Translate

20 Nisan 2013 Cumartesi

TARKANLAR - ETRÜSKLER - ROMALILAR




ROMA’DAKİ TARQUİNLER (TARKAN)




Son üç Roma Kralı Etrüsk’lüydü. Roma’yı yönettikleri MÖ 620-509 yılları boyunca Roma İtalya’nın en büyük ve en güçlü şehri oldu. Tarquinler zamanında, Capitolin Tepesine taştan duvarları olan tapınak ve forum yapılmıştır. İlk Etrüsk kralının adı Tarquin olduğu için diğer Etrüsk krallarına da Tarquin adı verilmiştir.


Bir sabah Roma şehrinin dış kapısının önündeki muhafız kulübelerindeki asker tekerlek sesiyle irkildi. Kulübesinden dışarı bakan asker dar sokak boyunca ilerleyen, içinde köle ve gümüş olan dört tane araba gördü. Kale kapısının yanında arabacı katırları durdurdu. Bir adam arabanın perdesini açıp dışarıya baktı. Muhafız kulübesinden dışarı çıkıp, saygıyla eğilerek:

“Kraliçe Tanaquille ile görüşmek için başka ülkelerden buraya mı geldin?” diye sordu.

“Evet” dedi.

Muhafız, başını salladı. Kapıları açmak için ipi çekti.

“İyi günler” dedi.

“Kraliçe Tanaquille’nin karşısında sana bol şans dilerim” dedi asker.

Araba çok doluydu. Tanaquille arabacıyı durdurup, perdeyi açmasını söyledi. O anda Lucumo ile karşılaştı. Lucumo’nun uykulu bir hali vardı. Karşısında Tanaquille’yi görünce gözlerini açıp, bağırdı:

“Bak!Tiber’e gelmişiz!”
“Tiber Roma’nın kalbidir” dedi Kraliçe.
“Roma çok güzel bir şehir. Hiç tek kiremitli ev görmedim. Tapınaklar ve sirk nedir? Roma’yı gezince çok şey öğreneceğime eminim. Sonra Roma’dan ayrılacağım” dedi Lucumo.

“Roma’yı ilk kez görüyorsan Tarquinia’dan ayrılmamalısın yoksa çok mutsuz olursun.”

“Neden bahsediyorsun? Evet babam Demaratus Korinthia’da doğup büyümüştür. Fakat annem asil bir sülaleden gelir. Ben Lucumo Roma’da doğdum.”

Tanaquille’nin söylediğine göre Roma şehrinin babasız doğan fakir Romulus kurmuştu. Şehire ilk yerleşen çobanlar ve diğer Etrüsk şehirlerinden kaçan köleler,zorla Sabin’in bakire kızlarını kaçırıp evlenmişler. Yarısı Latin yarısı Sabin olan Romalılar bu şekilde ortaya çıkmışlardı. Lucumo Tanaquille’nin konuşmasını kesip, konuşmaya başladı:

“Karşı dağdaki çobansız ve çoban köpeği olmayan sürüye iyice bak.”
“Ben hiç sürü görmüyorum” dedi.
“Bak iki tepesi olan dağ üzerinde otlayan koyunları da görmüyor musun?”

O anda, büyük bir kartal gökyüzünden aşağıya süzülüp Lucumo’nun şapkasını alıp, kayboldu. İnsanlar Tiber Nehri’nin ortasındaki dar köprünün ortasında endişeyle birbirlerine bakmaya başladılar. Tanaquille de çok şaşırmıştı.

“Kartal Tin’in elçisi olmalı. Tin bize gelecekte Lucumo’nun kral olacağını söylemeye çalıştı” diye düşündü Tanaquille.

Çok haklıydı. Lucumo ya da Lucius Tarquinius’u ,Romalılar Ankas Markius yerine kral seçtiler.

Kral olunca ilk iş olarak Roma’yı geliştirdi. Yol boyunca akan lağım ve baharda yağan sağnak yağmur, bataklığın kötü kokusunu şehre getirmiş ve sıtma gibi bir sürü bulaşıcı hastalığa neden olmuştu. Lucumo lağımın daha fazla akmasını engellemek için, hendekler kazdırıp üzerini taşlarla kapattırdı. Romalılar hendekleri kazıp, lağımı kapatan bu insanlara lağım işçisi adını verdiler. Daha sonra boş arazilerde sığır otlatmayı yasakladı. Otlakları taşlarla döşeterek, Romalıların evlerinin camından hayvanları seyretme huyundan vazgeçirmeye çalıştı. Bu boş arazi , insanların Pazar alanı ve halkın toplanma merkezi olan foruma dönüştü. Daha sonra, foruma kendi için bir saray yaptırdı.

Tüccarlar forumda mallarını satarken, dükkan ve tezgah kurmak için zaman harcamıyorlardı.

Forumun yapıldığı Capotilen Tepesi’ne Jüpiter, Juno ve Minerva adına muhteşem bir tapınak yaptırmaya başladı. Daha önceki krallar tapınak yapılırken para harcamamışlardı. Ayrıca tapınağın yapım çalışmaları ile bizzat kendileri ilgilenmemişti. Roma şehrinin kurulu olduğu tepelerin arasındaki bataklığı kurutup, sirk yaptırmıştı. İlk Roma sirki yapıldığı zaman bin kişi alabilecek kapasitedeydi. Sirkte yapılan her gösteriye kral da katılırdı.

Roma’da hayat savaş, eğlence ve inşaat çalışmaları ile geçerken Lucumo öldü. Yerine damadı Servius Tullus geçti. Servius Tullus’un geçmişi çok farklıydı. Romalılar Okrisia’daki kraliyet sarayında doğduğunu ve babasının bir uşak olduğunu söylüyorlardı. Geleceği gören Kraliçe Tanaquille , Servius Tullus’u bebekken gördüğü zaman gelecekte kral olacağını anladı. Yirmi yaşına geldiği zaman onu kızıyla evlendirdi. Servius Tullus,Tarquin’in varisi olmadığı halde maceraperest Mastarna’nın yardımı ile kral oldu.

Ne koşulda olursa olsun Mastarna ve Servius Tullus Roma’yı devlet haline getiren en önemli kişilerdir. O zamanlar yalnız Roma ordusu silahlı kabilelerin oluşturduğu Patricilerden (Eski Roma’da soylu sınıf) ibaretti. Patrici sınıfına ait olmayan Plebler onlara yardım ederdi. Plebler (Eski Roma’da sıradan halklar) zafer için değil sadece Patriciler ile eşit haklara sahip olabilmek için savaştılar. Demokrasinin babası kabul edilen Yunanlı Solon gibi yenilikçi olan Servius Tullus ,Roma halkını statülerine ve zenginliklerin bakmadan Patriciler ve Plebler olarak sınıflandırmıştır.

Orduyu da uzmanlıklarına göre beş sınıfa ayırmıştır. İlk grup seksen bölük içermektedir. İkinci, üçüncü ve dördüncü gruplar yirmi bölük ile hafif ve ucuz silahları olan askerlerden oluşmaktaydı. Beşinci grup ise otuz bölükten oluşmaktaydı. Hiçbir sınıfa ait olmayan vatandaşlar da (emekçi grubu) sadece esnaf, zanaatkar ve arabacı olabilmekteydi.

Bu şekilde sınıflandırma daha önceki halk arasındaki ayrımı ortadan kaldırmıştı. Eskiden sınıflar zenginliğine bağlıydı. Fakir bir Patrici beşinci sınıf vatandaşken, zengin bir Pleb birinci sınıf vatandaştı. Aynı olan tek özellik ise Patricilerin onsekizinci süvari alayına katılma hakkının olmasıydı.

Servius Tullus ,Roma’daki sınıfların haklarını koruyabilmek için seçim yaparak eşit sayıda üyenin oluşturduğu bir meclis oluşturmuştu. Seçim sayesinde kim en fazla oy alırsa mecliste söz sahibi olacaktı. Mesela ilk sınıf olan süvariler doksan sekiz oy alınca, mecliste söz sahibi oldular. Daha sonra meclise seçilen yüzbaşılar, konsüller ve diğer memurları seçiyorlardı.

Servius Tullus’u Etrüsk’lü diğer kral Tarquin izlemiştir. Ancak bir diktatördü. Ne senatoyu ne de meclis üyelerini tanımıştı. Bu yüzden Tarquinus Superbus yani Kibirli Tarquin olarak anılmaya başlandı. Lakia Vadisi’ndekileri esir ederek Roma’yı zenginleştirdi. Dönemindeki mimar ve mühendislerle görüşüp yeni tapınaklar yaptırttı. Yaşlı Tarquin döneminde yapımına başlanan eserleri de tamamlamıştır. Roma’nın yüzölçümü büyüyüp güçlü bir devlet haline gelse de , Plebler Tarquinus Superbus’tan nefret ediyordu. Hiç adil Servius Tullus’a benzemiyordu.

Bir gün kibirli Tarquin eski bir geleneğe göre sunakta tanrılara hediyeler bırakıp sunaktan ayrılmak üzereyken çok büyük bir yılan onu sırtından soktu. Tarquin ölmemişti ama zehirin etkisiyle hastalanmıştı ve hiçbir hekim onu iyileştirememişti. Şimdi ne olacaktı? Tanaquille uzun zaman önce ölmüştü. Kimse tanrıların ne istediğini Romalılara söylememişti. Bu korkuyla kralın kim olacağını anlamak için kralın iki oğlu Titus Arunsus ve asil Janius Brutus en ünlü kehanet merkezlerinden biri olan Delfi’ye gittiler. Brutus (Brutus kelimesi aptal anlamına gelir) asil bir aileye mensuptu ancak halk onu çok akıllı bulmazdı.

Delfi’deki rahiplere kralın kim olacağına dair sorular sormak için karanlık bir salona girdiler. O anda kahin kadın üzerlerine zehirli bir gaz yayıp, manasız bir şeyler söylemeye başladı.

Kahinin yanındaki rahip, manasız sözleri, Tarquinus Superbus’un oğullarına açıklıyordu:

“Annenizi ilk öpenin kral olacağını söylüyor.”

