Translate

28 Mart 2017 Salı

Efesli İki Doktor - Tıp ve Hemşirelik





Azize Tekla - Efes // Kadın Kam baharı kımız ile selamlarken - Orta Asya
Çanakkale Savaşı 1915 - Hilal-i Ahmet Cemiyeti (Kızılay) Hemşileri // Rahibe Hemşireler - Amerika 1863







Sağlık hayatımızın en değerli zenginliğidir. İnsanoğlunun var olmasından bu yana tıp her zaman ilerlemiştir ve yeni hastalıklar çıktıkça da kendisini geliştirecektir. Size hemşeri doktorlarımızdan Efesli Soranos ile Rufus'tan bahsedeceğim. (1) Ama önce kısaca tıp tarihine bir göz atalım.


     Yaklaşık MÖ 4500'lerde Türkmenistan'dan Mezopotamya'ya inen Sumerliler için "Tarih Sumerle Başlar" derler ya, aslında yanlış bir kavram, çünkü tarih onlardan öncede vardı ve buna "Tarih Öncesi Dönem" diyorlar. Arkeolojik kazıların devam ettiğini, henüz bulunamamış yazıtların olduğunu, bulunan yazıtların da  hepsinin çevrilmediğini bilirsek, bunu şimdilik doğru farz edebiliriz. 


     Yazının bulunmasından önceki, yani tarih öncesi döneme gidersek erkeklerin avcı, kadınların ise botanikçi olduğunu görürüz. Kadınlar hangi bitkinin iyi ve yararlı, hangisinin de zararlı ve zehirli olduğunu deneme yanılma yoluyla bulmuştu. Bu bilgiler nesilden nesile aktarılır ve her nesilde bilgiler çoğalırdı. Bu kadınlar hem bitkisel tedaviler yapıyor hem de bazı bitkilerle transa girip gelecek hakkında kehanetlerde bulunuyorlardı. Bu yüzden en güçlü ve ilk şifacılar kadınlardı, daha sonraki dönemin Kamlarıydı (Şaman Türkçe değildir, ayrıca Orta Asya'da erkek kamların kadın giysileriyle tören düzenledikleri biliniyor). Diğer bir değişle tarihin ilk hekimleri ve eczacıları kadınlardır. 


     Sumerlilerin tıpta, astronomide, matematikte ve mitolojide gelecekteki Mısır, Hitit, Yunan gibi birçok medeniyeti etkilediği bir gerçektir. Tedavi uygulamaları MÖ 3000'lerde Mezopotamya'da tapınak rahibelerinin elindeydi. Her türlü hastaya baktıklarından zamanla yetişemez oldular ve ebeliği tapınak dışına çıkardılar. Sonuçta bir kaç pratikle öğrenebilecek bir meslekti. Ataerkil olan Akad ve Asur gibi Sami halkların bölgeyi ele geçirmesiyle, tapınak görevini rahipler aldı. Böylece tapınaklara gelen hastaların tedavisi de rahibelerden rahiplerin eline geçmişti. Diğer yandan zaten tapınak dışında olan ebelik ise kadınlara kalmıştı. Böylece tıp kadınların elinden alınıp, yerine erkekler getirilmişti. Bu aynı zamanda "Anaerkil Töre"den "Ataerkil Töre"sine geçişin de başlangıcıydı. Bu yüzden Hellenistik ve Romalılar döneminde kadın doktorlar çok nadir görülmektedir, çünkü onlara göre "tıp" erkek egemenliğine aittir.  


     Kadınlar ise gizliden veya açıktan, bugün için "alternatif tıp" denilen bitkisel tedavilere devam etmiş ve fakir halkın şifacısı olmuştur. MÖ 4.yy'da Atina'da ebelik yapan Agnodice erkek kıyafetleri giyip anatominin "sözde" babası sayılan Kadıköylü Herophilus'un yanında eğitime başlamıştı. Lakin yakalanıp yargılandı ve ölüm cezası aldı. Fakat kadınların tepkisiyle karşılaşan devlet yöneticileri cezanın uygulamasından vazgeçmek zorunda kalmıştı. MS 1.yy'da "Doğa Tarihi" yazan Pliny'e göre MÖ 1.yy'da yaşamış Elephantis ki Bergamalı Galen'de bahseder, kelliği tedavi etmiş bir ebedir. Yine Pliny'e göre kuduz ve  sıtma ile mücadele eden kadın hekim Laus, güneş yanıklarını tedavi eden Salpe, ebelik ve kürtaj yapan Olympias ve birçok hastalığı tedavi eden Sotira birinci yüzyılda yaşamış, antik dönemin bilinen kadın şifacılarındandır.  


     Başka bir örnekte, Tarsuslu Pavlos'un müridi olan Konyalı Azize Tekla'dır (Thecla). MS 1.yy'da Pavlos'un konuşmalarından etkilenen Tekla ailesini terk ederek kendisini dine verir. Din değiştirdiği için çok tepki almıştır, birçok kere ölüm cezasına çarptırılmasına rağmen her seferinde mucizevi bir şekilde kurtulur ve bu yüzden de Hıristiyanlığın ilk kadın şehidi sayılır.  Bugün Aya Tekla Kilisesi olarak adlandırılan ve MS 4.yy'da yapılan Silifke'deki bir mağarada inzivaya çekilir. Halk onu kutsal bir şifacı olarak ününü duyunca şifa aramak için ziyaret eder. Ruhsal ve fiziksel rahatsızlığı olan hastalar mağaraya yaklaştıklarında şifaya kavuştuklarından dolayı hekimlerin tepkisini çeker. Bu hekimler müşterilerini kaybettikleri için onu bir şekilde ortadan kaldırmak ister, ama Tekla yine kurtulur ve 90 yaşında öldüğü söylenir. Efes'teki Pavlos Mağarası'nın duvarında da Otacı-Şifacı olan Azize Tekla'nın bir freski bulunmaktadır.


Ortaçağ'a geldiğimizde bu kadın şifacılar maalesef politik güç, kilise egemenliği ve erkek baskısı yüzünden cadılıkla suçlanıp yakılmıştı. Ne yazık ki yakılan kadınların %85'i "şifacılık" yaptığı için değil, "büyücülük" yaptığı için cezalandırılmıştı. Kadınlar ancak 19.yy'dan sonra hekimlik yapabilmek için eğitim alabilecek ve daha çok hemşireliğe yönlendirilecekti. Günümüzde dahi hemşireliğe bir kadın mesleği olarak bakılmaktadır. Halbuki bu mesleğin özünde hasta bakıcılığı vardır, doktora yardımcı olmak vardır. Hasta bakıcılığı da doktorlarda olduğu gibi cinsiyet ayrımcılığı yoktur, ama hemşireliğe o gözle bakılmamaktadır. Hıristiyanlık döneminde hasta bakıcılığı görevini genellikle kilisede çalışan rahibeler yaptığı için ve de İngilizcede "hemşire, bacı, kız kardeş" anlamına gelen "sister" denildiğinden, hemşirelik mesleği kadına yapıştırılmıştır.



