Translate

15 Temmuz 2013 Pazartesi

SCYHTİANS AND CENTAUR/İSKİTLER KENTAUR







Origins of the Sagittarius Mythos

In a Persian legend of the very early  period, when Iran was civilized by a western Mesopotamian ruler, Takma Urupi (Takma=Tana) whose wife was Eneth. Eneth or Nana are names of the mother goddess of waters, rivers, and fertility among Mesopotamian and Scythian peoples.


Takhma Urupi (Nimrod), has three sons Tura, Sin, and Iredj. The first two stick together against the third son who inherits Iran. Tura becomes the ancestor of the Turanians, that is Scythians and Huns. Nimrod was known by several names in the Near East and was symbolized by the constellations Sagittarius and Orion amongst the Turanian/Scythian nations.


The centaur race is marked in myth as particularly war like and fierce. The Mesopotamians, who introduced the constellation Sagittarius and defined it as a centaur, represented it as twin headed with a human head facing forward and an animal head facing back, imagery which later adapted into the presence of a cloak flying behind the head of the constellation figure.


Insight into how the centaur myth originated offers an interesting reflection on its early basis. The first and most effective race to use the horse in battle was the Scythians, skilled archers who took full advantage of its speed and height to become a race beheld in terror and awe. It is claimed that when the Greeks first saw the Scythians they believed the horse and rider to be one, giving rise to imaginative and fear-inspired tales of the war-like centaur.







Sagittarius 
constellation, late 14c., from L., lit. "archer," properly "pertaining to arrows," from sagitta "arrow," which probably is from a pre-Latin Mediterranean language. Meaning "person born under Sagittarius" (properly Sagittarian) is attested from 1940.

Various OLD German forms are „scuzzo“, „skut“, „sketta“, „schütte“, modern German „Schütze“  
Anglosaxon „skytt“ and in Swedish „skytte“ ... look  : Scythians and Tur















"Yunanlılar tarihlerin şafağında İskitler ile çetin savaşlar yapmışlardır... 
Efsaneye dönüşmüş bu savaşlarda bazen Centaurlar  bazen de Amazonlar ile çarpışmışlardır.

Bilindiği gibi Centaurlar "insan başlı at vücutlu" varlıklardır... 
Efsanede böyle geçen şey, aslında at üstündeki İskit savaşçıları idi!.. 

Benzer bir değerlendirme, hayatlarında hiç at görmemiş Amerika yerlilerince, istilacı İspanyol Süvarileri için yapılmıştı. Aztekler Cortez'in savaşçılarını atlarına bitişik çelik vücutlu yenilmez varlıklar olarak algılamışlardı." link






________


Yakutlar ayı kafası üzerine ant içmekteydiler. Ayı kafası bulunmadığı zaman at kafası üzerine ant içiyorlardı. Yakutların kökenleri hakkında söyledikleri efsaneye göre ilk ataları yarısı at, yarısı kişi şeklinde bir yaratık olup, gökten inmişti. Bunun için onlarda at kutlu sayılmaktaydı. 

Genelde Türk kavimlerinde atların kafatasları yere atılmayıp, bir sırığa geçirilmek suretiyle dikilmektedir. Bu adet Türk kültür çevresinde yaygın olarak görülmektedir (İnan 1948: 289- 290). 


Prof.Dr.İlhami Durmuş


...





KENTAUR

Avery ancient word, probably Turanian, from Gan "man" and Tor "beast", as in Finnic and in Akkadian speech, according to Colonel Conder. 

The Kentaur was akin to the Gandharva (see that heading) and was the offspring of Ixion (the sun) and tje cloud. They were armed with bows, having a horse's body (if a Hippo Kentaur) or that of an ass (if an Ono Kentaur) with the head ,arms, and trunk, of a man in front. The most famous Kentaur was Kheiron. Nessus a Kentaur was slain by the sun (see Herakles) and in mythology they seem clearly to represent clouds.





....





SUMERİAN - İNDUS - EGYPT  /  CENTAUR SEALS:





















ESKİ TÜRK KÜLTÜRÜNDE AT






Kafesoğlu Türk maddî kültürünün temelini atın Türkler tarafından ehlileştirilmesi ile demirin Türkler tarafından işlenmesine bağlamaktadır. Etnolog-tarihçilere göre yer yüzündeki 12 kültür çevresinden (kulturkreise) birisi Avrasya bozkırları kültür çevresidir. Bozkırda doğup gelişen kültürün sahipleri savaşçı insanlar olan Ural-Altay kavimleridir. At bunlar tarafından ehlileştirilmiş ve demir bunlar tarafından işlenmiştir. Bozkır kültürünün temelinin bir Altaylı kavim olan Türklere mahsus olduğu da Andronovo kültürüne ait son kazılarının sonullarıyla ispat edilmiştir.

O. Menghin atı ehlîleştirmek ve genellikle hayvan yetiştirmek gibi medeniyet tarihindeki çok mühim bir safhanın Türklerin ataları ile yakından ilgili bulunduğunu söylemişti. Bozkırlar nazariyesinde kemik kültürü, hayvan besleme kültürü ve at yetiştirme kültürü gibi üç kültür devresi tespit eden O. Menghin'e göre, son merhale olarak, merkezinde atın yer aldığı savaşçı çobanlar (Hirtenkrieger) kültürü doğmuştur ki,bu, bozkır sahası kültürlerinde özellikle Proto-Türkler için karekteristik olan en yüksek dereceyi göstermektedir (4).


Atın ehlileştirilmesi konusunda W. Koppers şöyle demektedir: Atın ehlileştirilmesi ve atlı çoban kültürünün ortaya konması ilk Türklere bağlanabilir, insanlık tarihinde ulaşılan bu başarı, kavimlerin ve diğer kültürlerin gelişmesinde fevkalade sonuçlar doğurmuştur. Tarihî bağlantılann gösterdiği gibi, büyük devlet esası için gerekli şartlar ancak bu sayede belirebilmiştır. (5)


Atın binek hayvanı olarak kullanılmasını, dünya tarihinde pek mühim , ve tarıma bağlı hayvancılığın çok üstünde bir kültür merhalesi olarak belirten F. Flor'a göre, hayvan terbiyesinde önce Samoyeďler tarafından ren geyiği, sonra da Türklerin ataları (Proto-Türkler) tarafından at ehlileştirilerek insanlık hizmetine sokulmuştur. (6)


W. Schmidt de Araştırmalarında aynı sonuçlara varmıştır. "Orta Asya'da oturan ve çok eski bir zamanda avcılık hayatından hayvanlan ehlileştirme hayatına geçen ilk kavim Türkler olmuştur. At Türkler tarafından ehlileştirilmiştir. Türkler ata binen ilk insanlar olarak görünmektedir" (7).


