kıymetli taşlarla süslenmiştir (bu değerli taşlar 1857’de İngilizlerin Agra’yı kuşatması sırasında yağmalanmıştır). 


Edebiyat Edebiyat

Dehli Sultanlığının devlet dili olan Farsçanın gelişmesi Hindistan’da bu dilde edebiyatın, ayrıca şiirin meydana gelmesini sağlamıştır. Bununla birlikte Kuzey Hindistan’da Hint grameriyle Farsça Arapça sözcüklerin bir araya gelmesi suratiyle Urducanın meydana gelmesine büyük bir etki yapmıştır. 

“Urdu” kelimesi ta başta bahsedildiği üzere alış veriş merkezleri bulunan Müslüman hâkimlerin ordugâhlarına denmiştir. Sonraları bu alış veriş merkezlerin dili öyle bahsedilmeye başlanmıştır. XVIII. yüzyılda Urduca nakh, şikh (kelime kelimesine, baştan sonuna kadar) üslubunda bir şiir açığa çıkmıştır. Böyle bir şiirin içeriği çoğunlukla belli bir kahramanın (adeta efsanevi) dış biçimini betimlerdi. 

Şair her olayda başkahramanı en ine detaylarına kadar tasvir ederdi. Deka’dan şairlerin Delhi’ye gelmesiyle şiirde yeni bir tarz meydana gelir. Delhi’deki saray şairleri kendi şiirlerinde Farsça ve Urducayı sırayla kullanmaya başlarlar. 

Bu yeni üslup Hint edebiyatı tarihinde “Rengareng Gazel” adını taşımaktadır. 

O dönemin büyük şairlerinden biri olan ve zengin bir İran sülalesinin mensubu, şiirin ve aruzun ustası, pek çok gazel ve mesnevinin müellifi Sadrettin Muhammet Faiz’dir (yaşadığı tarih tam olarak bilinmemektedir). Faiz, nazımda geleneksel konuları değil meydana gelen olayları olduğu gibi betimleyen değerleri ilk farkeden ve Urduca yazan şairdir. Faiz şiirde heceye büyük bir önem vermiş, klişeleşmiş mecazlardan kaçınmış ve ince sözlü 
ekilibristleri kullanmamaya çalışmıştır. 1714 tarihinde Faiz kendine ait ilk Divanını bitirmiştir. Onun şiirde çok kullandığı türlerden biri de nazım (çift kafiyeli beyit)’dır. 

XVIII. yüzyılda Müslüman ve Hint geleneğinin edebiyatta iç içe olması Faiz ve Delhi çığırının diğer şairlerinde de dikkat çekmiştir. Hint geleneğinin (Krişna ve Ratha, Lotüs, Fil) tipleri ve unsurlarının Arap ve Fars kültürlerinin gelenekleriyle (Ferhat ve Şirin, Bülbül ve Gül) iç içe geçmesini işte bu Müslüman Hint şairlerinin eserlerinde rastlamak mümkündür. 

1783’te Nadir Şah’ın Delhi’yi kuşatması sonucu onun aciz bir duruma düşmesi ve çökmesine neden olmuş ve böylelikle kültür merkezi bu kez Luknov’a geçmiştir. Luknov döneminde Urdu edebiyatı kendinin parlak çehresini kaybetmiş ve milletin fakirleşmesi, çeşitli yağmalar ve İmparatorluğun çökmesine yol açmıştır. 

XVIII. yüzyıl Urdu edebiyatı pek çok şairleri meydana çıkarmış, fakat onların hiç birisi “Gazeller Şahı” olan Mir Muhammet Taki Mir gibi olamamışlardır. Mir kendi şiirinde Delhi’nin çöküşünü, milletin derdi ve elemini, o dönemin bütün zorluk ve sıkıntısını zarif bir dille ifade etmiştir. O, Urduca altı Divan, birkaç kaside, mersiye ve yirmiden fazla mesnevi yazmıştır. 