Gelelim Efesli Soranos ile Rufus'a


Roma İmparatorluğu'nun yükselme devrinde yaşayan Soranos varlıklı bir aileden gelmesinin avantajları ile iyi bir eğitim almış ve ünü Efes dışına çıkan bir hekim olmuştur.  Hayatı ile ilgili fazla birşey bilmesek de 4 ciltlik kitap yazmıştır. Latince çevirisini 6.yy. Caelius Aurelianus yapmış olsa da tekrar basımı 1838 ve 1882'i bulacak ve  günümüze parçalar halinde kalacaktır. “Ebelik ve Kadın Hastalıkları”, “Kırıklar, Belirtileri ve Bandajlar” ve “Akut ve Kronik Hastalıklar”  bunlardan üçüdür. 


     Doğum ve çocuk hastalıkları ile ilgilenen Efesli Soranos çocukların sağlığından hastalıklarına, gıdasından banyosuna kadar ayrıntılı notlar almıştır. Annelerin sağlığına önem vermiş, hatta annenin sağlığı tehlikeye girerse ki kürtaj karşıtıdır, kürtajı bile onaylamıştır. Doğum kontrol ve kürtaj Mezopotamya ve Mısır'da biliniyordu, hatta Kleopatra gibi Mısır kraliçeleri de hekimlik yapmıştır. Gebe kalmak istemeyenlere doğum kontrol yöntemleri ile sonlandırmak isteyenlere özel reçeteler hazırlanıyordu. Kadın kendi bedeni üzerinde hak sahibi ise, yani özgür bir kadın ise,  önerilen reçeteler de işe yaramazsa kürtaja başvuruluyordu. Ama onun da kuralları vardı, özellikle de "doğmamışın" korunması için yazılan bu kurallara dikkat edilirdi; Bir, annenin sağlığı tehlike de mi; İki, babalık hakkından dolayı görüşünün alınması; Üç, kürtajlar vahşice yapılmayacak. Bunlar yapılmadığı taktirde yapan da yaptıranda cezalandırılacaklardı. Kürtaj, Hellen ve Roma imparatorluklarında yasak değildi, hatta birçok yazıtta: "…vicdan azabı duyulmamıştır, başarı ile sonuçlanmıştır..” cümlelerine rastlanır. Soranos bu kurallara uyuyor ve gerekli gördüğü taktirde kürtaja onay veriyordu. Kadın doğum ile ilgili birçok aletleri, spekulum, uterus sondası gibi, tarif etmiş, yazdığı "ters doğum" ile ilgili görüşlerini de ancak 15.yy'a gelinildiğinde gerçek anlamda uygulanmıştı.


     Soranos aynı zamanda akıl sağlığına önem vermiş, kendisinin de temsilcisi olduğu "Metodik Okul (MÖ 1.yy-Yöntemsel Okul)" kurucusu Laodikyalı (2) Themison'u eleştirmiştir. Themison akıl hastalarını zincirleyip gıdadan mahrum bırakıyordu, bu yüzden tedavi ettiğinden daha fazla hastayı öldürüyordu. Soranos ise daha akılcı bir şekilde yaklaşılması gerektiğini savunuyordu. Klinik gözlemlemeyle hastaya merhametle yaklaşmanın, hastanın geçmişinin araştırılmasının önemini belirtiyordu. Önerileri bugünkü psikoterapisinde hala kullanılıyor. Raşitizm hastalığının belirtileri ile sözde "tıbbın babası" sayılan MÖ.4.yy'da yaşamış Hipokrates'in biyografisini de yazmıştır.(3) Soranos'un cilt hastalığı yüzünden hayatını kaybettiği varsayılır.




     Bugün Yunanistan'da Efesli Soranos adına iki yılda bir "Soranos Dostluk Ödülü" dağıtılmaktadır. Türkiye'den bu ödülü alan 4 kişi vardır: İhsan Doğramacı (1995),  Erdal İnönü (1999), Doç.Dr. C.Narter [(Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı-Deneysel fetal cerrahi, 2002) ve sadece Narter Soranos’un mesleğine uygun ödül almış görünüyor] ve Zülfü Livanelli (2005).


     Efes'ten diğer hekimimiz ise lakabı "kızıl-sarışın" anlamına gelen "optikçi" Rufus'tur. Efesli Rufus’ta Soranos ile aynı dönemde yaşamış olup, gözün yapısı ile ilgilenmiş, göz lensinden bahsederek ayrıntılamıştır. Lakin, göze gelen ışınlarının lenste kırıldığının belirtilmesi için 16.yüzyılın gelmesi gerekmektedir. Bu yüzden günümüzde fotoğrafçılıkta kullanılan lenslere de onun anısına Rufus adı verilmiştir.


     1600'lere kadar insan anatomisi üzerinde çalışmak yasaktır. Antik dönemde cesetler üzerinde gizlice anatomi çalışmaları yapıldı düşünülür, çünkü MÖ 1.yy'da anatomi çalışmaları yapan Rufus, her ne kadar domuz ve maymunlar üzerinde çalıştıysa da, ayrıntılı bir şekilde anatomi haritası çıkarmıştır. Aynı zamanda hijyene önem vermiş, nabız ile kalp ritmi arasındaki bağlantıyı ortaya çıkarmıştır.  Bir çok hastalığın belirtileri onun tarafından dile getirilmiş olup, "Böbrek ve Mesane Hastalıkları" ile  "Basit Anatomi Kitapçığı" (Elementary Treatise of Anatomy) günümüze kalan kitapları arasındadır. Hayatı hakkında daha fazla bir bilgi yok, ancak Bergamalı Galenos'un dünyaya geldiği sıralarda, yani MS 129'larda öldüğü söylenir.


Efesli Rufus - 17.yy çizimlerinden




     Tüm sağlık çalışanlarının Tıp Bayramı’nı kutlarım...


Sevgilerle,
Semra Bayraktar
KUYETA Ocak/Şubat 109-110
Kuşadası Yerel Tarih Araştırmaları Grubu 
Soranos ile ilgili ilk yazım 2010 yılında Rehberce Dergisi'nde yayınlanmıştır.