Moğollarda geç zamanlarda yer aldığı bilinen atın en eski çağlardan beri Türklerin siyasî, dinî, iktisadi ve sosyal hayatında oynadığı merkezî rol şöyle özetlenebilir: Türkler, sürüler halinde yetiştirdikleri atın etini yerler, onu kurban olarak sunarlar ve her yıl - özellikle savaş atlarından - binlercesini yabancı ülkelere ihraç ederek gelirlerini sağlarlardı, özellikle Çin hükümetleri MÖ. 4. yüzyıldan itibaren ordularında Türk sistemini uygulayarak okçu süvari binlikleri teşkil ettikten sonra muhtaç oldukları atı Türk ülkelerinden temin etmek zorunda idiler. Savaş atlarının daha çok ipekle mübadele edildiğini belirten Çin kaynaklan, yalnız Gök-Türk çağında ayrı adlar altında zikredilen 11 cins Türk atından bahsetmişlerdir. (8) Hülasa hem doğu, hem de batı kaynakları bu bakımlardan aynı şeyleri tekrarlamaktadırlar.


Çin vesikalarına göre, Hunlardan önceki Çin'in kuzey kavimleri atlı muharebe usullerini bilmiyorlardı. Çinliler de atı tanıdıktan sonra onu yalnız savaş arabalarında kullamyorlardı. L. Ligeti bu konuda şu tespiti yapmıştır: "Anlaşıldığına göre MÖ. 4. yüzyıla kadar Çin'de tipik Hun atlı kültürü bütünüyle meçhuldü. Geleceğin okçu Hun savaşçısı daha çocuk çağında eğitimlere başlıyor, koyun sırtında biniciliği deniyor, önce sincab, gelincik ve kuşlara, sonra da tilki ve tavşanlara ok atarak, atıcılığa alışıyor, büyüdüğü zaman da mükemmel bir atlı muharip oluyordu". (9)


4.-6. yüzyılın A. Marcellinus, C. Claudianus, A. Sidonius, Zosimos vb. gibi batı kaynaklan şu tespitleri yapmışlardır:


"Henüz ayakta durabilecek bir Hun çocuğunun yanında eyerlenmiş bir at bulunur... Hunlar at üstünde yerler, içerler, alış veriş yaparlar, sohbet ederler ve uyurlar... At başka bir kavmi yalnız sırtında taşıdığı halde, Hun at üstünde ikamet eder..." (10)


7.-10. yüzyılın İmparator Herakleios ve Leon VI. Phylosophııs gibi Bizans kaynaklarına göre "Türkler sanki at üstünde doğmuşlardır, yerde yürümesini bilmezler". (11)


Bunlara benzer kayıtlara 14. yüzyıla kadar Türkler hakkında bilgi veren bütün Rus,Süryani, İslâm vb. kaynaklarda rastlanır. Yine Çin kayıtlarına göre, eski çağlardan beri Uzak-Doğu'da en iyi at terbiyecisi olan Asya Hunlan milâd sıralarına doğru bile, kimsenin dokunamadığı yabanî atları yakalayıp ehlileştirmeğe devam ediyordu. Bozkır Türk'ü çobanlık hayatında hemen bütün varlığını borçlu olduğu, hususî ad ve ünvanlar gereği, törenle gömdüğü at'a gerektiğinde konuşan, zeka sahibi, gökten inmiş bir çeşit kutsal hayvan gözü ile bakmıştır.






OSMAN FİKRÎ SERTKAYA

PDF: olarak indirin.



__________________________
4) L.Rasonyi, Tarihte Türklük, Ankara 1971,s. 4•
5) W.Koppers,"Cihan tarihinin ışığında ilk Türklük ve ilk İndo-Germenlik", Belleten, sayı: 20,1941, s. 471, Almanca aslı, s. 522.
6) F. Flor, Haustiere und Hirtenkultur", Wiener Beiträge zur Kulturgeschichte und Linguistica, I,1930. bkz. Karl Jetmar, "Zur Herkunft der türkischen Völkerschaften", Archiv Für Völkerkunde, II, Wien, 1948, s. 12, 21; F. Hançar,Das Pfercl ill praehistorischer und früherhistorischer Zeit, Wien, 1955 s. 342■
7) W. Schmidt, Rassen und Völker..., I I,Lusern, 946 اBkz. Dil ve Tarih-Cografya Dergisi, V,s. 346 vd. ; w .
Radloff tarafından Kapanda-yüs bölgesinde (Afanasyevo-Andronovo kültür çevresi) daha 1865'te yapılan M. ö . 3 bin sonlarına ait mezar kazılarında ağızlarında demir gem izleri taşıyan at iskeletlerine rastlanmıştı: (Bkz. w . Radloff, Sibirya'dan, H, 1957, İstanbul, s. 107: s. آ12-16آ . ).
8.) Liu Mau-tsai, Die chinesischen Nachrichten zur Geschichte der Ost- Türken, ١, Wiesbaden 958 ا,s. 453 vd.
9) L. Ligeti, "Asya Hunlan", Attila ve Hunları, İstanbul 1962, s. 37 vd.
10) p. Vâczy, "Hunlar Avrupa'da”,Attila ve Hunları, İstanbul 962ل,s. 91 vd•
11) Gy. Moracsik, "Bölcz Leó Taktikáya, mind Magyar tôrténeti forrás", Szazadoik, 85,Budapest 1951,s. 342.


......................



Fatih Sultan Mehmet ve Atı Reis !




Türklerde At Kültürü


Türkler tarih sahnesinde atlara olan ilgileri ve at yetiştirici özellikleriyle tanınırlar. Türkler, koşum takımlarını, üzengi, eğer ve dizgini keşfederek ata binmek ve ona hakim olmak sayesinde hızlı bir nakil ve muharebe aracı elde etmişlerdir. Dolayısıyla, Türklerin bu at sevgisi, atlı araba kültürünü de beraberinde getirmiştir.

Evcil atın kökeninin kuramsal olarak kalıntıları Orta Asya’daki Cungarya’da ortaya çıkarılan kısa kalın bacaklı, büyük ve öne doğru eğik başlı “Equus Przewalsky” olduğu öne sürülmüştür. Ancak, eski çağlarda bir değil birçok türden yaban atı yaşamış olup, bunlar arasında Bozkır Kültürü’ndeki “Türklerin yarattığı kültür” savaşçı çobanlarca binek ve savaş atı olarak kullanılan at, “Przewalsky” cinsi değil, küçük gövdeli, uzun ve ince bacaklı, mağrur bakışlı, sert tırnaklı batı bozkırları cinsidir. 

Asya Hunları “Przewalsky Atı”nı bilir ama bu atı yalnızca araba ve yük hayvanı olarak kullanırlardı. Kalın bacaklı, hantal gövdeli “Przewalsky Atı” koşu sırasında çeşitli yönlere doğru hızlı dönüş yapmağa elverişli değildi. “Bozkır Atı”nın ise, özellikle savaşlardaki seri ve karmaşık manevra hareketlerine kolayca alışabilen bir gövde yapısı vardı. Asya’daki ilk at kalıntıları, Türk anayurdu bölgesindeki Afanasyevo Kültürü MÖ 2500–1700 ile onun bir gelişmesi olan, aynı bölgedeki Andronovo Kültürü’nde MÖ 1700–1200 görülmüş ve Andronovo Kültür Çevresi’ne giren yerlerde hep at kalıntıları ile karşılaşılmıştır. Çeşitli bilginlerin araştırmalarının ortaya koyduğu kanıtlara göre bu iki kültür, Türklerin eski ataları tarafından yaratılmış olup Andronovo ve Afanasyevo kültürlerine ait insan iskeletleri Türk=Turan tipini temsil etmektedir.