Tarquin’in oğulları ve Brutus rahibe ve rahiplere teşekkür edip Delfi’den ayrıldılar. Bu açıklama geleneklere uygun değildi. Hiçbiri kahinin ne demek istediğini anlamamıştı. Yalnızca bir şey çok açıktı: Kral olacak insan tahtta çok fazla kalamazdı. Titus ve Arunsus kahinin sözlerini hatırlayıca, Roma’da kalan ağabeyleri Sextus’tan bahsettiğini anladılar. İyi ki Sextus bu kehaneti bilmiyordu. Ayrıca kraliçe çapkın ve kötü olan Sextus’u asla öpmezdi.

“İçimizden biri kral olacak. Roma’ya varınca Arunsus ve ben Ana Kraliçeyi görüp tacı elde edebilmek için uğraşacağız” dedi Titus Brutus’a.

“Senin acele etmene gerek yok. Annen çok uzun zaman önce öldü” dedi Arunsus, Brutus’a.

Roma’ya varmak için bir gemiye bindiler. Kralın oğulları kaptana acele etmelerini söylüyorlardı. Eğer dokuz günde (Etrüsk ve Romalılarda hafta dokuz gündü) ulaşırsa kaptanı ödüllendireceklerine dair söz verdiler. Kaptan ödülü alabilmek için çok uğraştı ve Roma’ya beş günde vardı. Üç genç adam Roma’nın kapılarına geldiler. Titus ve Arunsus saraya gittiler. Brutus ise aklını kaybetmiş gibi yapıp kendini yere attı. Kimseye fark ettirmeden toprağa dudaklarını sürdü.

Brutus diğerlerinin aptal olduğunu düşünüyordu. Çünkü kehaneti doğru yorumlamamışlardı. Toprakanayı ilk öpen Roma’nın kralı olacaktı.

Bu sırada Tarquin iyileşmişti. Herkes çok şaşkındı. Oğulları da. Çok geçmeden Rutuli’ye savaş açtı. Rutuli’nin refah içindeki şehri Ardea’yı alıp , en güçlü oğlunu Ardea’nın yöneticisi yapacaktı. Ancak tepelik bir arazinin üstüne kurulmuş olan Ardea şehrinin sur duvarlarını geçmek zordu. Tarquin ,Ardea şehrinin kurulduğu tepenin eteklerinde kamp kurup, şehri kuşattı. İnsanların açlıktan ve hastalıktan ölüp teslim olmasını bekledi.

Kralın oğulları Titus, Arunsus ve Sextus Roma Ordusu ile Ardea’ya gittiler. Adam öldürüp şarap içtiler. Etrüskler arasında çok sevilen zar atma oyununu oynadılar. Gerçekte ataları bu oyunun Anadolu’da keşfedildiğini söylemişlerdi. Bir gün uzaktan akraba Lucius, prenslerin yanına gitti. Beraber şarap içip, karılarından bahsettiler. Her biri kendi karısının çok güzel ve çalışkan olduğunu söyleyip övünüyordu. Bu tartışma büyüyüp, ölümle sonuçlanacak hale geldiği zaman Lucius bir öneride bulundu : “Evime gidelim karım Lucree’nin dünyanın en iyi kadını olduğunu göreceksiniz” dedi.

Kralın oğulları başlarını sallayarak Lucius’un önerisini kabul ettiler, sessizce çadırlarından çıkıp atlarına bindiler. Birkaç saat içinde Roma’ya gittiler. Tarquin oğullarını evlendirmiş ve onlar için büyük güzel evler yaptırmıştı. Pencerelerden evlere bakınca prenseslerin günlerini şarap içip, eğlenerek geçirdiklerini gördüler.

“Bizim karılarımız tek başlarına eğleniyorlar, ancak senin karının tek başına eğlendiğini zannetmiyorum” dedi Sextus.
Lucius’un damarları patlayacak gibiydi. Çok sinirlenmişti. Kılıcı çekip bağırdı “Collatia’ya gelin”. 

Bir saat içinde ,Roma’nın on mil kuzeydoğusundaki eski Sabin şehrine vardılar. Şehir uykudaydı. Sadece Lucius’un evinde ışık vardı. Kralın oğulları ve Lucius atlarından indiler ve eve girdiler. Lucius’un karısı Lucree ile kölelerini gördüler. Herkes örgü örüyordu.

Kapının açıldığını duyan Lucree kafasını kaldırıp bakınca prensleri ve kocasını gördü. Koşarak Lucius’a sarıldı. Sextus bu sahneyi merak ve kıskançlıkla izliyordu. Tartışmayı unutmuşa benziyordu. Güç ve kaprisle Lucius’u yenemeyeceğine inanınca, şeytanca bir plan tasarladı.

Ertesi gece, Sextus herkese acele bir işi olduğunu söyleyip kamptan ayrıldı. Collatio’daki Lucius’un evine gitti. Toynak patırtısını duyan Lucree kapıya koştu. Kocası Lucius’un geldiğini zannetti. Kapıyı açıp Sextus’u görünce hayal kırıklığını gizleyip, nazikçe içeriye davet etti. Sectus’u misafir odasına aldılar. Köle kızlar ona yemek verdi. Ancak uyumadı ve herkes uyuyana kadar bekledi. Daha sonra Lucree’nin yatak odasına girdi.

Sextus Lucius’un evinden ayrıldığı zaman Lucree hizmetçilere kocası ve babasına iletmek için bir not yolladı: “Hemen gelin”.

Lucius Lucree’nin hizmetçisini görünce bir sorun olduğunu anladı. Bir sorun olmazsa karısı hiç kimseyi yollamazdı. Arkadaşı Brutus’a evine dönerken ona eşlik edip edemiyeceğini sordu. Lucius ve Brutus eve geldikleri zaman Lucree ağlayıp sızlıyordu. Simsiyah giyinmişti, Lucius sordu:

“Ne oldu?”

“Kralın oğlu Sextus bana tecavüz etti. Onu öldüreceğine söz ver” dedi.

Lucius ve Brutus çok öfkelendiler, kılıçlarını çekip Sextus’u öldüreceklerine yemin ettiler. Lucree ise duvardan bir bıçağı alıp bağrına soktu ve “Şimdi barışı öldürdüm” dedi.

Lucius ve Brutus bu sahne karşısında donup kaldılar. Kısa bir zaman sonra ilk olarak Brutus kendine geldi. Hemen Lucree’nin bağrındaki bıçağı çekip aldı.

“Roma’nın en iyi kadını olan Lucree’nin asil kanı üzerine yemin ederim ki intikamını alacağım. Artık, Sextus ve kraliyet ailesi bizim düşmanımızdır. Roma bu kraliyet ailesinden kurtulmalıdır” dedi Brutus.

Sonra Brutus Lucree’yi yatağa yatırıp Collatia’daki foruma gitti. Collatia halkının kraliyet ailesine karşı savaşmasını söyledi. Galeyana gelen silahlı kalabalık Roma yolunu tuttu.

Romalılar silahlanmış Collatia halkını görünce korkup evlerine saklandılar. Brutus, bütün Roma halkını tellal ile foruma çağırdı. Sextus’un Lucree’ye tecavüz ettiğini ve kraliyet ailesinin kötülüklerini anlattı.

Roma’da bu olaylar olurken, Tarquin ve ordusu Ardea’yı almıştı. Daha sonra Roma’ya doğru yola çıktılar. Ancak Roma’nın kapıları tutulmuştu. Tek kurtuluşları Roma’dan gitmekti. Tarquin ve ailesi Kaere şehrine gittiler ama öldürüldüler. Lucius ve Brutus Lucree’ye verdikleri sözü tutmuşlardı.

Bu olaydan sonra, Roma her yıl seçilen devlet memurlarının oluşturduğu senato tarafından yönetilmeye başlandı. En yüksek memur olan konsül sadece bir yıllığına seçilirdi. Romalılar bu sisteme Cumhuriyet adını verdiler. İlk konsül olan Brutus’un, Delfi kahinin söyledikleri hakkında düşünceleri doğru çıkmıştı.


Tarihte ve Mitolojide REHBER - Alexander Nemirovsky'den alıntıdır. Yazar bu kitabı, Eski Mısır,Mezopotamya,Çin,Yunan ve Roma uygarlıklarını ,tarihi belgelerle ,öyküler şeklinde hazırlamıştır. Tales of the Ancient World (İngilizce basımı)


Bu öykü sanatta birçok yazar, heykeltraş ve ressama esin kaynağı olmuştur.

LUCRETİA İNTİHAR EDERKEN / NEWYORK Müzesinde


SB.

***

PAVLOS , SÜNNET ve ANATANRIÇA





Turistlerin binlerce sorularından biridir. Anlatır geçeriz, ama ne kadarını biliyor veya onlar ne kadarını öğreniyor...?

Bilinen genel kanı ; 
Hz Muhammed gibi diğer peygamberlerin de sünnetli doğması ; 
Hz İsa'nın sünnetli olmaması ; 
Hıristiyanların yaptırmaması ve sadece Müslümanlarla Yahudilere mahsus olması...MI DIR ACABA ?




TARİH İÇİNDE:


Sünnetin çıkış yeri belli olmamakla birlikte , Mısır ile Habeşistan’da görülmüştür ve milâttan üç bin yıl önceden beri uygulanmaktadır. Ancak tarihi kayıtlar sünnetin ,önce hangisinde başladığını kesin olarak bildirememektedir. 


İlk bakışta sünnet uygulamasının Mısır’dan alınmış olabileceği yolunda bir kanaat uyandırsa da, Paleolitik Çağ (Eski Taş ya da Yontma Taş Çağı) çoktan bitmiş olmasına rağmen sünnet uygulamasında hâlâ taştan bıçak kullanılması, bize göre geleneğin bilinen Mısır tarihinden de eski, Taş Devrinden beri var olduğunu ifade eder. MÖ 3000 yılında Mısır’da yapılan törenlerin resimleri bugüne kadar ulaşmıştır.





İlkel inanışlara göre sünnet, bir çeşit kurban ya da adak törenidir. Kişi, hayatını borçlu olduğu tanrısına ya da tanrılarına, gövdesinden sembolik olarak küçük bir parçasını kurban eder. Bu daha sonra vahşice uygulanan ,insan kurban etme yöntemine kadar gider. 


Genel olarak bildiğimiz hikaye, Anadolu’da ki tapınaklarda çalışan rahiplerin törenlerde yaptıklarıdır. Saygılarını ve bağlılıklarını göstermek için sünnet derisini tanrılarına sunarlardı. Halk arasında erkekler de toprağın bereketi ve ailesinin geleceği için bu yolu seçerdi. 