(1) Şahıs ve şehir isimlerinin dillere göre değiştirilmesi karışıklıklar meydana getirdiği için Alexander adını İskender olarak değiştirmeyip orjinalini kullandım. Buna en güzel örnek, Attila'nın Almanlar tarafından Etzel olarak değiştirilmesidir. Halk bunu farklı bir kişilik veya millet olarak görmektedir.
(2) Laodikya antik kenti Denizli'dedir.
(3) MÖ 460-370 yılları arasında yaşamış ve "Tıbbın babası" olarak sunulan Hipokrates tıbbın babası falan değildir, çünkü ondan binlerce yıl önce Sumer, Mısır, Çin gibi "Doğulu"lar tıpta ilerlemiştir. 19.yüzyılda "Batılı"ların kendilerini "üstün ırk" "Doğulu"ları da "aşağı ırk" görmesinden kaynaklanan ve kendilerini Yunan ve Roma medeniyetine bağlamasından doğan bir yanıltma ve bilgi kirliliğidir.  Yani Yunanlılardan önce de tıp yasalarla düzenlenmiştir. Prof.Dr.Şahin Aksoy  Hipokrat'ın tıbbın babası olmadığını söylerken, Prof.Dr.Sait Kapıcıoğlu da "Tıbbın babası Hipokrat değil, MÖ 2980'lerde yaşayan Mısırlı İmhotep'tir" demiştir. Bazı batılı bilimadamları da [Kanadalı hekim Sir William Osler (1849-1919) gibi] bunu yazmıştır. Lakabı "İlaçların Tanrısı" olan İmhotep'in öğretisi yıllarca Hellenler arasında saygı görmüştür, ama sonraki siyasi düşünceler ağır basmış ve zamanla unutulmuştur. Gerçeklerin kabullenilmesi yine yıllar alacaktır.

İmhotep MÖ.2600 - "Tıbbın Babası", MÖ.3.yy örneği,Louvre Müzesi


Kaynaklar:
- Ahmet Acıduman, Işıl Arıtürk, Önder İlgili; Türk Nöroşirürji Dergisi, 2010,Cilt: 20,Sayı: 2 : - Prof.Dr.K.Hüsnü Can Başer: - Die Gynakologie des Soranus von Ephesus: - Saint Antuan Kilisesi-İstanbul : - Prof.Sue Vilhauer Rosser "Women, Science, and Myth" : - Prof.Dr.Sait Kapıcıoğlu makaleleri; Prof. Dr. Recep Akdur "Tıbbi Etik ve Meslek Tarihi";  Prof.Dr.Şahin Aksoy "Tarihte Tıp"



ilgili:










Hazarlar ve Yahudiler






Foto sevgili Nuray Bilgili'den




Hazarların aslı Saka kabilelerindendir. Sakaların Horasan bölgesinde varlıklarını sürdüren kollarının bir kısmı Hindistan tarafına gitmiş, bir kısmı Partların bir kemiğini oluşturmuş , bir kısmı da Hazar Denizi civarına gelerek İtil nehri boyuna saçılmışlardı.(14)


Bundan başka Hazarları Hun döneminden sonra Güney Rusya bozkırlarını istila eden Türk Ogur kabilelerinin bünyesinde bir halk (15) olarak görenler olduğu gibi, onları Uygurların bir kolu olarak görenler de vardır.


Hazarların buradaki komşuları Türk asıllı Burtaslar, Bulgarlar ve etnik mensubiyeti tartışmalı Saklablar (Sakalibe) idi. Sınırları genişleyince Slavyanlarla da komşu oldular. Peçenek, Guz ve Kıpçakların bölgeye gelişleri çok daha sonradır. Bununla birlikte Bizanslı yazarlar Hazarları genel olarak Türk halkı olarak gösterirler. Arap yazarlar da bu görüştedir. Hazarlar ise kendilerini Ugor (Ogur), Avar, Guz, Barsil, Onogur, Bolgar ve Sabirlerle akraba sayarlar.(16) Bazı yazarlar, örneğin Pritsak, Hazarların adının Çin kaynaklarındaki K’o-sa şeklinin Dokuz Uygur kabilesinden altısının adı olan Kesa’yla yakın benzerlik arz etmesine dayanarak, onları Uygur asıllı göstermek isterlerse de, bu pek de tutulan bir görüş değildir.


Hazar dili Bulgar diline yakındı. Özellikle Arap coğrafyacıların, örneğin İbni Havkal’m “Hazarların dili Bulgarların diline yakındır” şeklindeki kaydı ile Tuna Bulgaryasıyla İtil civarında bulunan ve “Bulgar hanları şeceresi” denilen yadigârlarda ve bazı kitabelerde saklanan eski Bulgarca kelimeler sayesinde Bulgar dilinin bugünkü Çuvaşçaya yakın olduğu, Oğuz-Peçenek kabilelerinin dilinin mensup bulunduğu Batı Türkçesi grubuna girdiği, ama Doğu Türkçesi grubuna ait Uygurcayla hiçbir akrabalığının bulunmadığı anlaşılmıştır.(17)


Hazarların V. Yüzyıldan önce Hazar Denizi civarında bulundukları ile ilgili iddialar bir anakronizm teşkil etmektedir. Hazarlar güçlü bir hakanlık haline gelinceye kadar birkaç yüzyıl boyunca komşularına balık ve balık tutkalı satarak, kendi karınlarını ise ağırlıklı olarak balık ve pirinçle (18) doyurarak geçirdiler.


Bu sıralarda yani V. Yüzyıl sonlarında İran’da ortaya çıkan Mazdakizm (ilkel komünizm) hareketi ilk önceleri sempatiyle karşılandıysa da, sonradan onların yalnızca kendilerini düşünen egoist teröristler olduğu anlaşıldı. Anasına göz diken ve ona ilişmemesi için leş gibi kokan ayaklarını öptüren Mazdak’tan intikamını alırken “Ayaklarını öptüğümde duyduğum o leş gibi kokuyu hâlâ burnumda hissediyorum” (19) diyen Hüsrev Anuşirvan, Sakaların da yardımıyla Mazdakîlere karşı bir katliam başlattı. İşte bu katliamdan kurtulmayı başaran Mazdakiler, doğuda Eftalitler (Ak Hunlar-SB), batıda Bizanslılar tarafından istenmediği için Kafkaslara kaçtılar. (20)


Mazdakî hareketinin başladığı dönemde İran’daki Yahudiler iki gruba bölünmüşlerdi. Talmudçular ve Kabbalistler. Talmudçular Mazdakilerden nefret ediyorlardı; çünkü sahip oldukları serveti kimseyle bölüşmek gibi bir niyetleri yoktu. Kabbalistler ise Mazdakilere sempatiyle bakıyorlardı. Mazdakizm hareketinin İran’ı kasıp kavurduğu günlerde, Yahudiler kendi aralarında çatıştıklarından, Ortodoks Yahudiler olan Talmudçular orada nefes alamaz hale gelmişlerdi ve kaçıp Bizans’a sığınmak zorunda kaldılar. Gumilev’in tabiriyle “gerçi orada da asık bir suratla karşılandılar, ama yine de bu İran’da kalıp ölmekten daha iyi idi.” (21)


Mazdakîlerle birlikte Kafkaslara kaçan Yahudiler, Terek ile Sudak (veya Sulak) arasına yerleşip, yerli halk Hazarlarla takışmaktan kaçınarak sığır beslemeye başladılar; ama Sabbat bayramını ve sünnet olma geleneğini de bırakmadılar. Uzunca bir süre böyle geçti.