Atın fonksiyonel bir değer kazanması, ancak Türklerin öz ve kendi yarattıkları kültürleri olan “Bozkır Kültürü”nde görülmektedir. Bozkır Kültürü’nde rol onayan baş etken biniciliktir. Binicilik ihtiyacının yerleşik köylü kültürlerde değil, geniş otlakları ve uzak subaşlarını hızla dolaşmak zorunda olan Bozkır Kültürü’nde duyulacağı açıktır. 

Bozkır Kültürü’nde, ilk başta kalabalık sürüleri kollamak gibi bir araç olan binicilik, kısa sürede askerî bir değer kazanarak bozkır savaşçılığının temeli olmuş, at da savaş atı tipine doğru geliştirilmiştir. Andronovo Kültürü’nün yaratıcısı olan savaşçı Proto-Türklerin çevreye egemen olmaya başlaması, dünya savaş tarihinde 3500 yıllık “Savaş Atı Çağı”nı açmıştır. Hun Türkleri, Çin topraklarında atlı savaşın bilinmediği bir zamanda kendi özgün kültürleri ile göründüklerinde, savaş atlarını da yanlarında getirmişlerdi. Böylece savaş atı, doğuya doğru yayılmış ve Orta Asya ile Doğu Asya’da savaş atı yetiştiriciliği ilk olarak Hunların yayıldıkları Şan-Si bölgesinde görülmüştür. Atın binek hayvanı olarak kullanılması, dünya tarihinde çok önemli bir aşama olup tarıma bağlı hayvancılığın çok üstünde bir kültür atılımıdır. Avcılık yaşamından hayvanları evcilleştirmeğe geçen ilk ırk Türklerdir. At, Türkler tarafından evcilleştirilmiş, Türkler ata binen ilk insanlar olmuştur. 

Kapanda-Yüs bölgesinde “Afanasyevo-Andronovo kültür çevresi” yapılan kazılarda, MÖ 3. bine tarihlenen mezarlarda ağızlarında demir gem izleri bulunan at iskeletlerine rastlanmıştır. Atın, Ön Asya ve İndo-Germen kavimlerinin tarihinde önemli bir yeri olmadığı gibi Moğollarda da sonradan yer almıştır. 

Moğollar aslen bir bozkır kavmi değil, orman kavmi idi. Fakat daha sonraları Bozkır Kültürü’ne katılmışlar, Türklerle birlikte bu kültürün uygulayıcısı olmuşlardır. Dolayısıyla, Moğol yaşamında atın yer edinmesi Türk Kültür Çevresi’ne yani Bozkır Kültürü’ne geçmeleriyle başlar. Bütün bunlara karşılık, en eski çağlardan beri Türklerin siyasal, dinsel, ekonomik ve toplumsal yaşamında at merkezî bir rol oynamaktadır.

Türklerin özel sempatisi ile binek ve yük hayvanı olarak at yetiştirilmesi, eskisi kadar olmasa da günümüzde kırsal bölgelerde devam etmektedir. Önceleri ata eyersiz binilmişse de, bu uzun sürmemiş; kontrolü elde tutmak, biniciyi rahat ettirmek vb. sebepler at koşumunun “binit takımı” gelişmesini sağlamıştır. Türklerin kullandıkları at koşumları hafif donanımlı, atın süratini engellemeyen türdedir. Takımların, binicilerinin giyimlerine de uyumlu olmasına özen gösterilmiştir.

Türk toplumlarında ordularda askerin atlandırılması olgusuna Göktürk yazıtlarından itibaren rastlamaktayız. Türk atının uzun yola dayanıklı ve hızlı koşar olması, orduda haberleşme alanında da kullanılmasını sağlamıştır. Atlarını savaş düzenine alıştırmış olan Türkler manevra yeteneği fazla olan Türk atları ile uzaktan savaşma tekniğini geliştirmişlerdir. Atların hafif donanımları, askere yoldan ve zamandan kazandırırdı. Orduda, atların gece yürüyüşlerine de alışabilmeleri için iyi görebilenleri tercih edilirdi. Türk devletleri, Osmanlı İmparatorluğu ve Cumhuriyet dönemi ordularının vazgeçilmez bir parçası olan at, II. Dünya Savaşı yıllarına kadar etkinliğini sürdürmüştür. Günümüzde de küçük bir atlı birlik şeklinde ve sembolik anlamda ordumuzun Muhafız Alayı bünyesinde yaşatılmaktadır.

Türklerde daha çok binek hayvanı olarak kullanılan at, önceleri elverişli yerleşim alanları, otlak ve suyolları bulmak gibi amaçlarla kullanılmış, daha sonra savaş atı olarak da yetiştirilmeye başlanmıştır. Türklerdeki eski at kültürü İslamiyet’te de kaybolmamıştır. Osmanlılarda at terbiyesine ve yetiştiriciliğine büyük bir önem verilmiştir. “Istabl-ı Amire” “Padişah sarayının ahırı” saraya bağlı önemli bir kurumdur. Bu kuruma bağlı çok sayıda “yund ocağında” “haralarda” at yetiştirilmiştir.




......

At kuyruklarının düğümlenmesi, kesilmesi ya da örülmesi eski Türklerde yas ifadesiydi. Kurganlarda örülü ya da kesilmiş at kuyruklarına rastlandı.




......







ATA ve SAKARYA

O GÜZELİM ATLAR!...



Osmanlı Devleti'nin sonu gelmek üzere olan o karanlık günlerde Mustafa Kemal Halep'te bulunuyor ve İstanbul'a gidecek. Ama tiren bileti alacak kadar bile parası yok. Tek varlığı zamanla edindiği ve yetiştirdiği atlar, kısraklar. Tek çare, bunları satmak. Gerçi, o denli sevdiği bu hayvanlardan ayrılmak da güç geliyor ona. Ama satacak, para edecek başka hiçbir şeye sahip değil.

"-Salih, bu atlardan birkaçını satıp da İstanbul'a gidebilirim."

Salih (Bozok) atları satma görevini üstleniyor, fakat tek bir alıcı çıkmayacak. Subayların hiçbirinin durumu Mustafa Kemal'den başkaca değil. Halep'in hali vakti yerinde olanlarının çoğu at meraklısı ama atları alsalar, seferberlik var, ülke savaşta, ordu tüm hayvanlara el koyuyor. Tam bir çıkmaz, çaresizlik...