Ayrıca ANATANRIÇA kültünde ,rahiplerin sünnet/hadım olması gibi ,rahibelerin de tören sırasında cinsel organlarını göstererek tapınağa girmesi ; halkın anatanrıça rölyeflerinde cinsel bölgelerine dokunup bereket alması; cinsel organın ve cinselliğin çok önemli olmasının sebebi , tanrılarla iletişimin böyle sağlandığı varsayılması idi. 




MİTOLOJİDE ; 


KYBELE ,ATTİS isimli bir delikanlıya tutkundur. Pessinus kralının kızıyla evlenirken Kybele öğrenir ve birden karşısına çıkar , Attis’i çıldırtır ve kendi kendini hadım etmesini sağlar. Cinsel organınından akan kan toprağı sular ve birçok bitki hayat bulur. Kybele ise Attis’i sevdiğinden ona acıma gösterir ve çam ağacına dönüştürür. Attis’in ruhu ağaçta yaşar bu yüzden ağaç çok önemlidir ,yerden göğe yükseldiği için de topraktan göğe ,gökten toprağa hayat taşır . ( Bu efsaneleri farklı isimler altında ,bir çok uygarlıklarda görürüz. Sonucunda çam ağacı, badem ağacı, yada menekşe, Manisa lalesi olur . )


Bu işlemin çok tanrılı inanca sahip Afrikalı toplulukların totemik inançlarının bir sonucu olduğu düşüncesi yaygındır. Eski Türklerde böyle bir inancın olmadığı gibi antik Anadolu topluluklarının inançları arasında da olmadığı bilinir. 


Ayrıca, Kybele kültü tamamen Sümer kökenli olmasına rağmen ,Anadolu’yu ve kendinden sonraki tüm uygarlıkları birçok açıdan olduğu gibi dinsel inanç ve ritülleriyle etkilese de ,ne Sümerliler de , ne de Kenanlılar, Filistinliler, Asurlular ve Babilliler de sünnete benzer bir uygulama görülmemektedir.! 





Peki nasıl oldu da bu coğrafyada yaşayan uygarlıkları etkilemişti ?



Yukarıdaki uygarlıkların aksine Edomitler, Moabitler ve Ammonitler ve Mısırlılarda adettendi. Herodot tarafından “dünyanın bilinen en eski ameliyatı” olarak tanımlanan sünnet, kitabında şöyle nakledilmektedir :


“... Başka yerlerde organlar ,tabiat nasıl yapmışsa öyle bırakılır. Yalnız Mısırlılar ve bu âdeti Mısırlılardan almış olanlar sünnet olurlar … Sünnet olmaları temizliklerindendir, zira temizliği güzelliğe üstün tutarlar.” (II.kitap-36 /37)


Mısır’da Tanrı Baal yağmur ve fırtına gibi doğa olaylarını kontrol eder ve genelliklede sünnet derisi Baal'a kurban edilirdi.
Mısır’ın Anubis ve Bata veya Biti kardeşlerinin hikayesi : 


“Bu iki kardeş beraber oturuyorlar. Büyük olan Anubis’in karısı var. Küçük kardeş tarla ve hayvanlarla ilgili işlerden yükümlüdür. Durmadan çalışıyor. Bir gün ağabeyinin karısı ona ‘gel beraber yatalım’ diyor. 


Çocuk kabul etmeyince, kadın kendisini dövülmüş, üstü başı yırtılmış gibi yaparak yerde yatıyor ve kocası geldiğinde, kardeşiyle yatmadığı için, kendisini bu hale soktuğunu söylüyor. Ağabeyi eline bir mızrak alarak kardeşini bekliyor. Çocuk inekleri ahıra sokarken, ilk inek ‘ağabeyin seni öldürmek için bekliyor’ diyor. İkinci inek de aynı sözü söyleyince çocuk kaçmaya başlıyor. Ağabeyi onu kovalıyor.


Çocuk kaçarken Güneş Tanrısı’na kurtarması için yakarıyor. O da aralarına timsahlar dolu bir göl koyuyor. Çocuk gölün bir ucunda ağabeyine kendisini neden öldürmek istediğini soruyor ve karısının kendisine yaptığını anlatıyor ve yalan söylemediğini kanıtlamak için Güneş Tanrısı’na yemin ederek bir kamışla cinsel organını kesip göle atıyor. Anubis’te gidip karısını öldürüyor” . (Habil Kabil hikayesinin değişmeden önceki hali , değil mi??)





YAHUDİLERDE:


Birçok sosyal kural ve yasalarını olduğu gibi ,hijyenle ilgili bilgilerinin çoğunu da antik Mısır'dan alan Yahudilerin bu bilgilerinin büyük kısmı MÖ 2600-2000 yıllarına dayanmaktadır. Yahudilikte uygulanma geçmişi hayli derin olan sünnete zamanla fazla önem verilmediğinden MÖ 2000 yıllarında bu âdetin yok olmaya yüz tuttuğu sanılmaktadır. 


İşte burada, yok olmaya yüz tuttuğu dönemde Hz.İbrahim devreye girer. İbrahim peygamberin öyküsünün, Fırat Irmağı üzerinde yer alan antik Mari (bugün Tel Hariri) kentindeki bir krallık sarayında ortaya çıkarılan binlerce çivi yazısı tabletten edinilen bilgiler ışığında, Terah ailesinin, Keldanilerin Ur kentinden (Ur Kasdim) çıkışıyla, bugünkü Hebron kenti yakınlarında bulunan Makpela mağarasını satın alışı arasında geçtiğini yazmaktadır. Geleneksel anlatı ile de örtüşen bu bilgiye göre İbrahim peygamberin öyküsünün geçtiği yerler coğrafî olarak Mısır ile âdeta iç içedir. 
Nitekim Yeşu, Bab 5’te “Mısır” adı açıkça yer almaktadır.


Kenan ülkesinden ayrılıp Mısır'a gelen Hz İbrahim orada bu geleneği görür ve halkın davranışlarını sorgular. Dönüş yolculuğunda kendisine eşi Sarah tarafından ,köle olan Hacer hediye edilir. Hacer İbrahim’e oğul verince , bereket ve sünnet fikri düşündürür .! 


Sarah da İshak'a gebe kalınca işler değişir. Çünkü soy Sarah'tan devam edecektir, sonuçta Hacer özgür bir kadın değildir.! Hacer'le İsmail'i aile topluluğundan dışlamaya ilişkin buyruğu kararsızlıkla karşılar, ama yinede onları Mekke'ye götürür. Hacer ile İsmail yaşadıkları yeri terk etmeden önce vahiy gelir ve uygulanır: 


Çıkış 17/9-14: 

“Ve Allah İbrahim’e dedi: ve sen ise, sen ve senden sonra zürriyetin, nesillerince, ahdimi tutacaksınız. Sizinle ve senden sonra zürriyetinle benim aramda tutacağımız ahdim budur; aranızda her erkek sünnet olacaktır. Ve gulfe etinizde sünnet olacaksınız ve sizinle benim aramdaki ahdin alameti olacaktır. Ve aranızda evde doğmus, yahut senin zürriyetinden olmayıp her yabancıdan para ile satın alınmış olan sekiz günlük her erkek çocuk nesillerinizce sünnet olacaktır. Ve senin evinde doğmus olan, ve senin paranla satın alınmış olan mutlaka sünnet olacaktır, ve ahdim ebedi bir ahit olarak sizin etinizde olacaktır. Ve gulfe etinde sünnet olunmamış sünnetsiz erkek varsa, o can kendi kavminden kesilecektir; o benim ahdimi bozmuştur.” Levililer 12/3


Böylece İsmail Arapların atası , İshak ise Yahudilerin atası olarak kabul görür ve soy devam ederek, sünnet geleneği Yahudilere ve Araplara girmiş olur. Sünnet derisinin çıkarılması töreni, doğumdan sekiz gün sonra yapılır ve Musevi kanununda kutsal olarak kabul edilmiştir.


Hz İbrahim Beer-Şeba, Hebron, Yerusalim, Damask, Ebla, Halep, Babil ve Ur şehirleri arasında bir hilal gibi gidip gelir ve Harran'a yerleşir. Uzun bir zaman sonra da Kenan'a gider. Gezdiği coğrafik bütünlüğe bakıldığında ,sünnet geleneğini onun kabilesinin yaymış olması muhtemeldir.


Tevrat ‘ta Hz Musa döneminden ,sünnet ile ilgili iki olay vardır: İkisi de Mısır ile ilgilidir:


1- Çıkış 4:22-26 Rab Musa’ya şöyle diyor:

“Firavun’a şöyle söyle : ‘İsrail , oğlum ilkimdir. Onu salıver ki, bana ibadet etsin. Onu göndermek istemediğin için ben senin ilk oğlunu öldüreceğim. Rab yolda ona rast geldi. Oğlunu öldürmek istedi. Tsippora (Musa’nın karısı) keskin bir taş ile oğlunun gulfesini kesip Tanrısının ayaklarına attı. Ve dedi ‘Gerçekten sen bana kan güveyisin’ Rab onu bıraktı ve kadın ‘Sen bana sünnet sebebiyle kan güveyisin."

…Kadın gulfeyi sunarak Tanrı’yı sakinleştiriyor. Bir tür kurban…!!

(Bu arada : “Güvey Tanrı” deyimi de Sümer’e dayanıyor. Sümer’in Aşk ve Bereket Tanrıçası İnanna’nın kocası Dumuzi ; Güvey Tanrıdır.! Bunun sebebi de Eski Ahit’in MÖ. 5.yy da tamamlanmış olmasıdır.!) 


2- Yeşu Bap 5:2 

“Rab, Yeşu’ya dedi ki: Taştan bıçaklar yap ve İsrailoğullarını ikince kere sünnet et! Yeşu söyleneni yaptı. İsrailoğullarını sünnet etti.”


Bunun sebebi de Mısır’dan çıkan kavmin sünnetli erkekleri 40 yılın sonunda yolda ölür ve yolda doğanlar sünnetsizdir. 


Mısırlılardaki ya da başka kavimlerdeki sünnet uygulaması, ilâhlara kurban amacı taşıyor olmasına karşılık Yahudilerdeki sünnet, verilmiş bir sözün unutulmasını önlemek amacını taşımaktadır.