Bizans’a kaçan Yahudiler İran’da buldukları dini serbestiyi burada bulamadılar. 546’da Bizans imparatoru Justinianus bir ferman yayınlayarak Yahudilerin fısıh (hamursuz) bayramının Hıristiyanların Kutsal Haftasına rastlaması halinde, bunu kutlamalarını ve mayasız ekmek yemelerini yasakladı. 553’de ise Yahudilerin “sözlü geleneklerini” kullanmaları yasaklandı. Bu durum Yahudilerde İran yanlısı bir tavır oluşturdu. 602’de İran’la Bizans arasında savaş çıkınca, Yahudiler Bizans’ın arka bahçesinde din kökenli karışıklıklar çıkardılar ve el altından İran’a yardım ettiler.


723 yılma gelindiğinde İmparator III. Leon, Bizans İmparatorluğu sınırları dahilinde, yaşayan tüm Yahudilerin zorla vaftiz edilmesi yönünde bir ferman yayınlayınca, Yahudiler artık burada daha fazla kalamayacaklarını anlayıp Hazarya’ya göç ettiler. Hazarya’ya daha önce İran’dan kaçan Yahudiler Kabbalist, Bizans’tan gelenler Talmudçu oldukları için Kabbalistler tarafından pek de güler yüzle karşılanmadılar, ama ne de olsa kendi hemcinsleriydi. Hazarya’da Hazarlar ve Yahudiler tam 200 yıl birbirlerine karışmadan barış içinde yaşadılar.



Hazarlar ve Göktürkler

Biraz önce Hazarların Horasan taraflarından gelen Sakaların torunları olduğunu belirtmiştik. Hazarların ve Bulgarların bir zamanlar Horasan’da bulundukları konusunda bazı Yahudi rivayetleri de vardır. Buna göre Hazarların da aralarında bulunduğu dört Türk kabili si yağmur yağdırmak suretiyle düşmanlarını mağlup etme tılsımını biliyorlardı; hükümdarlarına Hazarca “Hazan ” diyorlardı. Yine Yahudi rivayetlerine göre Türk’ün hakimiyetindeki dört kabileden oluşan devlet, henüz Hz. İbrahim’in zamanında onun oğulları tarafından kurulmuştu. (22) Muharref Tevrat’a dayalı bu rivayetin elbette hiçbir bilimsel değeri yoktur. Yahudiler zaten bir dönem Araplarla, bir dönem Türklerle, bir dönem Japonlarla (23) akraba olduklarını iddia etmişlerdir. Güya Japon imparatoru Davut peygamberin soyundan ve Japonlar da kayıp on Yahudi kabilesinden birinden türeyen sülaleden inmişler (24)...


Z.V. Togan, hem Hazarların aslının Sakalar olduğunu ileri sürmekte, hem de Yahudi rivayetine istinaden “Yafes oğulları arasında en akıllı ve bilimli olanların yalnızca Türk ve Hazar olduğunu ” , diğerlerinin bozkır halkları olarak kaldıklarını belirtmektedir ki, Musa’dan 800 yıl sonra keyfi bir şekilde yazılan Tevrat’a dayanılarak Hazar adının çok eski olduğu şeklindeki bir iddia pek gerçekçi gözükmüyor. Halbuki Kazanlı tarihçi Haşan Ata el-Abeşî haklı olarak, Arapların Türklerle tanıştıktan sonra Türkçe konuşan bütün kabilelere Türk adını verdiklerini, fakat daha sonra Hazar civarındaki Türklerle karşılaşınca çekik ve dar gözlü oluşları sebebiyle onlara “Hazar” dediklerini (25) belirtmektedir ki, gerçekten de Arapçada “Hazar” ( arapça yazı var -SB ) kelimesi “çekik ve dar gözlü” anlamındadır. Zaten ne eski Çin kroniklerinde, ne Pers kaynaklarında “Hazar” adında bir halktan veya kabileden bahsedilmez.


Hazarların Hazar çevresine daha doğrusu İtil nehri boylarına ne zaman geldikleri tam olarak bilinmiyor; fakat bağımsız bir siyasi varlık olarak ortaya çıkışları Sabirlerin çöküşünden sonra yani VI. Yüzyılın ortalarından biraz sonralarına rastlamaktadır. (26) Yine de Hazarlar, Batı Türklerinin veya diğer deyişle On Oklar’m batı taraflarına doğru sarkıp, Hazarya’yı soluklanma noktası olarak kullanmaya başlamalarıyla birlikte, onlarla çarçabuk kaynaşmış ve hatta komşularına karşı kendilerine güçlü bir müdafi bulmuşlardı. Çünkü İtil deltasında ve Terek vadisinin ormanlık bölgelerinde yaşayan Hazarlar bozkırlı Kara Bulgarlar ve Dağıstan (şerir) dağlıları tarafından kuzeyden ve güneyden kıskaca alınmışlardı. (27) Aslında belli bir süre Sahirlerin hakimiyeti altında kalan Hazarlar, onların Avarlar tarafından ezilmesinden sonra, Avarların pençesine düşeceklerdi; ama Avarlar arkalarından kovalayan Gök-Türklerin kılıçlarından kurtulmak için hızlı bir şekilde Avrupa yönünde ilerlemelerini sürdürdüler. Sabirlerden ve Avarlardan boşalan yeri Kara Bulgarlar ve Dağıstan dağlıları alacakken, Türkler bölgeye çıkıp geldiler ve böylece Hazarlar, Sabirlerden kurtulduk derken, Türklerin hakimiyeti altına girdiler. (28)

Türklerin Hazarya’ya gelişleri, Gök-Türk Hakanlığının ikiye ayrılmasından sonra, Batı Türk Hakanlığının yayılma dönemindedir. Gerçi İstemi-han zamanında bir Kafkasya seferi düzenlenmişti, ama Türklerin ağırlıklı olarak Kafkaslara yönelmeleri VII. Yüzyılın başlarındadır. 571 yılında Bizans-Sâsânî savaşlarının başladığı günlerde, Gök-Türklerin batıya doğru ilerlemeleri sürüyordu. Kuban ırmağı havzası, arkasından Azerbaycan Türklerin eline geçtiyse de, Bizans’m yapılan anlaşmaya uymaması yüzünden bu ilerleme durdu.