İşte tam da bu günlerde Dördüncü Ordu Komutanı Bahriye Nazırı Cemal Paşa, Mustafa Kemal'le Halep'te buluşacak. Cemal Paşa'nın Mustafa Kemal'e eskiden beri sevgisi ve bağlılığı var. Birçok konuda da görüş birliği içindeler. Bir ara söz dönüp dolaşıp Mustafa Kemal'in para sıkıntısı içinde olduğuna ve atlarına da geliyor:

"-Cemal Paşa, benim bazı cins at ve kısraklarım var. Bunları satmak ihtiyacındayım; isteklisi çıkmadı. Siz buranın eski komutanısınız, bana bir yol gösterir misiniz?"
"-At ve kısraklarınızı önce baytarlarıma muayene ettireyim."
"-Diyarbakır'da iken, Alman ve Avusturyalılar, bu atlarla kısrakların önemli bir servet olduğunu söylediler, kıymetlerinden şüphe etmiyorum, ama öyle yapınız..."
Ve Cemal Paşa, tüm at ve kısrakları iki bin altına alıyor!...
Mustafa Kemal'in İstanbul'a gelebilmesi, savaşımına başlayabilmesi çok sevdiği, yıllardır edindiği, yetiştirdiği at ve kısraklarının sayesinde...
Dahası, Cemal Paşa, bu hayvanları sonradan beş bin altına satacak ve atların ve kısrakların değeri iki bin değil, beş bin altmmış diyerek aradaki üç bin altını Mustafa Kemal'e gönderecektir. Ve Gazi Mustafa Kemal Paşa da, yıllar sonra diyecektir ki:

"-Bu para, yeni girişimlerimde bana destek olmuştur. Bunu belirtmeyi görev sayarım." (3)

Atlarından, kısraklarından ayrılması kuşkusuz onu çok üzmüştü. Çünkü atları o kadar çok seviyordu ki... Bir tutku idi at sevgisi onda. Onları okşarken elleri sevgi ile titrer gözleri parlardı. Onlarla konuşurdu da. Ve bu sevgi karşılıklıydı. Seyislerine huysuzluk yapan atlar onu karşılarında görünce hemen terslenmeyi keserlerdi. (4)

Nerdeyse çocukları sevdiğince severdi atlarını... Ankara'da Çiftlik'deki taylarından biri ruam hastalığına yakalanıp da öldürülmesi gerektiğinde, ellerine lastik eldivenler geçirerek tayı birkaç kez okşamadan öldürmelerine izin veremeyecek, hayvanı okşarken de gözyaşlarını tutamayacak ve ağzından şu sözler dökülecektir:

"-Çocuğum olmadığında hikmet ve isabet varmış. Eğer bir evlat kaybetmek felâketine uğrasaydım kalbim bu elem ve kedere dayanamazdı." (5)

Atları onun arkadaşları gibiydi de. Hem de ölümleri ona gözyaşı döktürecek denli sevdiği arkadaşlar...

"-Bir arkadaş daha bizi terk ediyor bugün Sabiha..." dediğinde acı içinde, Sabiha Gökçen birden irkilecek, o günlerde Gazi Paşa'nın yakınları arasında ölümcül bir hastalığa yakalanmış kim var diye belleğini zorlayacak, çıkaramaymca da Gazi böylesine üzgün olduğuna göre ölümüne yandığı bu arkadaşının bilmediği ama mutlaka çok sevdiği biri olduğunu düşünürken içeriye Gazi'nin tabancasını elinde tutarak giren bir dosta onun:

"-Durumu nasıl? Hiç umut yok mu?"diye sorması karşısında şaşkınlığı daha artacaktı.

"-Maalesef Paşam! Yok... Herkes elinden geleni yaptı. Böyle daha fazla acı çekmesine müsaade etmeseniz iyi olur... Bir şey daha söylemek isterim... Gözleri sanki sizi arar gibi..."

"-Arar, arar ya... Atlar insanlardan daha hassas, daha vefakâr ve daha çıkar düşüncesinden uzaktırlar. Bunca yıl bana hizmet etti, bana yoldaşlık etti. O benim kokuma, ben onun kokusuna alıştık. Birbirimizin huyunu da iyi öğrendik. Yazık oldu hayvanıma..."

Evet, o çok sevdiği atlarından biri hastalanmıştı, umar da yoktu, vurulması gerekiyordu acısını dindirmek için. Ona karşı bu son görevi de sahibi yapmalıydı.

Silahını aldı, ahıra doğru yürüdü. Hayvanın ağzından köpükler saçılıyor, karnı acı içinde kasılıp duruyordu.

Gazi, eğildi, mendili ile köpüklerini sildi, yelesini okşadı atının.

"-Oğlum, oğlum! Şimdi bütün acıların dinecek!..."

Öptü onu birkaç kez.

"-Sen mi beni arayacaksın, yoksa ben mi seni?"

Doğruldu, silahını hayvanın tam altına doğrulttu. Parmağı tetikte. Ama öyle kalakaldı. Bir yontu gibi. Ve birden gözlerinden yaşlar boşandı. Yağmur yağarcasına.

"-Alın! Alın! Götürün hayvanı buradan! Çok uzaklara götürün. Acı çektirmeden ölmesini temin edin. Gerekirse iğne yaptırın. Uyutun, öyle vurun! Ben düşmanlarımı bile böyle vuramamışımdır! Bana bunu yaptırmayın..."

Gazi, uzunca bir süre ata binemeyecekti.. (6)

Ve günlerden bir gün Çankaya'dayız, sofrasında konukları bulunduğu o gecelerden birinde Gazi yaverlerine buyuruyor:

"-İki gün önce bizim atlardan biri doğurdu. Alıp onları buraya getiriniz."

Konuklar, herkes şaşkın. Salona at getirilir mi hiç? Yaver, duraksıyor.

Gazi'nin,
"-Sevelim, görelim, okşayalım." sözleri şaşkınlığa, duraksamaya bir son veriyor.

Çok geçmeden tay ve annesi Yıldız, bakıcıları Kerim'in yedeğinde şeref salonunda. Salonda ayakları kaymasın diye geçecekleri ve duracakları yerlere halılar, kilimler serilmiş. Gazi, onları ayrı ayrı sevmekte ve eliyle kesme şeker yedirmekte... (7)



Dipnotlar
3) GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK: Atatürk'ün Anıları, 1917-1919; kaleme alanlar: Falih Rıfkı [Atay], Mahmut [Soydan]; sadeleştiren: İsmet Bozdağ, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1982, s.33-36.
4) SABİHA GÖKÇEN: Atatürk'le Bir Ömür, anılan kaleme alan: Oktay Verel, 3.basım, Altın Kitaplar, İstanbul, 2000, s.46.
5) C.GRANDA: Atatürk'ün Uşağı İdim; yayına hazırlayan: Turhan Gürkan, Hürriyet yyn., İstanbul, 1973, s.224.
6) S.GÖKÇEN: s.69-70.
7) C.GRANDA: s.224-225.


ÇETİN YETKİN
-"fakat nihayet," dedi Gazi;
BEN DE BİR İNSANIM
Kutsi bir kuvvetim yoktur ki!
kitabından



.....