Babür’ün edebi mirası incelendiğinde onun yetenekli lirik şair olduğu anlaşılır. Babür’ün kendi çevresinde ve o dönemleri Maverainehr, Horosan ve Hindistan’ın kültür hayatında özel bir yeri olmuştur. Babürnamede onun Orta Asya ve Horosan’ın çeşitli şehirlerinde kültür ve ilmin meşhur simalarıyla bir araya geldiği dile getirilir, yani Babür’ün gençken sanata, ilme ve edebiyata candan bağlandığı açıkça görülür. 

O dönemin edebiyat sahasındaki değerli yadigârları olarak XV. ve XVI. yüzyıllarda Orta Asya, Horosan, İran ve Hindistan’da yazıya geçen türlü Doğu Antolojilerini dile getirebiliriz (Ali Şir Nevai’nin Mecalis’un Nefais’i, Fahri İbn Muhammet Amir el-Heravi’nin Revzat-us Salatin, Sait Hasan Hoca Nisori’nin Muzakir-ul Ahbap, Mir Ali Şir Konig Tantavi’nin Makulat-ül Şuara adlı eserleridir). 

Ali Şir Nevai’nin Antolojisinde o döneme ait 459 yazar, şair ve bilim adamları hakkında bilgi verilmiştir. Ali Şir Nevai’nin bu eserini okuduktan sonra Babür’ün çevresinin kültürel seviyesinin ne kadar yüksek ve geniş olduğunu tasavvur edebiliriz. El-Heravi’nin Antolojisi adeta Mecalis’un Nefais’in bir devamı gibidir, çünkü orada Babür dönemine ait şiir ortamı geniş bir şekilde ele alınmıştır. Fahri Heravi Mecalis’un Nefais’i ilk defa Farsçaya çevirmiştir. Doktor Şmel’in ifadesine göre Mecalis’un Nefais’in farsça nüshası günümüzde Londra British Museum’de saklanmaktadır (12).

Fahri el-Heravi’nin Revzat’us Salatin adlı eserinin ikinci bölümünde Zahrettin Babür’ün edebi çevresi hakkında bol bilgiler sunar. Bu tezkirenin müellifi çağdaşlarının edebi çevresini çok iyi bilmiş durumdadır. Şiir yazma üslubunu ve eski Özbekçeyi çok iyi bilen Fahri Heravi Babür ve takipçilerinin poetik sırrını derinden kavrayabilmiştir. 

Çağdaş dönemde pek çok yabancı bilim adamları Babür’ün şiirine büyük değer vermektedir. Frankfurt’ta bulunan Şark Enstitüsü’nün araştırmacısı Doktor Şmel Fahri Heravi’- nin eserine dayanarak şöyle der: 

“Türk edebiyatının klasik temsilcisi olarak Demiroğullarıyla Özbek Hanlığı sarayında bulunan Hüseyin Baykara ve onun saraylı şairleri değil, aynı zamanda Babür’ün de bu edebiyatın ünlü isimlerinden olduğunu dile getirmek lazımdır” (13).

Horasan’ın hükümdarı sultan Hüseyin Mirza da döneminin meşhur şairlerindendir. Babür onun şiir dünyasını çok iyi bilmiş, hatta sürekli tenkide almıştır. Babür kendi şiirlerini Çağatayca yazmıştır. O yüzden Babür yalnız büyük şair değil aynı zamanda üstün kabiliyetli yazardır da. 

Ona ait Babürname adlı hatıra eseri Doğu Edebiyatındaki dili çok ağır olan diğer şahıslarla kıyasla dili sade ve anlaşılır bir üslupla yazılmıştır. Baburname XVI. yüzyıldaki Özbek nesrinin tarihi kaynağı ve klasik eserlerdendir. 