Nitekim Türklere gönderilen Bizans elçisi Valentin, Türk Şad [T’anhan/ Türksant] tarafından bir güzel haşlandı. (29) “Ağzında on dili ve bin yalanı olan Rimler siz değil misiniz?” Sözlerini bitirdikten sonra on parmağını ağzına tıkıp çıkartarak devam etti: “Şu anda benim ağımda on parmağım olduğu gibi, siz Rimlerin ağzında da on diliniz var. Biriyle bana, diğeriyle benim kölelerim Varhonitlere (Avarlara) yalan söylüyorsunuz!... Şu bedbaht Alanlara ve hatta Utigur [Oturgur] lara bakın. Engin cesaretleriyle coşup, güçlerine güvenerek muzaffer Türk milletine karşı çıkmaya cür’et ettiler, ama ümitleri boşa çıktı. Bu yüzden tebaamız ve kölemiz oldular!” (30)


Türk Şad’m Bizans elçisine kızmasının tek sebebi bu değildi. Bir defa Bizanslılar büyük bir saygısızlık etmiş ve Türklerin yas döneminde çıkıp gelmişlerdi. Çünkü o sırada İstemi-han ölmüştü ve Türkler yastaydılar. Üstelik Bizans elçilik heyetindekiler Türk göreneklerine uyup yüzlerini bıçakla kesmemişlerdi. Ayrıca Türklerin Azerbaycan’da ilerlemelerini durdurmak için Sabir kitlelerini Avarlar vasıtasıyla ortadan kaldırmışlardı. Onlar Türk Şad’ın huzurundan ayrılıp Tarduhan’ın yanma gittikten sonra geri dönerlerken Kırım’da Kerç kalesinin Türkler tarafından fethedilmiş olduğunu gördüler. (31) Fakat Türkler Kırım’da fazla uzun kalamadılar ve bir süre sonra Bizans’ın baskıları sebebiyle geri çekildiler.


Fakat Gök-Türklerin Kafkaslarda ilerlemelerinin durması geçici idi. Çünkü Türk Hakanlığı içindeki iç çalkantılar durunca, Türklerin batıya yönelişleri tekrar başladı. VII. Yüzyıl başlarında Kafkas civarlarında iki yarı göçebe halk yaşıyordu: Kuban’ın kuzeyinden Don’a kadar uzanan topraklarda Bulgarlar (Uturgur, Unnogundur, Onogur vs.), Aşağı Terek ile Aşağı İtil sahillerinde ise Hazarlar. 589 ve 626-630 yılları arasındaki savaşlarda Hazarlar hiç de kafa yormadan kaderlerini Türklere bağladılar. Ne de olsa ikisinin kökeni de aynıydı. Hazarlar Sakaların torunlarıydı. Gök-Türklere ise Bizans elçisi Zemarkhos’un dediği gibi “eskiden Saka deniliyordu, şimdi adları Türk olmuştu.”


Türk-Hazar ittifakı konusun da Gumilev şöyle der: “Türkler ortaya çıkınca Hazarlar onların tuğları altına sığınmak ve hiçbir şeyin muhasebesini yapmamakta tereddüt göstermediler. Altaylardan Don’a kadar bütün bozkır kabilelerini kurt başlı tuğları altında toplayan Türkler, kervan yolunu felce uğratan baş düşmanları İranlıların hakimiyetindeki Trans-Kafkasya’yı ele geçirmek için çetin savaşlar verdiler. Türklerle birlikte Azerbaycan ve Gürcistan’ı yağmalamaya giden Hazarlar, büyük çapta ganimetlerle döndüler. Türk hakanlığı T’ang İmparatorluğu’nun darbeleriyle yıkılınca, serbest kalan Hazarlar kendi devletlerini kurdularsa da, başlarında yine Açina hanedanından hakanlar bulunmuştur . Türklerle başarılı bir simbioz sergileyen Hazarlar, 650’de güçlü bir devlet halini aldılar.” (32)


Türkler İran’ın şah damarlarını kestikleri için artık Perslerin Kafkaslar üzerinde bir etkisi yoktu, fakat İran’ı fetheden Araplar aynı sıralarda Kafkaslarda hiç hesapta olmayan yeni partner olarak devreye girmişler ve Hazarları tehdit etmeye başlamışlardı. Gerçi Hazarlar Araplara karşı olan tüm muhalif güçleri bir bayrak altında toplamayı başarmışlar ve hükümranlık alanlarını Kırım, Aral Gölü, Kuban, Oka, Desna ve Sakmar’a kadar genişletmişlerdi; ama o sıralar artık bölgeye sokulmuş olan Guzlar, kuzeydeki Madyarlar, batıdaki Alanlar ve (Kara) Bulgarlar hiçbir zaman onların dostu olmamışlarsa da, vaktiyle Batı Hunları bünyesinde acı tecrübeler edinen bazı halklar Hazar-Arap çatışmalarında taraf olmak istemediler.


Kara Bulgarların, Burtaşların, Madyarların ve daha sonraları Peçeneklerin, Guzların ve Kıpçakların “Türk ” adını hiç kullanmamış "İmaları belki anlaşılabilir, ama bir süre Batı Türkleri hakimiyetinde yaşayan, onlarla kader birliği eden ve üstelik de başlarında Açina soyundan gelen hakanların bulunduğu Hazarların “Türk ” adını kullanmamış olmaları ilginçtir.


Bizans imparatoru Heraklios’un Ermenistan ve Azerbaycan’da o zamanki adıyla Albanya’daki hakimiyeti pek de sağlam değildi. Ermeniler ve Albanlar Persler kadar Bizanslıları da sevmiyorlardı ve İsyan etmişlerdi. Bir yandan Perslerin diğer yandan isyankâr mağlupların arasında kalan Heraklios, eski dostları Türklerden müttefik atamak zorunda kalmıştı. İşte Bizans kaynaklarında Hazarlardan ilk defa bahsedilmesi de bu vesileyle olmuştur. (33) Türk-Bizans müşterek ordusunun Kafkaslardaki fetihleriyle ilgili detaylı bilgiyi, özellikle Kalankatlı Moses’in “Albanya Tarihi” adlı eserinde bulabilirsiniz. (34) Ermenistan’ın nihai olarak fethinden sonra Türkler tekrar çekip giderken , Heraklios da Perslerle yarım kalan hesabı tamamlamak için İran üzerine yürüdüğü sırada, Türkler belli miktarda askeri gücü Hazarların yanında bıraktılar (yaklaşık 40 bin savaşçı). 


Hazarların giderek güçlenmeye başlaması da bu tarihten itibarendir, ama yine onların komşularını ve hatta Slavları dahi haraçgüzar halklar haline getirmeleri için epey bir zaman geçecektir. Rus tarihçi M.İ. Artamonov, Hazarların bir hakanlık haline geliş tarihi olarak 651 yılını göstermektedir. (35)


Hazarların gerçek anlamda bir imparatorluğa dönüştükten yıkılışlarına kadar geçen süre, esasen iki yüzyıldan daha azdır. Yani Türk adını taşımayan bir Türk imparatorluğu, henüz iki yaşını bile doldurmadan tarihten sessiz sedasız çekilmiş ve günümüzde Hazarlıların torunları olduklarını iddia eden kimse kalmamıştır. Hazar İmparatorluğu’nun Araplar tarafından iyice hırpalandıktan sonra Rus knazı Svyatoslav’ın basit bir darbesiyle camdan bir fanus gibi darmadağın oluvermesinin asıl suçlusu Hazarlar değil, Yahudilerdir.