Atatürk ve Binicilik

Ata ve atçılığa özel bir merak ve sevgisi yanında iyi bir binici de olan Atatürk, yurtta atçılığı ve yarışçılığı daima özendirdi. Yakınlarını da bu konuya ilgi göstermeye neredeyse zorladı. Bu da atçılığın ve yarışçılığın lehine olmuştu. Onun bu yoldaki emir ve direktifleriyle Türk atlı sporları olumlu bir gelişme kaydetmişti.

14 Ocak 1923 günü İzmir'de Uşakzade Muammer Bey'in kızı Latife Hanım ile evlendikten sonra eşine verdiği armağanların arasında güzel bir atın bulunması da Atatürk'ün ata gösterdiği ilgi ve verdiği değerin ifadesidir kuşkusuz. Atatürk'ün tavlasındaki atların arasında "Sakarya"ya karşı özel bir ilgisi ve sevgisi olduğuda bilinir. Atatürk tatil günlerindeki atlı gezilerini hep "Sakarya" ile yapmak istemiştir.

Atatürk'ün at sevgisi, onu da bir ara yarışçılığa sevk etmişti. Gerçekte Atatürk belki de bunu yarışçılığı teşvik için yapmıştı. Atatürk'ün atının kazandığı bir yarışı, atçılık dünyamızın ünlü kişilerinden Said Akson'un "Yarışçılık Anıları" kitabından öğreniyoruz. Bu olayı, yazarının kaleminden keşfetmek gerekir:

"…Sosyete ve kordiplomatik yarışlarla alakalı idi. Fransa'dan gelen atlar içinde bir kısrak vardı. Bu Atatürk'ün atıydı. O sıra Afgan Kralı Amanullah Han Ankara’yı ziyarete gelmişti. Atatürk Amanullah Han'ı yarışlara getirdi. Algrette yarışlara katıldı. Primerole gibi kuvvetli bir rakiple karşılaşacaktı. Algrette koşuyu kazandı. Amanullah Han çok memnun oldu ve Atatürk'ü hararetle tebrik etti. Algerette Fransa da epey koşu kazanmış bir kısraktı, fakat tandonları zayıftı ve sene sonunda haraya çekildi, Ukko ile Alliance'in kızı olan Algrette çok muvaffakiyetli bir damızlık oldu. Karacabey harasında Cumulus'ten doğurduğu Çankaya isimli ilk tayı Atatürk o zamanlar Türk Konkur ekibinin as binicilerinden Saim Polatkan'a hediye etmiştir."

Türkiye’de atçılığı ve yarışçılığı teşvik amacıyla kurulan “Yarış Islah Encümeni” de Atatürk’ün büyük desteğini görmüştür. Bu encümenin vaki ricası üzerine, adına bir “Gazi Koşusu” ihdas olunmasına da severek izin vermiş 1926 ve böylece Türk yarışçılık dünyasının en önemli klasiği halini almış olan “Gazi Koşusu” 1927 yılından itibaren Türk yarışçılığına renk katmaya başlamıştır. Atatürk son olarak 18 Ekim 1936 günü Ankara’da, Sonbahar at yarışlarının Üçüncü Hafta Koşuları’nı izlemiştir.

Atatürk’ün Süvarileri 
Cevat Gürkan, Saim Polatkan, Cevat Kula ve Eyüp Öncü’nin, binicilik dünyasının en büyük yarışmalarından biri olan Roma Enternasyonal Konkurhipikleri’nin, en büyük mükâfatı ve en önemli yarışması olan “Mussolini Kupası”nı kazanmaları Büyük Atatürk’ü çok sevindirmişti.

http://www.ataturk.net/spor/




Atatürk'ün Süvarileri Roma'yı fethetti


Türk Binicilik Sporu'nda, 1938'deki Mussolini Kupası zaferimiz, aradan yıllar geçse de unutulmayacak. Avrupa Konkurhipik'lerinin en büyük yarışmalarından biri kabul edilen Roma'daki bu yarışmaya, 1936 Berlin Oilmpiyatı Şampiyonu Alman Hasse'de "Tora" isimli atıyla katılıyor ve kesin favori gösteriliyordu. Evsahibi İtalyanlar da, Duçe'sinin adını taşıyan bu yarışmada büyük iddia taşıyordu. Alman ve İtalyanların yanısıra, Romanya ve İrlanda ekipleri de yarışıyordu. Yüzbaşı Cevat Kula, Yüzbaşı Cevat Gürkan, Yüzbaşı Eyüp Öncü ve Teğmen Saim Polatkan o gün müthiş bir yarışma çıkarıyor ve Güçlü, Yıldız, Ünal ve Çakal isimli atlarıyla 35.3/4 puanla birinciliği kazanıyordu. 60 yıl önce Roma Konkurhipikleri'nde Atatürk'ün Süvarileri, kupayı Mussolini'nin elinden alıyordu. Büyük coşku yaşatan Roma'daki bu zaferin ardından Varşova'da da başarılar kazanan binicilerimiz, Türkiye'de muhteşem bir törenle karşılandı. (basın)



Mussolini kupayı verirken Türk subaylarına hitaben:

"Büyük Atatürk'ün kahraman süvarileri, Avrupa'yı  süvarileri ile titreten Atilla'nın torunları olarak yeniden  
fethettiniz."


2 Mayıs 1938'de Yüzbaşı Cevat Kula, Yüzbaşı Cevat Gürkan, Yüzbaşı Eyüp Öncü ve Teğmen Saim Polatkan   
Ekibi Mussolini Altın kupasını kazanmıştır.

yarışın videosu  /  Sipahi Ocağı





......





diğer yazılar için tıklayın :






*****



Medyatik Atımız


***






CİHAN FATİHİ CENGİZ-HAN




Onuncu yüzyıldayız...

Uçsuz bucaksız bir ortak pazar , Çin'den Sudan'a, oradan da İspanya'ya uzanıyordu.

Semerkand'ı Kurtuba'ya bağlayan eksen üzerinde insanlar gidip geliyor, mallar dolaşıma giriyordu - düşünceler de....

Kuzey Avrupa bu gidişe uzak kalmıştı. Önce yavaştan, sonra hızla güneye kadyı. Kimleri İspanyanın kuzeyinden aşağılara sarkarken, kimileri doğu AKdenize yöneldi.
Kuzeyin derebeyleri, zincirden boşanırcasına akın ettiler. İtalya'nın denizci devletçikleri ise, daha çok pazar kapmayı gezliyordu.

O gürültü patırtı içinde, Haçlı seferi çapulçuluğa dönüştü. Derebeyleri, vurgunla köşeyi dönmek istediler.

Haçlı seferleri başladığında , Doğu Akdeniz devletleri kargaşa içindeydi. Selçuklu devleti parçalanmıştı. Ardından Bizansla çatışan Haçlılar , kargaşayı oraya taşıdı. Sonra, kutsal topraklarına giden Haçlılar bölündü.