Babürname ilk defa Ekber Şah’ın emriyle Farsçaya çevrilmiş sonra, yani XIX yüzyılda İngilizce, Fransızca ve Hindice yayımlanmıştır. Babür’ü içtimai hayatın çeşitli anları ilgisini çekmiştir. O Arap alfabesinin Türkçenin özelliklerine özgü olmadığını anlar ve Hatt-ı Baburi adlı alfabesini meydana getirir. Babür’ün alfabesi Özbekçenin özelliklerine has bir şekilde yapılmamasına rağmen o Türkçe yeni bir alfabe geliştirme yolunda önemli adımlar atmıştır. Bazı bilim adamları Hatt-ı Baburi’nin asıl nüshasının sadece Babür’ün kendi elyazmasıyla yazılan güzel yazı halinde 
bulunduğunu tahmin ederler. 

Böyle düşünenler XIX yüzyılın İngiliz bilim adamları Annet Beverige ve Erskin ve Fransız âlimi Pavel de Kurteyl’dir (14). Diğer âlimlerin çalışmalarında Hatt-ı Baburi ancak elyazma değil bu Arapça alfabesinin asıl 28 harfini karşılayan yeni alfabe olarak geçmektedir. 

Babür’ün eserlerini eski Özbekçeyle yazdığını yukarıda zikretmiştik. Ana diliyle birlikte Babür Farsça, Urduca ve Hint lehçelerini çok iyi bilmiş, ama Babür eserlerini yazarken ana dilini tercih eder. 

Babür, Humayun ve Ekber Şah’ın dönemlerine dair tarihi bilgiler ve edebi eserlere dayanarak biz sarayda eski Özbekçenin etkili olduğunu anlamaktayız. XVI. yüzyıl Hindistan’ında sanat ve edebiyatın gelişiminde Farsça ve Urducayla birlikte eski Özbekçenin büyük bir yeri olduğu şüphesizdir. 

Babür’ün çevresindeki Emirler, Bekler ve Töreler şiirlerini ana dili olan eski Özbekçeyle meydana getirmişlerdir (Hoca Kalon, Şeyh Zeyn, Turdubek Hoksar). Babür hatırasında etrafındakilerin şiir arzusunun büyük ve hepsi de yetenekli şairler olduğunu birkaç yerde vurgular. Eserinde geçen şiir yarışmaları betimlemelerinden eski Özbekçenin “Türk” kelimesiyle belirtildiği ve o Hindistan’da Babür sarayında özel bir saygıya mazhar olan dil olarak nitelendirilmektedir. 

Şeybaniname adlı tarihi eserin müellifi Muhammet Salih şiirlerini Çağatayca yazan lirik şairdir. Muhammet Salih’in böyle bir ileri toplumda eski Özbekçeyle eserler vermesinde Babür’ün ana diliyle yazdığı eserlerinin büyük etkisi olmuştur denilebilir. 

Babürle birlikte Orta Asyalı muhacirlerin çoğu Farsça ve eski Özbekçeyi çok iyi bilmişlerdir. Bunu şu aşağıdaki vaka iyi kanıtlar. Bir seferinde Babür bir şölen esnasında şaka yaparak şöyle der: 

“Herhangi biriniz Sartça konuşursanız bir kâse dolusu şarap içeceksiniz.” 

Babür’ün dediği gibi bu şartı yerine getiremeden Sartça konuşamayarak ceza yer. Ertesi sabah Babür tam tersine bir şartta bulunur, yani hanginiz Türkçe konuşursanız ona da bir kâse dolusu şarap sunulacaktır, fakat bu sefer de kimse bu şartı yerine getiremez (15).

Babür’ün şaka şeklinde düzenlediği yarışmadan saraylılar arasında iki dilin de geniş bir kullanımda olduğunu anlarız. Babürün ana dilinde yazdığı eserleri olsun veyahut Hindistan toprağında eski Özbekçeyle yazdığı Divanı olsun Babürün gurbette bile öz ana dilini koruyabilmek için bütün gücünü kuvvetini sarfettiğini açıkça görürüz. 