MÜSLÜMANLIKTA :

Eldeki tarihî kaynaklarda da, Müslümanlığın yayılma dönemlerinde toplu olarak İslâm’a girenlerin sünnet ettirildiğine dair, ya da fetihler sonucunda sünnet merasimleri yapıldığına dair hiçbir bilgiye rastlanmamıştır. Çok garip bir şekilde, Kuran'da erkek ve kadın sünnetinden hiç söz edilmez. Kesme anlamında "Sünnet" kelimesi Kuran'da yer almaz.  Müslümanlar genelde bu gerçeği gözardı eder.  Ayrıca Tevrat'ta yer alan Hz. İbrahim'in sünneti bile Kuran'da yer almaz. 


Öyleyse, Kuran'ın Yahudi ve Hıristiyan kutsal kitaplarından farklı olarak bu konu hakkında temelde sessiz kaldığını söyleyebiliriz.
Ancak daha sonraları, sünneti İslâm’a yerleştirmek isteyen zihniyet sahipleri, bazı Kur’an ayetlerini, işlerine geldiği gibi yorumlamışlar ve bu yorumlara (yalan söylediği birçok halife tarafında tastiklenen) Ebu Hüreyre’nin uydurduğu rivayetleri ekleyerek sünneti ; İbrahim peygamberden Müslümanlara intikal eden bir gelenek hatta mecburî bir ödev olarak göstermişler ve bu işe zorlama ile kazandırdıkları dinî kimlik sayesinde de Müslümanlığın ana şartı hâline getirmişlerdir.


Müslümanlıkta Kur’an emretmediği halde, Hz Muhammed’e olan saygı ve sevgiden dolayı izlediği yol esas alınır ve sünnet geleneği devam ettirilir. Ayrıca hadislerde varsa bile , Kur’an’a en küçük zıtlık ve uymazlık belirtmesi halinde bağlayıcı vasıfları kaybolur.!


Bu yüzden de İslam'ı "karalamaya" çalıştığınızı söyleyerek ,tepki gösterecek olanlar da çoktur.!




* KİRVE ile ilgili olarak ta değerli hocalarımızdan Prof.Dr.Fahrettin Kırzıoğlu'nun açıklamsı şu şekildedir: "Oğlan çocuğunu sünnet sırasında kucağında tutan kişi ve ailesinin, iki taraf için de “Kirve” adıyla anılması; ve İslam’da bulunmadığı halde - ne Arap’ta, ne Fars’ta var – Yerli, Karapapak, Türkmen, Zaza, Kürmanç, Yezidi gibi eski “Oğuz-Elleri” Ülkesinden olanlarda yaşıyor. Fergana’da buna “Kübre/Kübrelik” deniyor; “kirve” diye söylemek, “körpü, torpakh, ireli” gibi  “R” sesini ilk heceye kaydırma yanlışından gelir. Kazakistan’da, Oğlan bebeğin göbeğini kesen Ebe ve ailesine “Kındık/Kindik-Ana , Kındık/Kindik-Ata” denerek, Dokuz-Göbek boyunca o aileler, birbirinden kız alıp-veremez. Bu Eski Türk Töresi’nin İslam’da Sünnet’e bağlandığı açıkça görülüyor." 





HIRİSTİYANLIKTA :



Dört İncil’den sadece Luka İncili, İsa peygamberin çocukluğu ve onun sünnet oluşu hakkında,öteki İncillerde bulunmayan ayrıntılar vermektedir. 


Luka : 2:21; " Sekizinci gün ,çocuğu sünnet etme zamanı gelince ,O’na İsa adı verildi."

İsa peygamberin Yahudi ırkına mensup olduğu hatırlanacak olursa, bu bilgi yadırganamaz. 


Bu bilgi dışında sünnet uygulamasından bahseden tek bölüm, "Romalılara Mektuplar" bölümüdür. 


Aziz Paulus, kiliseler kurmak amacıyla arkadaşı Barnabas ile Anadolu'yu dolaşırken, Yahudi kökenli (Romalılar) olmayanların da sünnet olmaya zorlanması karşısında, konuyu Kudüs’teki kilise büyüklerine iletmek üzere, teşkil edilen bir heyetin başkanı olarak 
Kudüs’e gelmiştir. Yahudi kökenli olmayan yetişkin erkekler Hıristiyan olmak istese de sünnet olmayı reddeder . Böylece M.S. 50 de Kudüs Konsili toplanır ve Yahudi kökenli olmayanların Yahudi şeriatına uyma zorunluluğu bulunmadığına karar verirler. 


İşte, Aziz Paulus tarafından yazılan "Romalılara Mektuplar" bölümünde, Kudüs Konsilince alınan karar doğrultusunda, Yahudi olmayanların da Hıristiyanlığa kazanılması gerektiği savı işlenmiş ve "mutluluğun" sünnetli olmayanları da kapsayacağı belirtilmiştir:


Romalılara Mektup: İbrahim’in Doğruluğu : Sünnetsiz Durumdayken 9-12 :

"Öyleyse bu mutluluk yalnız sünnetlileri mi , yoksa sünnetli olmayanları da mı kapsar? Çünkü İbrahim’in imanı kendisine doğruluk yerine sayıldı diyoruz. Nasıl oldu da bu böyle sayıldı? Sünnet olduktan sonra mı, yoksa sünnetsiz durumdayken mi? Hayır, sünnet olduktan sonra değil , tam tersine, sünnetsiz durumdayken sayıldı. İbrahim daha sünnetsizken, sünneti imandan doğan doğruluğun bir damgası , bir simgesi olarak aldı; sünnetsiz olmalarına karşın iman edenlerin tümüne ruhsal baba olsun diye. Böylelikle onlara doğruluk sayılması amaçlandı. Bunun yanısıra sünnetlilere de baba oldu; yalnız sünnetli oldukları için değil babamız İbrahim’in sünnetsizken taşıdığı imanın izlerinde yürüdükleri için."


Galatyalılara Mektup: Sevindirici Haber Petros’un Önünde Savunuluyor 11-14 :

"....Çünkü sünneti önemseyen Yahudi soyundan korkuyordu. Petros’la birlikte Yahudilerin geri kalanları da ikiyüzlülük gösterdi. Barnabas bile onların ikiyüzlülüğüne kapıldı. Onların Sevindirici Haber’in doğruluğuna ayak uydurmadıklarını görünce, herkesin önünde Petros’a şunları söyledim: “Sen Yahudiyken , Yahudi gibi değil de uluslar gibi yaşıyorsun. Öylese ulusları nasıl Yahudi gibi yaşamaya zorlayabilirsin?”


Galatyalılara Mektup: Özgürlüğünüzü Yitirmeyin 1-15 : 

"......Dinleyin ; ben Pavlos sizlere diyorum ki , sünnet edilirseniz Mesih’in size bir yararı olmaz. Sünnet edilen herkese bir kez daha vurguluyorum: O kişi tüm ruhsal yasayı tutmak zorundadır. Ruhsal yasa aracılığıyla doğrulukla donatılmak isteyen sizlerin Mesih’le ilişkisi kopmuştur. Tanrısal kayradan ayrı düşmüş bulunuyorsunuz. Bize gelince , Ruh bağlılığında, imandan oluşan umutla doğruluğu gözlemekteyiz. Çünkü Mesih İsa bağlılığında olana ne sünnet edilmenin , ne de edilmemenin bir yararı vardır. Önemli olan , sevgi yoluyla etkisini belirten imandır...Bana gelince kardeşlerim, sünnet gereğini yaymayı sürdürseydim , bu güne dek katlandığım saldırıların bir anlamı olabilir miydi?"


Dört İncil dışındaki İncillerden Thomas İncilinde ise sünnetle ilgili şu cümle yer almaktadır:

“53. Havariler ona dediler: Sünnet faydalı mı değil mi? Onlara dedi: Eğer faydalı olsaydı, babaları onları daha annelerindeyken sünnet ederdi. Ama Ruh’taki sünnet çok faydalı!”


Gerçekler böylesine apaçık ortada iken bazı kişiler de, peygamberimiz ile birlikte, Adem, Nuh, Musa, Yahya ve İsa peygamberlerin de doğuştan sünnetli olduklarını ileri sürmüşler, öbür yandan da Peygamberimizin, doğumunun yedinci gününde, o günün törelerine uyularak dedesi Abdülmuttalip tarafından bir ziyafet verilerek sünnet ettirildiğini anlatan bir çok rivayete itibar etmemişlerdir. 


Sonuçta Arap toplumu İsmail’in soyundan gelmekteydi ve sünnet uygulaması vardı. Hristiyanlarda sünneti farz sayan tek kilise Habeş Kilisesi’dir. Ermeni kilisesi dahil Ortodoks kiliselerin bir çoğu Hz İsa’nın sünnet törenini 1 Ocak’ta kutlar. Pavlos ile ortadan kaldırılan sünnetle Hıristiyanlar bu geleneği unutmuş ve hatta Hz İsa’nın bile sünnetli olduğunu bilmez, bilir ama kabul edemez yada bilmemezlikten gelir.



( Turistlere sorun bakalım yüzde kaçı cevap verebilecek !)





DİĞER ÜLKELERDEKİ DURUM:


Sanılanın aksine sünnet bugün dünyada yaygın biçimde uygulanmaktadır. ABD ve Avrupa ülkelerinde dini inançtan ziyade sağlık endişeleriyle sünnet yapılmaktadır. Ancak, kuzey ve merkezi Avrupa ülkeleri ve Güney Amerika ülkelerinde uygulama oranı düşüktür. 


ABD’de doğumdan sonraki erken dönemde yapılması önerilmekte ve % 70 dolayında yaygın olarak uygulanmaktadır.


İngiltere’de tahmin edilebilenin çok üzerinde bir oranda sünnet yapıldığını bilinmektetir. 1995–96 yılları arasına ait Sağlık Departmanı istatistiklerine göre 15 yaşın altındaki erkek çocuklarının % 62’sinin sünnetli olduğu yazmaktadır.


Sünnetin İngiltere’deki serüveni birkaç yüzyıl geriye, emperyalist yayılmacılık yıllarının başlarına gitmektedir. İngiltere’nin genişlemeyle birlikte dünyanın dört bir tarafına gönderdiği istilacı askerleri ve beraberindekilerin farklı kültürler ile teması kaçınılmazdı. Hindistan’da ise Müslüman halklar ile temasları sırasında sünnetle tanıştılar.


19. yy.ın başlarında zengin ve üst sınıf aileler ve kraliyet fertleri arasında meşhur olmaya başlamıştır. Kraliyet ailesinin fertleri Londra’da bulunan Yahudi sünnetçi tarafından sünnet olmuştur. Bu gelenek ya da moda, o tarihlerde halk arasında pek rağbet görmemiştir. (bu gelenek hala devam ediyor mu bilinmiyor !)