Konumuzun çerçevesi dışında kaldığı için detaylarına girmeyeceğiz, ama Yalıudilerin Hazarya’da güçlenip devleti ele geçirmeleri ve yerli halkı kendi devleti içinde adeta “parya” haline getirmeleri, gerçekten incelenmeye değer bir konudur . Kur ’an’ın yalnızca bir sayfasında Allah kelimesinin 16, Tevrat’ın bir sayfasında ise “altın” kelimesinin 25 defa tekrarlanması, sanırım Yahudilerin bu hakimiyeti neye borçlu olduklarını izah etmek için yeterlidir. Yahudi, “altın” için sadece kendisi gibi safkan bir Yahudi’yi satmaz. Ama onun dışında kalan insanların Yahudi için hiçbir değeri yoktur. Arap coğrafyacısı Mesudî’nin anlattığı bir olay bu konuda en çarpıcı örneklerdendir.


Kısaca anlatmaya çalışalım. Ruslar, Hazar Denizi sahilinde Müslümanların oturdukları Taberistan sahillerini yağmalamak için Hazarların Yahudi melikinden izin isterler ve ele geçirecekleri ganimetin yarısını vaat ederler. Melik buna izin verir. Ruslar o güne kadar düşman gemisi gelmediği için en ufak bir tedbir dahi olmayan Taberistan sahillerine gemilerle yaklaşıp birkaç ay boyunca binlerce Müslüman’ı katleder, ırzına geçer, bol miktarda ganimet alırlar. Fakat Hazar devletinin ordusunun neredeyse tamamı paralı askerlerden oluşmaktadır ve bunların ağırlıklı kesimi de Harezmli Müslümanlardır.


Bu Müslümanlar, Rusların yaptıklarını duyunca, Hazar melikine “aramıza girme!” diye ihtarda bulunurlar. Hazar sahillerine dönen Ruslar Yahudi melike söz verdikleri ganimetin yarısını gönderirler. Ama melik de onlara el altından Müslüman askerlerin saldırıda bulunacakları yolunda haber gönderir. Sonunda Ruslar kuvvetlerinin neredeyse tamamını kaybederler ve bir daha da Hazar Denizi’ne gemilerle gelip Müslüman topraklarına saldırmaya cesaret edemezler. (36)


Hazarların Yahudi yöneticileri yalnızca Müslüman komşularına ve diğer tebaa halklara ihanet etmekle kalmadılar, bizzat kendi halklarını da ağır vergilerle ezdiler. Maddi ve manevi olarak horladılar. Bu manevi horlanmadan Açina soyundan gelen Türk hakanlar da naiplerini aldılar ve saraylarında adeta bir kukla gibi tutuldular. 


Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti’nde cumhurbaşkanı ve başbakan ne ise (Türk (?) ve Gürcü), Hazarlarda da melikle (başbakan) ile hakan (cumhurbaşkanı) aynı şeydi. Özellikle Osmanlı’nm son yüzyıllarında nasıl Anadolu Türkmenleri artık Osmanlı’yı kendisine büsbütün el olarak görmeye başlamış ve koca imparatorluk çatırdarken kılını kıpırdatmamışsa, Hazarlarda da Ruslar küçük bir kuvvetle gelip devlete saldırınca yerli Türk halkı kılını kıpırdatmamıştı. Çünkü artık Hazar devletinde hiçbir şey Hazarların değildi. Kısacası onlar kendi devletlerine küsmüşlerdi. Rus tarihçisi L. N. Gumilev, bunu Hazar Çevresinde Bin Yıl ve özellikle Eski Ruslar ve Büyük Bozkır Halkları adlı eserinde dramatize ederek çok güzel bir şekilde anlatır. 


Günümün Türkiye Cumhuriyeti’nde de durum farklı değildir ve Atatürk’le birlikte biraz nefes almaya başlayan Türk halkı, onun vefatıyla birlikte yine Osmanlı günlerine geri dönmüştür ve bugün dahi durum aynen sürüp gitmekte, Türkler güya kendilerinin devletin sahibi olduğunu zannetmekte, ama esasen hiçbir şeyine sahip olmadıkları gibi, hiçbir nimetinden de yararlanamamaktadırlar. Etnik hafızaya sahip olmayan , kendi devletlerine sahip çıkmasını, (güya demokratik sistemlerde) seçim sandığından kimi seçip çıkardığını bilmeyen halkların kaderleri budur. Zaten mankurtların daha iyi hayat şartlarına sahip olma, kendi devletlerinin sahibi, hükümran insanlar gibi dolaşma hakları olamaz.



Hazarların akıbetini mi merak ediyorsunuz? 


Devletleri esasen Ruslar tarafından yıkılmadı. Svyatoslav ilk darbeyi indirdikten sonra Tuna nehri boyundaki kargaşayı halletmek için alelacele çekilip gitti, ama onun yarım bıraktığını Guzlar (Torklar) yani Türkler tamamladı ve Hazar devletini haritadan sildiler. Hazarların bir kısmı Polonya kralı Yogayla tarafından alınıp götürüldü. Bir kısmı, daha doğrusu Hazar kılıklı Yahudiler (37) İspanya tarafından gelip Kiev’de Yahudi kolonileri oluşturmuş olan kendi hemcinslerine sığındılar. Bir kısmı daha sonra tekrar bağ bahçelerine döndüler, (38) ama önemli bir kısmı bilâhare Rus kroniklerinde “brodnik ” yani Kazak (Kossak) diye zikredilen ve dini takibata uğradığı için çeteler halinde yaşayan küçük kitlelere dönüşüp, en sonunda Ruslar adına Kuzey Sibirya’yı fethedenlerin safında yer alıp kendi ırkdaşlarmı katlettiler.


Bu “brodnik ”ler yani Kossaklar, kendilerine neden Kossak (Kazak) adının verildiğini dahi bilmeden, (39) Kırım’da Kırım Türklerine, Osmanlı İmparatorluğu’nda sahil şehirlerinde yaşayanlara misli emsali görülmemiş zulümler yaptıkları gibi, Rusların Orta Asya’yı, Kafkasları işgali sırasında öncü kolluk kuvvetleri ve en nihayet Sarıkamış savaşı sırasında Türk-Rus sınırlan boyunda ve İran içlerinde tamamı kırılsa dahi Slavyanların zerrece göz yaşı dökmeyecekleri fedai bölükleri olarak görev yaptılar ve on binlercesi hayatını kaybetti.


Sonuç itibariyle Polonya hariç Rusya sınırları dahilindeki Yahudilerin büyük çoğunluğu hayatlarını saklayıp, yüzyıllar sonra da olsa İsrail’e dönmeyi başardılar; ama “ben Hazar Türküyüm”, “ben Hazarların torunuyum” diyen kimse kalmadı. Hazar devletini Türk devleti olarak sayan sadece biziz; ama acaba onlar kendilerini Türk olarak kabul ettiler mi?


Peki, neden böyle oldu? Sorunun cevabı çok basit: Yahudiler, birkaç bin yıl boyunca etnik hafızalarını korurken, Türkler etnik hafızanın ne olduğunu dahi bilmediler. Çünkü Türkler, Gök-Türk abidelerinde belirtildiği gibi, “karnı tok iken açlığı hatırlamayan, karnı açken tokluğu bilmeyen” ama her şeye rağmen “atlanınca atasını tanımayan” mankurt bir millettir; yeter ki karnı doysun, yeter ki hayvan gibi tıkınması engellenmesin, bu ona yeter ve bu satırların yazarı da ne yazık ki o milletin bir bireyidir!!