Babür döneminde eski Özbekçenin uygulanmasına dair bize kadar ulaşan sabit kaynaklar şunlardır: 

Çağdaşlarının ve oğulları Humayun ile Kamran’ın şiirleri ve Babür’ün kızı Gülbeden-Begim’in Humayunname adlı eseri. 

Mirat’ül Mamalik adlı eserin müellifi Seydi Ali Reis Delhi’deki Humayun sarayında eski Özbekçeyle şiir yarışmalarının devamlı gerçekleştirildiğini dile getirir. Bu olaylar muhteşem bir öneme sahip edebi geleneğin temelini atmış, Babür’ün bizzat kendisinin kullandığı Özbekçenin Hindistan’ın edebi eserlerinde çekici bir yer tuttuğuna şahittir. 

Babür ve mirasçıları sarayda ilim ve kültürün ilerlemesine büyük bir önem vermiş, bilhassa Babür ve oğulları büyük bir kütüphanenin açılmasına neden olmuşlardı. 

Hindistan’ın birçok bilim adamları gibi büyük âlim Yusuf da Babür’ün çalışmalarına ayrıca değer verirdi. O, Babür’ü yazar, şair, kıymetli armağanlar bırakan tarihçi ve Orta Asya ile Hindistan’da sosyal bilimlerin ilerlemesine temel atan yüce bir şahıs kabul eder. 

Zahirüddin Muhammed Babur, Hindistanda Büyük Moğol İmparatorluğunun kurucusu hem edebiyat dâhisidir. O, Arapça, Farsça ve Türkçede üstün bilgiye sahip bir zattır. Tüzük-i Baburi adlı anı kitabı ona Otobiyografinin Padişahı unvanını kazandırmıştır. Ayrıca ona Hindistan’da Moğol İmparatorluğu kütüphanesinin kurucusu demek yerinde olur gibi bir değerlendirmede bulunur (16)

Babür’ün torunu Ekber Şah’ın hükümdarlığı sırasında ilme, sanata ve edebiyata büyük bir önem verilmiştir. Babür’ün oğulları Humayun ve Kamran kendi saraylarında eski Özbekçenin Farsça ve Urducayla aynı seviyede kullanılmasını hedeflemiş, fakat bu süreci Ekber Şah desteklememiştir. O, Sanskritçe ve eski Özbekçeden Farsçaya önemli tarihi kitapları çevirmeye çalışmıştır. Ekber Şah’ın iktidarı esnasında Baburname Farsçaya çevrilmişti. 

Muhteşem bir miras olarak eski Özbekçenin grameri ve Özbekçenin söz varlığı doğrultusunda yazılan eserleri de burada anmak yerinde olur, çünkü Hindistana Babürle birlikte gelen eski Özbekçe orada uzun bir süre varlığını sürdürmüştür. 

Muhammet Yakup Cangi kendi eserinde eski Özbekçenin gramer yapısını inceleme fikrinin Avranzeb tarafından ileri sürüldüğünü vurgular (17). Avranzep, sarayda bulunan ünlü bilim adamıdır bilhassa sanat ve edebiyat alanında onu desteklemiştir. 

M. Y. Cangi’nin Kelurname adlı eseri, yani Çağatayca ve Farsça Sözlüğü eski Özbekçeyi öğrenmede pek önemli bir kaynaktır. Kelurname’nin içeriğini gözden geçirirken onun XVII. yüzyıl Hindistan’ında ortaya çıktığı ve eski Özbekçenin grameri ve sözlük hazinesine ait bir eser olduğu anlaşılır. 

Kelurname mukaddimesinin Farsça ve eski Özbekçeyle yazılması Hindistanda hâkim grup arasında eski Özbekçeye ihtiyaç duyulduğunu gösterir. M.Y.Cangi, kendi eseri hakkında çu izahatta bulunur: 

“Türkçeye ait bilgiler bir araya getirilerek okurlara anlaşılır ve sade 
gramer ile kelime hazinesini hazırladım. Amacım onların dili kullanmada bir uygunluk sağlamaktır, onun için bu eseri meydana getirdim” (18).