Kanada için ise bu oran % 48 olarak kaydedilmektedir.Kanada’da sünnet oranları bölgeden bölgeye değişiklik gösterir ve halen hastanede yeni doğan sünnet oranı % 10’un altındadır.


Güney Afrika’da sünnetin tarihi oldukça eskidir. Zulu gibi kabileler sünnete karşı iken, Xhosa ve diğer bazı kabillerde yaygındır.


Avustralya Aborijinleri arasında yaygın, fakat evrensel değildir. Bazı kabilelerde hala uygulanmaktadır. 30 yıl kadar önce Avustralyalı erkeklerin % 60’ı sünnet olurken, bu daha sonra % 10’a düşmüştür. Ancak son yayınlanan bir raporda ebeveynler sünnet ettirmek istediği yeni doğanlarda oran % 20 olarak tespit edilmiştir. Bunda ailelerin dini, kültürel, medikal ve sosyal nedenlerle gelen istekleri belirleyici olmaktadır. 


İnsan derisi , ilaç ve kozmetik şirketleri tarafından , araştırma malzemesi olarak kullanıyor ve milyon dolarlık bir endüstiriye sahip. Ayrıca bir tür nefes alan bandaj olarakta piyasaya sürülüyor. Özellikle bebek derisi çok büyük bir esneklikliğe sahip olduğu için yanık tedavilerinde kullanımı önde geliyor.


1980 ‘li yıllardan itibaren bazı Genetik araştırma şirketleri ebeveynlerin izni olmadan , çocuklarının sünnet derisini ticari amaçla kullandığı için davalık olmuştur. 






Yararlanan kaynaklar:
-İbrahim Peygamber - Muazzez İlmiye Çığ
-Ana Tanrıça Kültü Semineri – İTÜ.Sezai Gülşen
-Kur’an-ı Kerim
-Kitab-ı Mukaddes/İncil
-Mitoloji Sözlüğü – Azra Erat
-Larsen Gl., Williams, SD., Postneonatal Circumsion: Population Profile, Pediatrics 1990, ABD -Farshi, Z., Atkinson KR., Sqire R, A Study Clinical Opinion and Practice Regarding Circumcision, Arch Dis Child, 2000 England -James Hutchinson J., On Circumcision,1890-1891, England
-Canadian Institute for Health Information, Ontario Ministry of Health,2000
-Aledort LM. Circumcision and Haemophhilia: a Perspective. Hemophilia, 1998 ,Avustralya
-İnternette “Hıtan” (Sünnet) üzerine makaleler.







SB.

***

PAZIRIK KURGANI VE BUZ BAKİRESİ PRENSES UKOK




PAZIRIK HALISI M.Ö. 5.- 4.yy


Güney Sibirya, Altay Dağları’nın eteğinde UKOK yaylası bulunan PAZIRIK vadisi , özellikle İskitler’in Türklüğü ile ilgili önemli ipuçları ve bulguların ortaya çıkarıldığı tarihi bir arkeolojik alandır.

Pazırık'ta , MÖ V-III. yüzyıllara tarihlendirilen , Buz bakiresi (Prenses Ukok/ Ukaka !) adı verilen , 25 yaşında öldüğü ve hayvan desenli dövmelerle süslenmiş ve iyi korunmuş mumya ,arkeolog Natalia Polosmak tarafından 1993 'te bulunmuştur.

M.Ö 3000 yıllarından kalma kurganlardan da hareketle, cesedin gömülmesi, yakılması veya sergilenmesi şeklinde düzenlenen defin merasimleri içerisinde en yaygın olan uygulama şeklinin cesedin toprağa gömülmesi olduğu görülmektedir. Göktürk, Kırgız, Oğuz, Hun, Uygur gibi pek çok Türk boyuna yönelik tarihi ve arkeolojik incelemeler ve bu toplumların sözlü halk kültürü ürünleri içerisinde zaman zaman karşılaşılan defin merasimlerine dönük uygulama anlatmalarından , bahsi geçen bu toplumlarda müracaat edilen temel defin şeklinin toprağa gömme olduğu görülür;

“ ...Ölü gömme âdetlerine gelince, onlar ölülerini , Göktürkler gibi sırtlarında elbiseleri, üzerlerinde silahları ve yanlarında diğer şahsi eşyaları ile birlikte gömüyorlardı. Ölü, ev şeklinde açılan bir mezara oturtulup, eline içki dolu ( her halde kımız ) bir çamçak veriliyor ve önüne de yine içki dolu bir kap konuluyordu. Mezar, bir oda gibi açılıyor, tavanı yapıldıktan sonra onun üzerine de çamurdan kubbeye benzer kısım ilave ediliyordu...”

Ölünün defni esnasında, bir takım yiyecek ve içecekler yanında, şahsi eşyaları ile birlikte, bu dünyadaki evini andırır bir kurgana gömülmesi, bu toplumlarda ölümden sonraki yazgıya dönük bir uygulama olarak değerlidir.

Eski Türkler, ölümden sonra, insanın bu dünyadakine benzer bir hayat süreceğine, yiyip – içeceğine, eğleneceğine, savaşacağına kısacası; dünya hayatından pek de farklı olmayan bir yaşam süreceğine inanmaktaydılar. Bu inanç dairesinde, cesedin muhafaza edildiği ve ölen kişiye bu dünyadaki yaşamının benzeri bir yaşam sağlama yönünde, uyguladığı kolaylıklar açısından kurganların ön plana çıkmış olması, toprağa gömme şeklinin önemini anlatır. 
(alıntıdır ve daha fazla detay için tıklayın)


Mumya Arkeoloji ve Etnografya Novosibirsk Enstitüsü, RAS Sibirya Şubesindedir. Buluntular ise The State Hermitage Müzesindedir.(tıklayın)


Aşağıda BBC tarafından hazırlanmış olan “Scythian Ice Maiden” belgesel, Pazırık kurganı hakkında görüntüler içermektedir. Buz Bakiresininin çıkarılışını ve incelenmesini anlatan belgeselin dili İngilizcedir.


Kurgan Örneği


Pazyryk (Pazırık ) Mummies

The Pazyryk burials are a number of Iron Age tombs found in the Pazyryk Valley of the Ukok Plateau in the Altai Mountains, Siberia, south of the modern city of Novosibirsk, Russia; the site is close to the borders with China, Kazakhstan and Mongolia.

The tombs are Scythian-Turks (İskit Turks) type kurgans (Turkish origin tombs) , barrow-like tomb mounds containing wooden chambers covered over by large cairns of boulders and stones, dated to between the 6th and 3rd centuries BC.

The most famous undisturbed Pazyryk burial so far recovered is the Ice Maiden or "Altai Lady" found by archaeologist Natalia Polosmak in 1993 at Ukok, near the Chinese border. The find was a rare example of a single woman given a full ceremonial burial in a wooden chamber tomb in the 5th century BC, accompanied by six horses.

"...Six horses wearing elaborate harnesses had been sacrificed and lay to the north of the chamber.The maiden's well-preserved body, carefully embalmed with peat and bark, was arranged to lie on her side as if asleep. She was young, and her hair was still blonde; Even the animal style tattoos were preserved on her pale skin: creatures with horns that develop into flowered forms. Her coffin was made large enough to accommodate the high felt headdress she was wearing, which was decorated with swans and gold-covered carved cats."

Pazyryk is also famos with the oldest carpet of the world,which is now in the Hermitage Museum in St. Petersburg. The carpet was woven sometime in the 5th century BC and recovered almost 2,500 years later when, in 1949, Russian scientists opened one of many burial mounds in the Pazyryk valley.



 Scynthian's are not Persians but Turks.




a documentary of the Princess Ukok

1/5.Bölüm : Indo-European mummy in the Altai (Thus , The name Indo-European is wrong)








***




17 Nisan 2013 Çarşamba

ATATÜRK VE TÜRKİYE’DE ÇİVİYAZILARI BİLİMİNİN BAŞLAMASI




İstanbul Arkeoloji Müze ziyareti , 1933


Pek sayın dinleyiciler,

Beni fahri doktora ünvanıyla şereflendiren İstanbul Üniversitesine, bu ünvana uygun gören Anadolu Dilleri ve kültürleri Bölüm Başkanı sayın Prof. Ali Dinçol’a, Edebiyat Fakültesi Dekanı sayın Prof. Taner Tarhan’a, İstanbul Üniversitesi Rektörü sayın Prof. Kemal Alemdaroğlu’na ve sayın senato üyelerine en candan teşekkürlerimi sunarım. Böyle bir unvanı alacağımı hiç düşünememiştim. Çok mutlu oldum. (9.Ekim.2000)

Bazıları bana “geç kalındı′ dediler. Bunu asla kabul etmiyorum. Çünkü benim Sümer’i halkımıza tanıtma çabalarım ancak şu on yıl içinde oldu. Müzedeki çalışmalarım görevimdi. Emekli olduktan sonra yaptıklarım zorunlu görevim değildi. Atatürk’ün ve halkımızın bana sağladığı imkânlarla bu konuları öğrenmiştim. Bu yolla onlara olan borcumu ödemeye çalışıyordum.

Böyle bir girişten sonra her zaman karşılaştığım “niçin sümerolojiye girdiniz?” sorusunu yanıtlamak istiyorum. 

Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi açılmış ve ilk kez ilkokul öğretmenleri oraya kabul ediliyordu. Öğretmen okulundan ve öğretmenlikten arkadaşım olan merhum Halice Kızılyay ile, öğretmenlere verilen bu haktan yararlanmak üzere 15 Şubat 1936′da Ankara’ya gittik. Fakülteye başvurusu m uzda bize, derslerin 1.5 ay önce başladığı, hocası yeni gelen Hititoloji şubesine girmemizin yerinde olacağı söylendi. Yanında Sümeroloji, arkeoloji ve Almanca dersleri alacaktık. Bizler fakülteye kabul edildiğimiz için büyük bir sevinç, fakat alacağımız derslerin ilk duyduğumuz isimlerinden dolayı büyük bir şaşkınlık içindeydik. Kaydolduğumuz odadan çıkınca birbirimize bunların nasıl dersler olduğunu sormaktan kendimizi alamadık. İşle böylece bilinçsiz olarak girmiştik bu bölüme.