D.Ahsen Batur
1200 Yıllık Sürgün- Türk Sözünün Hazin Serüveni
Selenge Yayınları,2013 (okuyalım..)

14 Togan, Umumî, s. 20.
15 Artamonov, Hazar Tarihi, s. 10.
16 Artamonov, Hazar Tarihi, s. 155
17 Age., s. 156.
18 Himyeri, Ravzu’l Mi’tar, s. 11.
19 Biruni, Maziden Kalanlar, s. 184.
20 Gumilev, Eski Ruslar, 1/134
21 Aynı yerde.
22 Togan, Umumî, 21.
23 Nânâ, Yahudi Tarihi, s. 384.
24 Aynı yerde.
25 El-Abeşi, Türki Kavmler Tarihi, s. I I 2-113: “Araplarga evvel malum oluvları bile “Türk” ismindegine malum oldılar. Sonra Arablar bu Türkleming gözleri kıska ve tar oldığım (kavmi türkining Arab ve İranilerge nisbeten barçasmda köz tar ve kıskarak boladır) kördilerde, bu manide olan “Hazar” lafz-ı arabisi ile tesmiye eylediler. Şul vaktdm song uşbu tubangi Bulğarlar ve taht-ı tabiyetlerinde olan başka Türkiler barçası “Hazar” ismi ile şayi oldular..”
26 Kurat, Karadeniz’in Kuzeyinde Türk Kavimleri ve Devletleri Tarihi, s. 30
27 Gumilev, Hazcır Çevresinde, s. 208.
28 Artamonov, age., s. 179.
29 Taşağıl, Gök-Türkler, 1/33.
30 Gumilev, Eski Türkler, s. 69.
31 Taşağıl, 1/34.
32 Gumilev, Haz'ar Çevresinde, s. 208.
33 Artamonov, age., s. 195.
34 Kalankatlı Moses’in bu eseri Selenge Yayınları arasında çıkmıştır.
35 Artamonov, age., s. 230.
36 Mesudi, Murûc, s. 144-147.
37 Artamonov, Hazar Tarihi, s.
38 Dunlop, Hazar Yahudi Tarihi, s. 273.
39 Savelyev, Y.R, Drevnaya istoriya kazaçestva, s. 17.





ilgili:
Sabirs, Sabaroi, Sabiri, Savari, Sabans, Sibirs, Suvars, Zubur, Subartuans, Aksuvars, Aksungurs and other variations.

In the merry-go-around of the nomadic coalitions, the Kayi Huns supplanted Massagets (Masguts, Alans), or Massagets (Masguts, Alans) supplanted Kayi Huns at the head of the Northeast Caucasian Türkic tribes. Then Savirs supplanted  Kayi or Masguts, and became an umbrella term in the Byzantine-Persian confrontation, then Huns supplanted  Savirs and became a dominating force in the Caucasus till the the Arabs decimated them, and forced them to ally with Khazars. From then on, the North Caucasian Türkic tribes appear under the umbrella term of Khazars, although the Bulgar and Suvar magnates continued running the Khazar Empire.







Hıristiyan Hunlar




Akhun - MS.5.yy



Hunların Hıristiyanlığı seçmesi ve yayması...



Hunların Hıristiyanlıkla temasları konusunda meşhur Hıristiyan topograf Kosmas Indikopleustes Bakteria ve İran arasındaki bölgede yaşayan Hıristiyan cemaatlerden bahsederken Hunlara da yer vermektedir. Bahsedilen bu Hun topluluğu Nasturi Hıristiyanlığının etkin olduğu Ak Hun veya Eftalitler' dir *. Bu bilgiyle paralellik arz eden diğer bir veriye Mingana'nın eserinde de rastlanmaktadır. 6. yy.'da, Hazar denizi kıyılarında yaşayan ve Nasturi Patrikliğinin çabalarıyla 549 yılında sayıları oldukça fazla miktarlara ulaşan Ak Hunlar Hıristiyanlığı kabul etmiş ve İncil Hun diline tercüme edilmiştir. 


Yine, 550 yılında imparator Justinian'in elçisi olarak Türklerin ülkesine giden Probus, Türklerin Hıristiyanlığına şahit olduğu ve geri dönüşünde Türkler arasında yaşayan rahiplere başarılarından dolayı bir kilisenin ihtiyaç duyabileceği her şeyi gönderdiğine dair bir bilgide bulunmaktadır. Bizans İmparatorluğunun faaliyetleri üzerine dönem kroniklerine dayanılarak yazılmış olan Muralt'ın eserinde 619 yılında Hun kralının ve halkın ileri gelenlerinin vaftiz edildiğinden ve kralın Patrice unvanı aldığından bahsedilmektedir.


... şu bir gerçektir ki Nasturi misyonu tüm orta Asya' da etkin olan bir faaliyettir: Bu durumda konu ele alındığında Hunların da bu misyon faaliyetlerine dahil edilmiş olma ihtimallerinin oldukça yüksek olduğu söylenebilir.


Paris Kütüphanesinde 1555 A nolu ve 733 ve 746 yıllarına veya 861 yılına ait olduğu düşünülen bir Yunan piskopos listesi el yazmasından bahseden Moravcsik'e göre Hun Piskoposluğunun yerini Terek nehrinin batısında Kuban havzasında takriben Sabir arazisinde aramak gerekmektedir.



Yonca Anzerlioğlu
Karamanlı Ortodoks Türkler (syf 69)


SB 
* Ak Hunlar'ın Eftalit dışında diğer bir adı da Abdallar'dır (Abdaly).bknz. İskender Lahti

Ek: 
Orta Asya'da Nestorian inancında olan Türkler ve Hıristiyan Türkler
"Tang Hanedanlığı Döneminde Orta Asya'da Nasturi Türkleri"
(2012 tarihli, Sincan Üniv.prof.un makalesi Çince, googletranslate ile önce İngilizce'ye çevrilmeli, yoksa cümle devrik oluyor.) Ya da: Turkic Tribes in Nestorian Belief in Central Asia


ilgili:




Ak Hun - MS.5.yy-6.yy 
Kuyruğu düğümlü atıyla, Part atışı yapan Türk.
Buluntu yeri Pakistan, British müzesinde

White Huns Turks (Hephthalite or Abdaly) 
Turkish warrior with Parthian (also a Turkish tribe) shot and horse with knotted tail. 5th or 6th century AD.
Found in Pakistan, in British Museum.