XX. yüzyılın 1920’li yıllarda Kelurnameye Orta Asya halkları çok önemli edebi eser olarak büyük bir değer vermeye başlamışlardır. Bu sözlüğün yeni baskısının önsözünde eserin Türk lehçelerinin ilk sözlüğü olan Kaşgarlı Mahmut’un sözlüğünden sonraki çok değerli bir kaynak olduğu dile getirilmiştir. 

Eski Özbekçenin grameri ve cümle bilgisi Baburoğullarının son devletinin dikkatini çekmiştir. Bundan dolayı Hindistan’da XVII.-XVIII. yüzyıllarda eski Özbekçenin gramer yapısına ait pek çok kitap yayınlanmıştır. 

Kelurnameden sonra Kass ve Barbal eserlerini eski Özbekçenin grameri üzerinde yazmışlar ve Şeyh Tabip Buhari kendi eserinde bu problemi kurcalamıştır. Muhammet Şah (1719-1747)’ın iktidarda bulunduğu sırada Farsça olarak Orta Asya Türk lehçelerinin sözlüğü yapılmıştır. 

Durum böyleyken Ali Şir Nevai ile başlayan Babür ve takipçileri Hindistan toprağında birbirini başarılı bir şekilde devam ettirmişlerdir ve Çağatayca ile yapılan milli edebiyatın büyük bir uğraş olduğu şüphesizdir. 


Doktora Öğr.Bota BOKULEVA
Prof. Dr.Rauşangül AVAKOVA
Okutman.Jenisbek ABELDAYEV
El-Farabi Kazak Milli Üniversitesi, Almatı, Kazakistan

___DİPNOT
1) Shrava Satya. Sakas in India Sakas in India Sakas in India. Delhi: Pranava Prakashan, 1981. s 3-8. 
2) Artıkbayev J.O. İstoriya Kazahstana İstoriya Kazahstana İstoriya Kazahstana, Almatı, 2006. s.72. 
3) Kaşgari M.Tübi bir Türki Tili Tübi bir Türki Tili Tübi bir Türki Tili, Almatı, Ana Tili, 1993, 192 s., s. 9 
4) Babır Zahir-ad-din Muhammed Babırnama, Kazak dilin Kazak dilinde soyletken Kazak dilinde soyletken B. Kojabekulı, Tolık 2-ci de soyletken
basıluı, Almatı, Atatek, 1993, s. 81. 
5) Azımdcanova S., İndiiskii Divan Babura İndiiskii Divan Babura İndiiskii Divan Babura, Fan Yayınları, Taşkent 1960, s. 91. 
6) Rabınoviç İ.S., Sorok Vekov İndiiskii Literaturı Sorok Vekov İndiiskii Literaturı Sorok Vekov İndiiskii Literaturı, Moskova 1969, s. 79.
7) Turkskoe yazıkoznanıye, Materialı III vsesoyuznoy turk Turkskoe yazıkoznanıye ologiçeskoy konferenstii, Taşkent, 1985. s. 52 
 Kazak Tilinin Etimologiyalık Sözdüğü Kazak Tilinin Etimologiyalık Sözdüğü Kazak Tilinin Etimologiyalık Sözdüğü, Almatı 1966, s.1153-1154 
9) Bayjanova T., Kazaktın Askeri Leksikasının Tarihi Kazaktın Askeri Leksikasının Tarihi Kazaktın Askeri Leksikasının Tarihi, Kazak İlimler Akademisi Almatı 1993 (Doktora tezi). s.231. 
10) а.g.e. ..e. .g.e., s.48. 
11) Francis Robinson, The Mughal Emperors and the Islamic The Mughal Emperors and the Islamic Dynasties of Indi Dynasties of India, Iran and a, Iran and Central Asia, s.77. 
12) Azımdcanova S., İndiiskii Divan Babura İndiiskii Divan Babura İndiiskii Divan Babura, Fan Yayınları, Taşkent 1960, s.15. 
13) a.g.e. 16 s. 
14) Azımdcanova S., Novıye svedenıye Hatti Baburi Novıye svedenıye Hatti Baburi Novıye svedenıye Hatti Baburi, Fan Yayınları, Moskova 1963. s. 35. 
15) Babır Zahir-ad-din Muhammed Babırnama, Kazak dilin Kazak dilinde soyletken B. Kojabekulı Kazak dilinde soyletken B. Kojabekulı, Tolık 2- de soyletken B. Kojabekulı ci basıluı, Almatı, Atatek, 1993. s.249 
16) Azımdcanova S., İndiiskii Divan Babura İndiiskii Divan Babura İndiiskii Divan Babura, Fan Yayınları, Taşkent 1960, s.72. 
17) a.g.e. a..e. a.g.e., 77 s. 
18) a.g.e., 79 s. 