İkinci soru, “Niçin Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi açılmıştı o zaman?” 

Bunu yanıtlamak için Önce içinde yaşadığım Mustafa Kemal Atatürk’ün kültür devriminden biraz söz etmek istiyorum.

Cumhuriyetin ilanından kısa bir süte sonra eğitim reformu başladı. Çünkü Atatürk bir milletin ancak eğitim yoluyla uyanacağına ve aydınlanacağına inanıyordu. Bunun için ilk olarak din eğitimi yapan okullar yerine tek eğitim yapan çağdaş eğitim verecek ilkokullar ve liseler açıldı ve din okulları kaldırıldı. Eğitimin kolaylaşması için öğrenilmesi zor ve Türkçeye hiç uymayan Arap yazısından yeni yazı sistemine geçildi. Yüksek okul olarak yalnız İstanbul Üniversitesi vardı, o da günün koşullarına göre eğilim vermiyordu. Gerek İstanbul Üniversitesi’nde yapılacak reform, gerek açılması düşünülen yüksek okullar için çeşidi alanlarda eğiticiler yetiştirilmek üzere 1920lerden itibaren Avrupa’ya, halta Amerika’ya başarılı öğrenciler gönderilmeye başlandı. O günkü koşullarda bu hiç de kolay değildi. Devlet bir taraftan Osmanlı devletinin ve Birinci Dünya Savaşı’nın borçlarını öderken, diğer taraftan şeker, çimento, dokuma fabrikaları, demir yolları yapılıyor, bir köy olan Ankara’da yepyeni bir şehir doğuyor, başta İzmir olmak üzere işgal altında yakılıp yıkılan şehirler onarılıyordu.   .

1932 yılında açılması düşünülen yüksek okullar için bir rapor hazırlamak üzere İsviçre’den Parlemento üyesi olan Prof. Albert Malche getirildi. O çalışmalarını sürdürürken 1933 yılında Almanya’da Nazi hükümeti tarafından, ailelerinde Yahudi olan profesörler işlerinden uzaklaştırılmaya başlanıyor. Bunlardan bir kısmı Zürih’ıe kurdukları bir dernek aracılığıyla çeşitli ülkelere, işe alınmaları için başvuruyorlar. Hiçbiri, bir göçmen ülkesi olan Amerika bile Hitler korkusuyla onları kabul etmiyordu. Bunun üzerine Türkiye’de bulunan Prof. Malche aracılığıyla Türkiye’ye başvuruyorlardı. 

Atatürk bunu duyunca, gelmeleri için ne gerekirse yapılmasını emretti. Çünkü dışarıya gönderdiği gençlerin yetişip dönmeleri için zaman gerekti. Halbuki şimdi Batının çağdaş eğitimini yaptıracak büyük bir kadro ayağına gelmişti. Hemen onlarla bir anlaşma yapılmıştı. Hitlerden korkan diğer devletlere karşılık, henüz 10 yıllık Türkiye Cumhuriyetinin cesurca yaptığı anlaşmayı, o zamanın Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip bey şöyle yazdırmıştı;

“Bundan sonra bu şahıslar ister serbest, ister hapiste olsunlar Türk hükümetinin memuru sayılarak, hükümetin korunması altına alınmışlardır. Alman hükümeti onlara zorluk çıkarmayacaktır. Eğer çıkaracak olurlarsa onlarla nasıl başa çıkacağımızı biliyoruz.”

Bu anlaşma sonunda Türkiye’ye Almanya, Avusturya ve Çekoslovakya üniversitelerinden profesör göçü başladı. Fakat 1934 yılından itibaren gerçekten onların Almanya’dan ayrılmamaları için sefaretlerde, konsolosluklarda pek çok zorluk çıkarılıyordu. Buna rağmen Türk hükümetinin kararlı davranışıyla 1933 1945 yıllan arasında en az 1200 bilim adamı ve göçmen Türkiye’ye geldi Bunlar İstanbul Üniversitesi’ne, Ankara’da yeni açılan Hukuk. Siyasal Bilgiler, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ne, tiyatro, bale. opera, konservatuvar gibi sanat okullarına yüksek aylıklarla yerleştirildiler. İsteyenlere dışarıdan kütüphaneler salın alınıyor, laboratuvarlar yapılıyordu. Prof, Fritz Neumark bir kitabında şöyle yazmıştır:

“Doğduğumuz ülkede çoğumuz için yaşam tehlikesi varken, bütün meslektaşlarıma ve göçmenlere yalnız geçim sağlamakla kalmamış, aynı zamanda en iyi çalışma olanakları vermiş olan, başlangıçta bize tamamıyla yabancı, fakat gittikçe ikinci vatanımız olarak kabul ettiğimiz bu ülkenin devletine, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı bende olan duygu, derin ve içten bir minnet ve şükran duygusudur.”

Bu kurtarılan bilim adamları ülkemizde çağdaş bilimin temellerini attılar, kütüphaneler, laboratuvarlar kurarak, kitaplar yazarak yüksek öğrenim alanında pek çok uzman ve eğitici yetiştirdiler. Eğer onlar olmasaydı, dışarıda okuttuğumuz gençler işe başlayıncaya kadar çok zaman geçecekti. Onlar ülkemizin gerek bilim, gerek sanat alanında büyük bir hızla kalkınmasını sağladılar.” Eğer Atatürk zamanında tiyatro, opera, bale okulları, hatta Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi açılmasıydı, daha sonra kolay kolay açılamayacak!. 

“Neden Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi açılmıştı?” sorusunun yanıtına gelince:

Atatürk yapılacak eğitim reformunda, Türk tarihi, dili ve kültürü araştırmalarını ön plana koymuştu. Onun, bütün savaş yılları boyunca hiç durmadan okuduğu, özellikle Türk tarihi ve dili ile ilgilendiğini kitaplığındaki kitaplarından ve onların üzerlerindeki notlarından öğreniyoruz.
Osmanlı devleti zamanında eski Türk tarihi ve dilleriyle ilgili ülkemizde hiç araştırma yoktu. Batı’da yazılmış bazı kitaplarda da Türkleri küçük düşürücü sözler vardı.

Bir taraftan bunları çürütmek, diğer taraftan yeni Türk gençliğine atalarının ve bugün üstünde yaşadıkları toprağın tarihini ve kültürünü öğreterek, araştırarak Türk ruhunu canlandırmak istedi. Fakat bu çalışmalar için kaynak gerekti. Bunların en eskisi olan Sümer, Hitit dillerine ait belgeler müzelerimizde ve arşivlerimizde vardı. Fakat asıl kaynaklar Türklerle ilişkileri olan Çin, Hint, İran, Arap, Rus, Macar, Latin, Yunan dillerinde yazılmış kitaplar ve belgelerdi. Onlardan yararlanmak için o dilleri ve kültürleri bilen uzmanlar yetiştirilmeliydi. Ayrıca bu araştırmalara arkeoloji, antropoloji, tarih ve coğrafya da yardımcı olacaktı.

Türklerin çok eski çağlarda Orta Asya’daki iklim değişiklikleri yüzünden vatanlarını bırakarak çeşitli yönlere göç ettikleri biliniyordu. Bu göçler ne zaman başlamış, güç yolları nerelere kadar uzanmıştı? 

Bunlardan bir kısmı Anadolu’ya göçen Hititler veya onlardan önceki halk, bir kısmı da Mezopotamya’ya gitmiş Sümerliler olabilir miydi? 

Atatürk’ün okuduğu kitaplardan bazılarında Sümerlilerin kuzeydoğudan göç etmiş olabilecekleri, dillerinin Türkçeye benzediği ve Sümercenin dillerin başlangıcı olabileceği yazıyordu. 

İşte bütün bu problemleri yukarıda sözü edilen kaynaklardan araştıracak ,Türkler hakkında tarihsel gerçekleri ortaya koyabilecek uzmanlar yetiştirilmesi için Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi açıldı ve bu uzmanların bütün baskılardan uzak özgürce çalışmaları için de gereken her türlü yardım sağlansın diye Dil ve Tarih Kurumları kuruldu.

Bu fakültede okutulacak en eski dil Sümerceydi. 

Atatürk’ün Sümerlilere özel ilgisi vardı ve okuduğu kitaplara göre onların Türklerin atası olabileceğini düşünüyordu. Bu nedenle dış ülkelerde Asuroloji olan bu bölümün adını “Bırakın şu Samileri, bölümün adı Sümeroloji olacaktır” diye kendisi vermiştir bu adı Hititolojiye gösterdiği ilgiyi de 1911 yılında Fransa’da yayımlanmaya başlayan Hitit dergisini korumasına almakla göstermiştir.

İşte 1936 yılında bu bölümlere hiçbir bilgimiz olmadan girdik. Hititoloji hocamız, Hitler rejiminden kurtarılan ve bu yıl ölen Prof. H.G. Güterbock, Sümeroloji hocamız aynı koşullarda getirilen Prof. B. Landsberger, Arkeoloji hocamız da Yahudi olmadığı halde davet edilen Prof. Von der Osten idi.  Dersler bir çevirmen aracılığıyla veriliyordu, bizler de not tutuyorduk. Henüz dil bilmiyorduk, kitaplarımız yoktu. 

Bütün bunlara rağmen, hocalarımızın ve bizim sabır ve gayretimizle 1940 yılında eğitimimizi tamamladık….

M.İ.Çığ 






Ortadoğu Uygarlık Mirası  1 ve 2 - Muazzez İlmiye Çığ


Muazzez İlmiye Çığ’ın çeşitli dergilerde yayımlanan makaleleri ve bilimsel toplantılarda sunduğu bazı bildirileri kapsayan bu kitap, Sumerlilerden zamanımıza ulaşan kültür izlerini bizlere taşıyor. 