Yerleşik imparatorluktan : Çin, İran, Bizans...bölündükçe bölünüyordu. Göçerler, yerleşik karşısında, kendilerinin dayanışma içinde olduklarını anlayınca, ta Çin'den Fas'a korkunç bir savaş başladı : bozkırın tarlaya, göçebe boyların kentlere saldırısı...

Batı Afrika Murabıtlar, ardından Muvahhitler.

Sahra ile Mağrip arasında görülen bu olay, Orta Asyada çok daha büyük çapta yaşandı. Moğol bozkırından bir Cengiz - Han çıkıverdi.

Başka bir deyişle , Türk alemi birlik arıyordu; bunu Cengiz sundu ona.

Bütün Orta Asya , Yukarı Asya, Kuzey Çin..., tartışmasız Moğollarındı. Novgorod yakınlarında, tüm Rus diyarlarına egemendiler. 1241 'de Polonya, Silezya, Macaristan üzerine yürüdüler. Sonra bıraktılarsa o yerleri, kendileri istediği için, ülke için yönetim kaygılarından.

Her an geri gelebilirlerdi.

Avrupa kıtasında onlara denk bir ordu yoktu. 1231'den bu yana 1279'dan bu yana - doğru dürüst direnebilmiş - Güney Çin bile Moğollarındı artık.

Dinyester Irmağından Japon denizine, Sibirya taygasından Tonkin körfezine - isterseni Basra körfezine deyiniz - onların buyruğundaydı.

Hem korkulan efendiydiler, hem gizemle çevriliydiler.

Moğol bozkırlarına geçmek gerekiyordu. Batı, Mısır, Hind dışında (Kaldı ki, torunlar Hind'i de buyruk altına sokacakları). İranlı tarihçiler boşuna mı "CİHAN FATİHLERİ" demiş onlara...başka ne denebilirdi ?

Moğol destanı kaçınılmaz bir "son"du. Kimsenin gözünün yaşına bakmayan çark döndü. Karşı durulamadı.

Cengiz'in giriştiği savaşların sonu hep belli idi - bir düzeneğin işlemesi gibi. O uçsuz bucaksız fatihler kişiyi şaşırtıyor, insanlığın bir türlü unutamadığı fatihlerin en "mutlu"sudur Cengiz-Han...

Yüzölçümü en büyük toprakları, sayıca en çok ulusu uzaktan buyruğuna aldı. Onun imparatorluğu İskender'inkinden dört-beş kat, Napolyon'unkinden yedi-sekiz kat büyüktü.

"Öyle olağanüstü nitelikleri olmadığını" kendi de söylüyordu. Zorlamadı. Tarihin akışını sezdi, ona uydu.

Tarihte akıncı ırklar mı var ?
Onları bu yola iten, baş koyduran nedir ? Fatihlik onların kanında mı? 

Gobineau gibi düşünenlere sorarsanız, avrupanın yabanları için bu doğru. Leon Cahun da , çok sevdiği Moğolları böyle görür. 1939 'da , Arapların Güneydan Kuzeye akınlarını böylesi bir niteliğe bağlıyan bile çıktı: "Bedeviler , çölün Vikingleri ; Vikingler , denizin Bedevileri" . Tam Cemil Meriç'e yaraşan bir cümle.

Tarihi böyle görmenin güzel bir yanı : kişiyi çoşturması. 

Ne var ki, akınları yapanlar ayrı ırklardan, bunu düşününce, kişi bir duralıyor. 

Heredot'un İskitler için söylediğini, Çinli tarihçiler de söylüyor. Hunların yaşantısı anlatırken, tıpatıp neredeyse. 

Bu kafa avcıları, sürülerinin ardından, arabaları ile göçer, kurulup sökülen yurtları ile konaklar...et yer, süt içerler. Saldırıya uğrayınca toz olur, bekler , ortalık yatışınca bu kez onlar saldırırlar. Irkları ayrı olsa da yaşantıları bir : hepsi çobanlık aşamasında.

Çobanlık belli aralıklarla yaylaya çıkmaktır. Bu da kişiyi göçebe kılar. Bozkır sürüyü semirtir. Göçeri de besler dolayısı ile gün gelir besleyemez olur. Bir açlıktır başlar. Suyu çekilmiş bir kuyudan ötekine koşmak bitip tüketir göçeri, çünkü on yılda bir su kaynakları kurur. Otlar kavrulur, sürüler kırılır. Ölümle burun buruna gelir göçebe. Aç açın halinden anladığı için bir araya gelip ekili topraklara üşüşürler - yoğun kar yağışı sonunda çocukları ölmemek için yapar bunu. Çin yıllıklarını okursanız, on yılda bir yenilenir yağmalar.

Aç kurtaların, tok yerleşiklere göz koyması, kuraklık, bir doğa sorunu olmaktan çıkmış, bir toplum sorununa dönüşmüştür artık.

Yerleşik , her çağda göçerlerin akınına uğradı. Onlara "yaban" dediler. Bu yerleşikler de , kimi gecikerek de olsa , tarımla yaşamaya başlayanlar, coğrafyanın yön vermesiyle, yerleşenlerdir.

Bu gidişin dışında kalan bölgeler tarıma elverişli değildi. Üzerinde yaşayanlar hep çoban kaldı. Orman bölgesindekilerse , avcı - yani bir önceki aşamada- o koşullarda yaşayagelmiş, öyle kalmışlardı. Onlara "yaban" denmesi bundandı. Daha çocuk yaşta geyik kovalamaya başlamış , uçsuz bucaksız bozkırda avını görünmeden kovalayan, usanmadan bekleyen sonra birden saldırıp gözden uzaklaşıveren göçeri kim yenebilirdi ? Umulmadık yerde bitiverir..baskını yaptığı gibi kaçar, yakalayamazsınız.

Ne var ki, bozkırlı da, ormanlı da, nitelikçe daha aşağı değildi öteki insanlardan. Türkler olsun , Moğollar olsun, dngeli , işin kolayını seziveren, o çetin koşullarda yoğrula yoğrula buyurmaya yakın - giderek buyurmaya yetkin- göçerlerdi.

Ergenekon'un o dillere destan mağarasından çıkmışların uygarlıkların topundan daha üstün bir donanımda, askeri açıdan daha düzenli, daha örgütlü olması başka nasıl açıklanabilir ?

Hiçbir önyargı yoktu kafalarında ; her uygarlığa yer vardı. Her yararlı bilgiyi benimseyip uyguluyorlardı.

Uygarlığıa doğuştan adaydılar.

Şunu da unutmayalım : Hiç bir budun, Romalılar bile, onlar gibi hızlı uygarlaşmamıştır.

göçerler akın ettiği yerlerde gelişme duruyor. Moğollardan kurutlan Çin, eski yaratıcılığını uzun süre yakalayamadı. Bir güvensizlik geldi. Ürktü, çekindi, içine kapandı. Bir şey yapmak gelmedi içinden. Geçmişte yapılanları yineledi.