___KAYNAKÇA
*Hindi----Russkii Slovar Russkii Slovar Russkii Slovar, Sovetskya Ensiklopedya, Moskova 1972.
*Hindi i Hindi i Urdu, Voprosı Leksikologii i Urdu, Voprosı Leksikologii i Urdu, Voprosı Leksikologii i Slovoobrozavanya Slovoobrozavanya Slovoobrozavanya, Bostoçnı Literaturı Kitapevi Moskova 1961.
*अिन'( राय. िहंदी ,याक रण और रचना, 1991. 
*The Sultanate of Delhi (711 The Sultanate of Delhi (711 f Delhi (711----152 AD) 152 AD) 152 AD), Agra 1966. 
*HAIDAR M., Indooo----Central Asian Relations. From Early Times to Medie Central Asian Relations. From Early Times to Medieval Peri al Peri al Periodooo, New Delhi: Manohar Publishers & Distributors, 2004. 
*KOZİNA N. A., LİGUTA T. V., Yazıkovıye kontaktı v as Yazıkovıye kontaktı v aspekte kulturı yazıka Yazıkovıye kontaktı v aspekte kulturı yazıka, Riga, 19 pekte kulturı yazıka 81, s.93. 
*İstoriya İndii v srednih veka, Moskva, Hauka, 1968, İstoriya İndii v srednih veka 727 s. 
*ANTONOVA K. N. İstoriya İndii İstoriya İndii İstoriya İndii, Moskva Mısl, 1973. 
*Literatura İndii, Sbornik statey, Moskva, 1958. Literatura İndii, Sbornik statey , İstıriya İndiiskih literatur, Moskva, 1964. 
*SEREBRİYAKOV İ. D., Literaturı narodov İndii Literaturı narodov İndii Literaturı narodov İndii, Moskva, 1985. 
*MUSAYEV M. K., Leksikologiya Turkskih yazıkov Leksikologiya Turkskih yazıkov Leksikologiya Turkskih yazıkov, Moskva, 1984, 232 s. 
*ŞİPOVA E. İ., Slovar turkizmov v ru Slovar turkizmov v ru Slovar turkizmov v russkom yazıke sskom yazıke sskom yazıke, Almatı, Nauka, 1976. 
*ALJANBAEVA, U. T., Arab tilindeki turkizimder Arab tilindeki turkizimder Arab tilindeki turkizimder, Almatı, 1999. 
*MUSATAYEVA M. Ş., ŞELYAHOVSKAYA L. A. Slovoobrazova Slovoobrazovatelnıy slovar turkizmov Slovoobrazovatelnıy slovar turkizmov, telnıy slovar turkizmov Almatı, Ana Tili, 1995. 
Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi / pdf
Journal of Turkish World Studies, XII/1 (Yaz 2012), s.441-454


Bir askeri eğitim olan Polo, yani Çövgen'de Türkler vasıtasıyla Hindistan'da yayılmış ve
sömürgeci İngiltere de bu oyunu sahiplenmiştir!



_____________TÜRK TARİHİ_____________