İÇİNDEKİLER
Sunuş
Atatürk ve Türkiye’de Çiviyazıları Biliminin Başlaması
Atatürk ve Türkiye’de Arkeoloji
Anadolu’nun Ortasında Tarihin En Eski Ticaret Merkezi
En Eski Yazılar
İlk Yazıyı Allah. Adem’e mi Öğretti?
Sumerlilerden Zamanımıza Ulaşan Kültür İzleri
Sümer Dini ve Efsanelerinden Tektanrılı Dinler ve Din Kitaplarına Gelen Etkiler
Sümer Atasözleri

Sümer’den Günümüze Saygı ve Saygınlık

Tarihte İlk Cinayet ve Sümer Mahkemeleri
Dünyada İlk Rüşvet Olayı ve Sümer Okulları
Sümer’de Arşiv ve Kitaplıklar
Sümer’de Cinsel Yaşam
Ziraat Tarihinde Çiftçilik Hakkında Yazılmış En Eski El Kitabı
Önemli Bir Anadolu Uygarlığı: Hititler
Hitit Güneşi Nereden Geliyor?
Hitit Kütüphaneleri

Tarihte İlk Vergi Reformu

Tarihte En Eski Gümrük Kaçakçılığı
MÖ Sekizinci Asırda İlk Cilt Örneği…
Ay’ın Öyküleri
Dünya Halkları Mitolojilerinde Yaratılış Efsaneleri
Hz. Muhammed’in Teyemmüm Taşı Dedikleri Bir Asur Tableti!
Sünnet Geleneğinin Kökeni
Irak Tarihine Ait İlk Araştırmalar
Tarih Boyunca Kadın
Tarihte İlk Kadın Şair
4000 Yıl Önce Anneye Övgü
Tarihin En Eski Ninnisi!..
Örtünmenin Tarihçesi
Kültepe Tabletlerinin Başına gelenler
İstanbul’da Dünyanın En Eski Yazıtlarını Saklayan Bir Arşiv ve Kütüphane
Çiviyazılı Belgeler Arşivinin Kuruluş Anıları
İstanbul Arkeoloji Müzeleri Çiviyazılı Belgeler Arşivi’i Sümer Edebiyatına Katkıları
İstanbul Arkeoloji Müzelerinde Bulunan Yeni Sümer Çağına Ait Nippur Hukuki Belgelerine Genel Bir Bakış
Eski Deniz Krallarının Haritaları
Özyaşam Öyküsü



Ortadoğu Uygarlık Mirası - 2-

Kilden Tabletler
Binlerce Yıl Boyu Anadolu
Eski Babil Çağına Ait iki Tüketim Listesi
Eski Babil Devrine Ait Yeni Tarihleri İhtiva Eden veya Formülleri Eski Tarihlere Varyant Teşkil Eden Beş Tablet
Kadın Neden Adem'in Kaburga Kemiğinden Yaratılmıştır?
Bir Rahibenin Çeyizi ve Evlenme Kontratı
Babilliler Kira Meselesini 3700 yıl Önce Halletmişlerdi
Tarihte ilk Cezaevi ve Oraya ilk giren Yazar
Uşak ve Efendisi Arasındaki Karşılıklı Konuşma
Sumer Edebiyatı
İnsan ve Onun Tanrısı adlı bir Sumer Şiiri
Sumerlilerde Adalet ve Ahlak Kavramı
Sumer İlahileri
Sumer Efsanelerinden İnanna Bilulu
Tarihte ilk Savaş Avcıları: Sumer Ağıtları
Kıskanç Kadın
Lut Peygamber Kızlarıyla Neden Yattı?
Çiviyazılı Belgelerin Bulunuşu ve Yazıların Dillerinin Çözülüşü
İnsanlık Tarihinin en Eski Öğretmenleri
Sumerlilerde Sanat
Tarihte ilk Sanatçı Atölyeleri
Sumer Kutsal Evlenme Hikayesinin Kur'an ve Tevrat'taki izleri
Sumer'de işçi Sınıfının Durumu
Saban ile KAzma'nın Tartışması
Sumerlilerde Ekonomi
Sumer'de Kadın
Mezopotamya'da Tıp
Mezopotamya'da Sihir ve Büyü
Mezopotamya'da Astronomi
Örtünmenin Tarihçesi
Başörtüsünün Arkasındaki Gerçekler
Piri Reis'in Haritası ve bir Bilim Kurgu Romanı
İnsanlık Tarihinde ilk Şehir Planı
Türk Yazısı en Eski Yazı mıdır?
Porto Riko'yu Kurtaran Türk Topu
Cumhuriyet Devrinde Çiviyazılı Belgelere Verilen Değer ve İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Çiviyazılı Belgeler Arşivindeki Çalışmalar
Kültürler Yatağı Anadolu
Türkiye Cumhuriyeti'nde Kıyafet Devrimi
Son Türk Tarih Kongresi'ne ait Notlar
Prof.V.Hatipoğlu'nun Anımsattıkları

...




Muazez İlmiye Çığ , insanlığın ortak mirası olan tabletleri bir keşif faaliyeti titizliği ile on yıllar boyunca el emeğine göz nurunu katarak okuyarak  düzenleyen, 5 bin yıl öncesinden kalan tarih parçalarını birleştiren, aramızdaki Sümerli…

İstanbul Arkeoloji Müzesinde bulunan Sümer, Akat. Hitit dillerinde yazılmış 74 bin çiviyazılı belge üzerinde 33 yıl çalıştıktan sonra 1972 yılında emekli olan Çığ, kendisini çok etkileyen Sumerlilerin  "Biliyorsun, neden öğretmiyorsun" atasözünü tutku ile benimsemiş. “Bütün bunları gençler öğrenmeli” diyen Çığ, ulaştığı bilgiyi mümkün olan en kısa zamanda en geniş çevreye ulaştırmayı hedeflemiş.

Bugüne kadar 15 kitap ve 100′ü aşkın makalesi yayımlanan M. İlmiye Çığ'ın bu kitabı çeşitli dergilerde yayımlanan makaleleri ve bilimsel toplantılarda sunduğu bazı bildirileri kapsamaktadır. Çığ, Sümerlilerden zamanımıza ulaşan kültür izlerini yazılarıyla bizlere taşıyor.

Kitapla bazı ilkleri de bulacaksınız: Tarihte ilk cinayet ve Sümer mahkemeleri; ilk rüşvet olayı; en eski ninni; ilk kadın şair; ilk vergi reformu; en eski gümrük kaçakçılığı; ilk cilt örneği…

M. İlmiye Çığ son olarak Sümer edebiyatı ve Süleyman Peygamber üzerine çalışmalarını sürdürüyor. İlgiyle okunacak Ortadoğu Uygarlık Mirası’nı okurlara sunuyoruz.


KAYNAK YAYINLARI, 2008

....




16 Nisan 2013 Salı

ATATÜRK VE TARİH



ATATÜRK ASPENDOS'TA



Atatürk’ün hayatında gözlenen odur ki, Millî Mücadele döneminden sonra Türkiye Cumhuriyeti tarihini millî bir temele oturtmak için çabalarını arttırmış ve bu yüzden de pek çok ilimlerden faydalanma yoluna gitmiştir. Millî Mücadele döneminde hep ileriye bakan Atatürk, yeni devletini kurduktan sonra geçmişe dönerek, devletin sağlam temellere dayanması için “tarih ilmeyle meşgul olmaya başlamıştır. Atatürk esasında daha okul sıralarında, gençlik yıllarında, tarihe büyük ilgi duymuştur. Siyasî hayattaki başarılarında geniş tarih bilgisinden büyük çapta istifade etmiştir.

Bir tarih yaratıcısı olarak gördüğümüz Atatürk, tarih yazıcılığının çok daha güç olduğunu görmüş ve bunun için de güvendiği kimseleri çevresinde toplıyarak Türk tarihçiliğini vakanüvislikten kurtarıp çağdaş tarihçiliğe yaklaştırma çabaları içinde olmuştur. İşte bunun içindir ki “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmiyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır” demiştir. (1) 

Atatürk çağdaş bir tarihçilik derken tarihin kesinlikle saptırılmasından , tahrif edilmesinden yana olmamıştır. “Herhangi bir tarihi elinize aldığınız zaman onun gerçeğe uygun olup olmadığına güven duymak için dayandığı kaynak ve belgeleri araştırılır. Bizim şimdiye kadar doğru bir millî tarihe malik olamayışımızın sebebi tarihlerimizin, hakikî okuyucuların belgelere dayanmaktan ziyade ya birtakım meddahların veya birtakım kendim beğenmişlerin hakikat ve mantıktan uzak sözlerinden başka kaynak bulamamak bedbahtlığıdır” demiştir. (2) 

Bir başka konuşmasındaki sözleri de yine aynı mealdedir. “Sonradan uydurma bir eser vücuda getirerek ertesi gün pişman olmaktansa, hiçbir eser vücuda getirmemek, beceriksizliğini itiraf etmek daha iyidir.” (3)

Atatürk, tarihe yahut “tarih ilmi”ne karşı niçin bu kadar duyarlı olmuştur? Niçin tarih ilminin ülkemizde gelişmesini sağlamak için büyük çaba harcamıştır? Bu soruların cevapları çok çeşitli olarak gözükmektedir. Bir defa Atatürk “tarih ilmi”ni devletin ilerlemesi, çağdaşlaşması için manevî bir destek olarak kullanmıştır. Bir başka deyişle Atatürk, devletin kuruluş yıllarından sonra Türk halkının benliğini bulabilmesi için en güvenilir vasıtayı “tarih”te bulmuştur.

Yeni Türk devletinin benliğini bulabilmesi için neler yapılmalıydı? Bir Türklük şuuru nasıl yaratılabilirdi? 

Atatürk bu soruların cevaplarını da yine tarih ilminde aramış olmalıdır ki: 

“Büyük devletler kuran atalarımız büyük ve geniş medeniyete de sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek, Türklüğe ve dünyaya bildirmek bizler için bir borçtur” demiştir. 

Bunu yaparken de hiçbir zaman tarihî gerçeklerin tahrif edilmesini istememiş ve bunun için de 1931 yılında Türk Tarih Kurumu Başkanı Tevfik Bıyıklıoğlu’na yazdığı mektupta şunları söylemiştir: 

“Tarih yazmak için tutulan yolun mantıkî ve bilhassa ilmî olması şarttır. Bu münasebetle yüksek heyetinizin reisi bulunan zât-ı âlinize hatırlatırım ki, yeni dünya ufuklarına açacağınız yeni tarih semasında dikkatli olunuz. Sümmettedarik bir eser vücuda getirerek ferdasında nadim olmaktansa hiçbir eser vücuda getirmemek aczini itiraf etmek evlâdır. İlim sahasında vesveseli olmak, miskin müesseselerin mezunlarına inanmaktan evlâdır. “ (4)

Atatürk’te yeni bir tarih yaklaşımının içeriği şu idi: 

Türk tarihi, Batıda ve Türkiye’de uzun zaman sanıldığı gibi sadece Osmanlı Tarihi’nden ibaret değildir. Ayrıca Osmanlı Devleti de bir “hanedan” devleti veya bir “aşiretten” doğan devlet de değildir. 