Ya Horasan'da , Afganistan'da yaşananlar...taş üstünde taş kalmamış kentler, ahalisi kılıçtan geçirilmiş, ağaçlar dibinden kesilmiş, su yolları tıkanmış, kuyular doldurulmuş, ambarlar tohumluklar ateşe verilmiş. Yeşerik bir yer kalmışsa çok yakınında yerle bir edilmiş surlar. Ay yüzüne ayak basmış gibi...

Olayları yıl yıl yazanlar : Çinlisi ,Arabi, İranlısı, Latini, Rusu...ağız birliği etmiş gibi. Kıyamet gününden, dünyanın sonundan söz ediyorlar. Yaşanan tarih, bir karabasan gibi çökmüş

Bunlar eksiler...

Bir de artıları var Moğolların, yakıp yıktığı yerlerden yine Moğol yolları geçti.

Kıtalararası büyük yollar, İpek Yolu yeniden açıldı. Kervanlar - Cengiz'in sancağı altında - Kırım'dan Pekin'e güven içinde gidip gelebildiler. Çin İran'a ; Avrasyanın en batısı, en doğusuna bağlandı. Çin resmi, İran resmini tanıdı.

Moğol yönetimi, eksiğini verdi Asya'ya : yollara, düzen , kargaşaya son. Moğol kasırgası duvarları yıkınca, çiçek tozları bahçelerden bahçelere savruldu. Çok önemli bir olay.

Ümit Burnunu geçmek, Amerikayı bulmak gibi önemli...

Moğol fetihleri, İskenderinkine benziyor. Evet , İskender'le Yunan uygarlığı yayılıyordu. Cengiz-Han ise, hiç bir şey yaymıyor, ama her şeye yol açıyordu.

Atilla'nın torunu olan bu yaban, malları ,düşünceleri dolaşıma sokuyordu. Moğol fetihleri bir deprem gibi, Güney - Doğu Asyadan ta Kuzey kutbuna, uygarlıktan , ırkları- binlerce kilometre uzaktan- harmanladı.

İnançlar tanışıyor, düşünceler özgürce dolaşabiliyordu. Uygarlığın böylesine küreselleştiği , o güne değin görülmemişti.


Ne dersiniz !
Bu akınlar, Tarihin akışını bozdu mu ? 
Yoksa beklenen akışı mı getirdi Tarihe ?...



İzzet Tanju,2001
kitabın önsözünden






Okuyacağınız bu kitap yalnızca bir `çeviri` değil. Malzeme yazarın. Cümleler yeni baştan düşünülüp yazıldı. Dede Korkut` dan alınma deyişlerle, sözlerle bezendi. Konuşmalar, yer yer, nazım havasında, şiir havasında verilmeğe çalışıldı. Bu bakımdan aslından ayrılmaktadır.

Romandan destana geçişte bir karınca adımı denebilir.

Çünkü burada anlatılan hikâye, yaşanmış bir İlyada.. yaşanmış, ama yazılmamış; Homeros` u yok.

Cengiz-hanın eşi güzel Börte` nin kaçırılışı, güzel Helena` nınki gibi. Onları kurtarmak için birleşen ordulara eşleri değil, kardeşleri komuta ediyor.. Camuka, Agamemnon gibi.

Börte, Helena` nın erdemlisi. Bir kez kaçırılır; ömür boyu bağlı kalır Cengiz-hana. Helena` nın yatağını paylaştığı erkeklerin sayısı için İlyada yetmez; Yunan tragedyalarını da okumak gerekir.

İlk kez İlyada` da ortaya çıkan büyük günah: bir ölümlünün tanrılarla boy ölçüşmeğe kalkması gibi, Cengiz-han da ömrünün sonlarında ölümsüzlük iksirini arar. Bunun için taoca bir bilgeyi çağırtır.

Hikâyede Binbir Gece` den bir sahne bile bulacaksınız. 
(Arka Kapak)

...


Yüreğim yoğunlaştı
Bedenim darmadağın
Nereye dayanmışım
Ayaklarım nerede ?
Bilmiyor duyularım
Bir yele kapılmışım
Kuru bir yaprak gibi...
Bir sağa uçuyorum
Bir sola dönüyorum
Sonunda bilmez oldum
Yele mi kapılmışım
Yel mi bana kapılmış ...


Lie-zi

.....




SELÇUKLULAR TARİHİ VE TÜRK İSLAM MEDENİYETİ / OSMAN TURAN




Anadolu’da yaşayan Ermeni ve Süryani müelliflerinin hâdiselerin içinde bulunmaları sağlam malûmat vermelerini mümkün kılmıştır. 

Ermeni kaynaklarından en mühimmini muhakkak, ki Urfalı Mathieu’nun Vekâyinamesi teşkil eder. Çağrı bey’in 1018 de vukubulan ilk Anadolu akınından 1136 yılma kadar Selçuklular hakkında zengin malûmat veren müellif bu devir hâdiselerinin çoğuna görgü şahididir veya onları bizzat görenlerden dinlemiştir. 

İlk istilâdan ne kadar acı bir dil ile bahsederse ondan sonraki devir için de o derece Türkleri medheder; adalet ve şefkatlerini belirtir. Buna mukabil dinî ve millî duyguları icabı olduğu kadar zulümleri dolayısiyle de Rumlara karşı nefretini sık sık açığa vurur.

Onun eseri Göksün’de yaşayan ve zamanının hadiselerini toplayan Keşiş Gregoire’in zeyli ile ve aynı ehemmiyette, 1162 yılına değin devam eder (45) Muahhar Ermeni kaynaklarının kullandığı Mathieu’tıin eseri Süryani müelliflerince meçhuldür. 

Eski Ermeni müelliflerinden Sarkavag’ın eseri bize kadar gelmemiştir, XIII üncü asırda yaşamış bir Ermeni müellifi Melikşah’ın yüksek vasıfları, adaleti ve şefkati hakkında malûmat verir ve bu vasıfları dolayısiyle milletlerin gönüllerini fethederek imparatorluğunu genişlettiğini anlatırken “bana göre ömrü vefa etse idi süratle artan kudreti sayesinde Avrupa bile devletinin hudutları içine girmekte gecikmiyecekti” ifadesiyle Sarkava’ın kaybolmuş kroniğinden mühim bir iktibasta bulunur, ki Melikşah’ın cihân hâkimiyeti davası bakımından dikkate şayan bir müşahedeyi belirtir (46). 

Diğer Ermeni kaynakları umumiyetle muhtasar olmakla beraber Türkiye Selçukluları hakkında mühim kayıdlar verir ve diğer hıristiyan ve müslüman kaynaklarını tamamlarlar. 

Yalnız Malazgird zaferine kadar Şarkî Anadolu'ya vâki ilk Türk akınları münasebetiyle, bu bölgede hadiselere şahid bulunan Aristakes'in eseri çok mühim olup canlı tasvirlerle doludur (47).

Şarkî Anadolu’da yaşayan Süryani tarihçileri umumiyetle Bizanslılara karşı Türkleri bir kurtarıcı kabul ettiklerinden bu husus eserlerinde akseder, Süryani müellifleri arasında birinci mevkii işgal eden Malatya patriği Mihael (1125-1199) II. Kılıç Arslan’ın dostluğu ve himayesi sayesinde bu devrin vakalarına daha yakından nüfuz edebilmiştir. Bu münasebetle de Kılıç Arslan’ın tarihî değeri büyük bir mektubunu da Vekayinâmesine derc etmiştir. 

Eski devirler hakkında kaynaklarını zikrederse de Türklerin menşeine ve hattâ bazan Gök-Türklere dair verdiği mühim haberleri nereden aldığı meçhuldür. Selçuklular hakkında naklettiği vakalarda bazan kronolojik hatalara rastlanır (48). 

Birinci Haçlı seferi ile 1164 yılına kadar devam eden küçük Süryani anonimi de Selçuklular için mühim olup Mihael’i tamamlayıcı bir mahiyet arz eder (49). Mihael’in mezhebdaşı ve hemşehrisi Ebu’l-Ferec îbn ül-’lbrî (Bar Hebraeus) XII inci asrın nihayetine değin ona ve daha sonraları için de sık sık İslâm kaynaklarına başvurarak 1297 de tarihini tamamlar (50).



Prof.Dr.Osman Turan
Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti
İstanbul, 1969 (ikinci baskı)

pdf: olarak indirin



_______________________________
45) Chronique de Mathieu d’Edesse avec la continuation de Gregoire le Pretre, Fr. tere. E . Dulaurier, Paris 1858. Bu eser H. Andreasyan’ın Türkçe terc, ile T. T. Kurumu tarafından (Ankara 1962 ) neşredilmiştir. Yakınlığı dolayısiyle, Keşiş Gregoire’in zeyli Türkiye Selçuklularına daha fazla yer vermekle de ehemmiyet kazanır.

46) Samuel d’Ani, Tables chronologique, trc. Brosset, Petersbourg 1876, s. 451 (Bu münasebetle Böl. IV, 7, de bak).

47) Ermeni kaynaklarının çoğu Recueil des Histories des Croisades külliyatı arasında Documents armeniens adlı iki cildde toplanmıştır. Aristakes’in Fransızca tercümesi M. E. Prud’homme tarafından Histoire d ’Armenie adı ile Fransızcaya tercüme edilmiştir (Paris 1864).

48) Michel le Syrien, Chroniqe, Fr. terc. Chabot, Paris 1905. Bu eserin suryanice aslının bulunmasından sonra Haçlı külliyatında çıkan muhtasarı kıymetini kaybetti ise de Suryanicesinde bulunmayan bazı faydalı kayıtlar Ermenicesinde mevcuddur.

49) Bu Süryâni anonimi A. S. Tritton tarafından kısmen İngilizceye tercüme edilmiştir (JRAS, 1933),


..............



Suriye seferinden sonra durumun daha da kötüleştiğini gören imparator Romanos Diogenes, 1070-1071 kışında, büyük ordusunu hazırladı. O, Anadolu’yu Türklerden kurtarmaktan başka İslâm ülkelerini istilâ ve hattâ Selçuk devletini de tahrip etmek maksadı ile Bizans tarihinin en büyük ordularından birini ve belki birincisini vücûda getirdi. 

Bu ordu Balkan vilâyetlerinden, Bitinya, Kapadokya, Kilikya ve Trabzon bölgelerinden ve Ermeni halkından başka Slav (rus), Bulgar, Alman (got), Frank, Ermeni, Gürcü, Hazar, Peçenek, Uz (oğuz) ve Kıpçak (kuman) ücretli askerlerinden terekküp ediyordu. Şark müslüman ve hıristiyan kaynakları bu ordunun miktarını 200.000 ile 600.000 arasmda gösterir. Bu ordunun, yine mübalâğalı olmakla berâber, mancınıkçı, çarkçı, lâğımcı, kazancı, arabacı v.b. teknisyenlerinin de 100.000 kişi tuttuğu, kumandan (batrîk) ve subay sayısının 30.000’e bâliğ olduğu, silâh ve malzeme taşıyan arabaların 4.000, altın, gümüş ve hazînelerin ise sayısız bulunduğu yazılmaktadır. Hafif süvari kuvvetlerinden bir kısmını teşkil eden Uz (oğuz)larm 15.000 kişi olduğu rivâyeti de kayda şâyândır. 

Ordusunun azametinden mağrur olan imparator, zaferden şüphe 
etmeyerek, yalnız Anadolu’yu kurtaracağına değil İslâm ülkelerini de alacağına inandığından Irak, Suriye, Horasan ve Rey valiliklerini de kumandanlarına vaad ediyor; câmiler yerine kiliseler inşâ edileceğini rivâyet ediliyor. 

İmparator bu muazzam ordusu ile, 13 Mart 1071 günü, İstanbul’dan hareketinden Önce, Türkçe Selçuk-nâme’ye göre, Ayasofya’ya giderek büyük bir dinî âyinde duâ ettikten sonra yola çıkmıştır. Bu ordu Eskişehir’i geçip Kızılırmak vâdisini tâkip ile Sivas’a vardı. Orada El-basan’m zaferi doiayısiyle Rumların: “Ermeniler bize Türklerden daha fazla taşkınlık ve merhametsizlik gösterdiler” şikâyetleri ile karşılaşan Diogenes şehri tahrip etti ve ve pek çok Ermeni öldürdü. 

Ermeni prensleri Adom ve Abusahl’ı da Sivas’dan sürdü. Kumandanlardan Tarkhaniotes (Tarhan) ile Bryennios imparatora Sivas’ta veya Erzurum’da kalmayı, köyleri tahrip ederek Türkleri açlığa mahkûm etmeği tavsiye edecek kadar ileri gidiyorlar ve Anadolu’yu viran eylemekten çekînmeyorlardı. 

Nitekim Bizans kaynakları başka bir vesile ile Rumların kendi memleketlerini yağma ve tahrip ettiklerini söyleyorlar. İmparator İran’a varmak ve sultanı ezmek kararında olduğundan bu teklifi kabûl etmedi. Bu sebeple Erzurum’a varan imparator kendisine şark kuvvetleri ile iltihak eden Ermeni Basil’den, Alp Arslan’m korkusundan Irak’a çekildiği haberini aldı. İmparator Erzurum’da bir kısım kuvvet ayırarak (20.000 zırhlı) Gürcistan’a gönderdi ve arkasını emniyete almayı düşündü. 

Sicilya’da araplara karşı savaşlarda şöhret kazanan Ursel ile Tarkhaniotes kumandasında 30,000 kişilik bir öncü birliği de Malazgirt ve Ahlat üzerine gönderip onlara yollan açmak, erzak hazırlamak ve tah­ribat yaparak sultanın dönüşünü önlemek vazifesini verdi; kendisi de arkadan büyük ordusu ile harekete geçti.



kitaptan sayfa 133-134
...