Yıkılan Selçuklu Devletinin mirası üzerine kurulan bir devlettir. (5) Bundan dolayı Osmanlılardan önce kurulan Selçuklular dönemi de, Türk tarihinin son derece önemli ve parlak bir dönemidir. 

İş burada da kalmayıp böylece daha eski tarihe Orta Asya’da başlıyan Türk tarihine gelip dayanmaktadır. Böyle olunca da o zamana kadar ihmal edilmiş ve sadece birkaç Avrupalı tarihçinin eserlerinden tercümeler yapılarak bilgi edinilmiş olan bu Türklerin tarihleriyle ilgilenmek gerekmektedir.

Yeni kurduğu devletinde bir Türklük şuuru yaratılırken Osmanlı Devleti’nin benimsediği “ümmet” fikri yerine “millet” olmanın çok önemli bir faktör olduğunu Atatürk biliyordu. 

Çünkü uygarlık, demokrasi, bilim ve teknoloji alanlarında büyük atılımlar yapan ve ilk “millet” olma aşamasına erişen Avrupa topluluklarından Fransa ve İngiltere gibi çağdaşlaşmaya ayak uydurabilmek için “millet” olma aşamasına gelinmesinin şart olduğunu görüyordu. 

Çünkü “millet” olma yolundaki mesafe ile çağdaşlık alanındaki gelişmelerin büyük bir paralellik gösterdiğini biliyordu.

Bilindiği gibi, Osmanlı Devleti döneminde tarih öğretimi “Osmanlı tarihi”, “Umumî tarih ve “İslâm tarihi”nden ibaretti. 

Bilhassa II. Meşrutiyetten sonra görülen Türkçülük hareketleri bile “Türk tarihi”nin okullarda okutulan tarih kitaplarında istenilen seviyeye ulaşmasını sağlıyamamıştır.

Osmanlı Devleti dönemindeki bu tarih öğretimi yanında Osmanlı toplumunda uzun yıllar tarih ilmi tek görüşün içinde, sadece vesikaların toplanmasından ve daima aynı soruya istenen cevabı veren olayların araştırılmasından ibaret kalmıştır ve hâkim olan İslâmî tarih görüşünün değişmesi mümkün olmamıştır.

19. yüzyıldan itibaren ise, Osmanlı tarih anlayışında ve usulünde yavaş yavaş bir değişme başlamıştır. Bu değişmede ise Avrupanın mutlak tesirini görmek mümkündür. Bunun sonucu olarak da, yeni tarih metodlarının bazı tarihçiler tarafından kullanıldığını görmekteyiz.

20. yüzyıla geldiğimiz zaman ise Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı ve nihayet Millî Mücadele döneminde yaşayan felâketler ve buhranlar, bir devletin ortadan kalkmasına yeni bir devletle beraber bir millî şuurun, milliyetçilik ideolojisinin tam olarak yerleşmesine vesile teşkil etmiştir. İşte bundan sonradır ki yeni Türk Devletinde tarih ilmi önem kazanmaya başlamıştır. (6)

Tarih ilminin önem kazanmasından sonra Atatürk, “millet” tarihinden çok “ümmet” tarihi ile meşgul olan Osmanlı tarihçilerinin yerine kendi kökenleriyle uğraşacak, Anadolu insanının nereden, nasıl ve hangi medeniyet dairesinden geldiklerini araştıracak yeni bir görüşe sahip olan tarihçilere ihtiyaç duyulduğunu belirtmiş ve 

“Biz milliyet fikirlerini tatbikte çok gecikmiş ve çok ilgisizlik göstermiş bir milletiz. Bunun zararlarını fazla faaliyetle gidermeye çalışmalıyız. Osmanlı İmparatorluğu içindeki çeşitli toplumlar, hep millî inançlarına sarılarak, milliyetçilik idealinin gücüyle kendilerini kurtardılar… Kuvvetimiz zayıfladığı anda bizi hor ve hakir gördüler. Anladık ki, kabahatimiz kendimizi unutmuş olduğumuzmuş. Dünyanın bize saygı göstermesini istiyorsak, ilk önce biz kendi benliğimize ve milliyetimize bu saygıyı, hissî, fikrî ve fiilî olarak, bütün davranış ve hareketlerimizle gösterelim” demiştir. (7)

Atatürk yukarıda da görüldüğü gibi, bir taraftan tarihe ilmî bir hüviyet kazandırmaya gayret ederken, diğer taraftan Türk toplumunun sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasî gerçekleriyle ilgilenmemiş olan Osmanlı tarih yazıcılığı yerine, tarih ilmini Türk toplumunun meseleleriyle ilgilenmeye sevk etmiştir. İşte bu husustaki sözleri de şöyledir; 

“İnsanların tarihten alabilecekleri mühim dikkat ve uyanıklık dersleri, bence devletlerin umumiyetle siyasî müesseselerin teşekküllerinde, bu müesseselerin mahiyetlerini değiştirmede ve bunların çözülme ve sonlanmalarında müessir olmuş olan sebepler ve âmillerin tetkikinden çıkan neticeler olmalıdır. 

Meselâ Osmanlı İmparatorluğunun doğmasını gerektiren sebep ve âmillerin tetkikinden çıkan netice, mühim olduğu gibi, bu imparatorluğun batmasına sebep ve âmillerinin tetkikinden çıkacak netice de o kadar mühimdir. Bu tetkiklerde, şüphesiz siyasî müesseseyi kuran milletlerin her görüş noktasından harsları derecesi mütalâa olunur: şahısların müsbet ve menfi tesirleri göz önüne alınır. “ (8)

Atatürk’ün tarih ilmiyle ispata çalıştığı diğer bir husus da çeşitli sebeplerden dolayı çeşitli milletlerin Türklere karşı besledikleri husumetleri ve Türkler hakkındaki yanlış düşüncelerini ortadan kaldırmaktı. Atatürk, tarihimize objektif bir şekilde bakılmasıyla, Türklerin daha iyi anlaşılacağına inanıyordu. Bu husustaki düşünceleri de şöyledir: 

“Milletimizin aleyhinde söylenenler bütünüyle iftiradır. Milletimizin büyük kabiliyetleri tarihen ve mantıken sabittir. Milletimiz… büyük güçlükler içinde bir imparatorluk vücuda getirdi. Ve bu imparatorluğu altı yüz yıldan beri tam bir ululuk ve büyüklükle sürdürdü. Bunu başaran bir millet elbette yüksek siyasî ve idari niteliklere sahiptir. Böyle bir durum yalnız kılıç gücüyle vücuda gelemezdi.

Dünya bilir ki, Osmanlı Devleti, çok geniş olan ülkesinde, bir sınırından öteki sınırına ordusunu olağanüstü bir süratle ve tamamen donatılmış olarak naklederdi. Böyle bir hareket yalnız ordu teşkilâtının değil, bütün idare şubelerinin son derecede mükemmel işlediğinin ve kendilerinin kabiliyetli olduğunun delilidir. “

“Milletimizin zalim olduğu iddiası da sırf iftiradan, baştan başa yalandan ibarettir. Hiçbir millet, milletimizden daha çok yabancı unsurların inanç ve âdetlerine riayet etmemiştir. Hatta denilebilir ki, başka dinlere mensup olanların dinine ve milliyetine riayetkar olan yegâne millet bizim milletimizdir. “ (9)

Atatürk milletine yeni bir benlik yeni bir ruh vermek, Avrupa’nın Türkler üzerindeki kötü imajlarını silmek için “tarih ilmi”ne başvurmasının yanı sıra yaptığı inkılâpların da en iyi şekilde benimsenmesi, inkılâpların yerine oturtulması için de tarihe önem vermiştir. 

Çünkü inkılâplar bilindiği gibi sadece mevcudu değiştirmezler, aynı zamanda geçmişi de, düşünceleri de alt üst ederler. İnkılâplar, eskiyi yıkarken, onun tarihî temellerini ve mantığını en azından sarsar, yeniyi ortaya koyarken de, ona tarihî bir temel ve izah tarzı arar. İşte bundan dolayıdır ki, Atatürk tarih ilminin ışığında yeniden bir tarih yazdırmak istemiştir. 

Bunun içindir ki 23 Ocak 1930 tarihinde toplanan Türk Ocakları VI. Kurultay’ında Türk Ocakları yasasına “Türk tarih ve medeniyetini ilmî bir surette tetkik ve tetebbu eylemek vazifesiyle mükellef olmak üzere bir Türk Tarih Heyeti teşkil eder” maddesini eklemiştir. (10)

Netice olarak şunu söyliyebiliriz, Atatürk’ün tarih ilmine yaklaşımı, bilimsellikten asla uzaklaşmıyan yeni bir tarih yazıcılığının başlatılması ile ;

1  -  Avrupa’daki yeni dostlarına Türkün ne olduğunu izah etmek, 
2  - Türklük şuurunu geçmişle birleştirerek yerleştirmek, 

yaptığı inkılâpların korunabilmesi için tarihî bir temel ve izah tarzını bulması şeklindedir.



Doç. Dr. Özkan İzgi
Atatürk Araştırma Merkezi ( ALINTIDIR)

dipnotlar:
1) Prof. Dr. Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara, 1984, Üçüncü Baskı, s.138.
2) Kocatürk, aynı eser, s., 138.
3) Kocatürk, aynı eser, s., 138.
4) Ekrem Akurgal, “Tarih ilmi ve Atatürk”, Belleten, C. XX. Sayı 80. s., 583.
5) Prof. Dr. Turhan Feyzioğlu, “Atatürk ve Tarih”, Atatürk Haftası Armağanı, Genel kurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1986, s., 23.
6) Prof. Dr. Bayram Kodaman, “Atatürk ve Tarih”, Atatürk ve Kültür, Hacettepe Üniversitesi Yayınları, Ankara, 1982, s., 5
7) Feyzioğlu, aynı eser, s., 7-8.
8) Kocatürk, aynı eser, s., 139.
9) Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, ikinci baskı, Cilt II, s., 9.
10) Cengiz Orhonlu, “Atatürk ve Tarih Görüşü”, Türk Kültürü, Cilt VI, Sayı 61, s., 28.



ATATÜRK, çalışmalarını genelde Çankaya 'da  yapar, fikir alışverişlerinde bulunurdu.



***