18 Mart 2017 Cumartesi

ATATÜRK’SÜZ ÇANAKKALE SAVAŞI TARİHİ YAZILAMAZ - SİNAN MEYDAN






“Bir Tümen Komutanı’nın üç ayrı yerde tek başına giriştiği hareketlerle bir savaşın, 
hatta bir ulusun kaderini değiştirecek yücelikte bir zafer kazandığı tarihte pek nadirdir.” 
İngiliz Generali Aspinall Oglander 
(1878-1959)




                                                                 
Bugün 18 Mart 2017 - Çanakkale Zaferi'nin 102.Yıldönümü ama, Sinan Meydan'ın 96.Yıldönümünde 
yazdığı makaleyi paylaşacağım. Çünkü bazı kendini bilmez "tarihçi bozuntuları" hala bu yalanı utanmadan söylemektedir! Tüm Şehit ve Gazilerimizi Saygıyla anarım.... SB


* * *




  
   Bugün, tarih 18 Mart 2011; Çanakkale Zaferi’nin 96 yıldönümü… Daha doğrusu, Türk ulusunun “emperyalizmi” ilk kez tokatlamasının 96. yıl dönümü….  


  96 yıl önce bugün, Çanakkale’yi geçerek Anadolu’nun kilidini kırmak isteyen emperyalizm,  tarihindeki ilk büyük tokadı Türk ulusundan yemiştir. Çok daha önemlisi, aynı emperyalizm, daha Çanakkale’deki “Osmanlı tokadının” acısı çıkmadan Anadolu’ya saldırmış, ama bir kere daha Türk ulusunun okkalı bir tokadıyla karşılanmıştır.


  Anlayacağınız, Türk ulusu, eli kanlı emperyalizmi 4 yıl içinde tam iki kere tokatlamıştır. Emperyalizm, o gün bugündür bu tokatların acısını unutmamıştır, unutamamıştır ve o gün bugündür “bu ulustan” o tokatların acısını çıkarmaya çalışmaktadır.


  Çanakkale Savaşı ve Türk Kurtuluş Savaşı, bir taraftan dosta düşmana eli kanlı emperyalizmin de tokatlanabileceğini gösterirken, diğer taraftan ise emperyalizmin nasıl tokatlanacağını gösteren “bir adamı” tarih sahnesine çıkarmıştır. O gün bu günüdür, emperyalistlerin korkulu rüyası olan o adamın adı Mustafa Kemal Atatürk’tür. Ceyhun Atıf Kansu’nun ifadesiyle, “Kurtuluş Savaşı Ustası” Mustafa Kemal Atatürk…


  Emperyalizm, onun adını silmek, onu unutturmak için çok uğraşmıştır. Diğer mazlum ulusların da “Kurtuluş Savaşı Ustasından” esinlenmelerini engellemek için çok çaba sarf etmiştir.


  Çanakkale Zaferi’nin 96. yıl dönümünü kutladığımız bu gün, hayretle ve ibretle emperyalizmin bu çabalarının nasıl büyük bir sonuç verdiğini görmekteyiz. 96 yıl önce, Çanakkale’de emperyalizmi tokatlayan adamın adını ağza almak bugün neredeyse “suç” haline geldi. Emperyalizmin paralı ve gönüllü işbirlikçileri, “Atatürksüz bir Çanakkale Savaşı tarihi” yazmak için bir hayli yol kat etti. Gençlerimiz, emperyalizmin gönüllü hizmetkarı durumundaki bir cemaatin “Çanakkale’ye yaptığı hurafe gezileri” sonunda kandırıldı. Çanakkale Savaşı’nın gerçek kahramanı, emperyalizmin korkulu rüyası Mustafa Kemal Atatürk’ün yerini neyidiğü belirsiz “Yeşil Sarıklılar”, “Beyaz Gömlekliler”, “Uzun Sakallılar” aldı. Neredeyse her ayetinin sonu, “Aklını çalıştıranlar için bunda büyük hikmetler vardır” diye biten İslam’ın temel kaynağı Kuran “yalana, dolana, hurafeye” alet edildi.


  Anlayacağınız emperyalizm, kendisine yüzyılın başında iki tokat adamdan, o tokatların acısını çıkarma noktasına geldi. Ancak emperyalizmin asıl amacının, kendisini tokatlayan “o adamın” adını unutturarak, yüz yıl kadar önce o adamın liderliğinde “bağımsızlık” ve “çağdaşlık” bayrağı açan “o ulustan” intikam almak olduğu asla unutulmamalıdır.


  Şimdi gelin, Çanakkale Zaferi’nin 96. yıldönümünde, emperyalizme ve onun yerli işbirlikçilerine inat, Çanakkale Savaşı’ndaki Atatürk’ü hatırlayalım.[1] Bunun için, Atatürk’ün Çanakkale’de bulunduğu sürede “neler yaptığını” öğrenelim; hem de gün gün... 






  ATATÜRK’SÜZ ÇANAKKALE SAVAŞI TARİHİ YAZILAMAZ

   İşte Çanakkale Savaşı’ndaki Atatürk… 
Okuyun, inceleyin, düşünün ve elinizi vicdanınıza koyarak karar verin… 


« I. Dünya Savaşı başladığında Bulgaristan Sofya’da “ateşemiliter” olan Atatürk, “Avrupa’daki rahatını” bırakarak “vatan ve millet borcunu ödemek için” adeta “gönüllü” olarak Çanakkale Savaşı’na katılmıştır. Atatürk, Kasım 1914’te, Başkomutanlık Vekaleti’ne müracaat ederek cephede aktif bir göreve getirilmek istemiş, ancak kendisine, “Sizin için orduda her zaman bir görev vardır. Ancak Sofya Ateşemiliterliği’ni daha önemli gördüğümüzden sizi orada bırakıyoruz” cevabı verilmiştir. Bunun üzerine Atatürk, Aralık 1914’te Sofya’dan Başkomutan Vekili Enver Paşa’ya bir mektup yazarak cephede aktif görev alma isteğini yenilemiştir: “Vatanın müdafaasına ait faal vazifelerden daha mühim ve yüce bir vazife olamaz. Arkadaşlarım muharebe cephelerinde, ateş hatlarında bulunurken ben Sofya’da ateşemiliterlik yapamam! Eğer birinci sınıf subay olmak liyakatinden mahrumsam, kanaatiniz bu ise, lütfen açık söyleyiniz.[2] 


Atatürk, o günlerde içinde bulunduğu “ruh halini” ve kafasındaki “planları” sonradan Falih Rıfkı Atay’a şöyle anlatmıştır: “O günlerde neler çektiğimi anlatamam. Gerekirse bir er gibi herhangi bir cepheye katılmaya karar vermiştim. Onun için Sofya’daki evimin eşyalarını, Fethi Beyi arkadaşımla anlaşarak elçiliğe taşıttım. Hemen hareket edebilmek üzere küçük bir bavul hazırladım. Artık evi de bırakmak üzere iken, ‘İsmail Hakkı’ imzalı bir telgraf aldım. İmzanın üstünde, ‘Harbiye Nazır Vekili’ yazılı idi. ‘On dokuzuncu Tümen Komutanlığı’na tayin buyruldunuz. Hemen İstanbul’a hareket ediniz’ Ben bu telgrafı aldığım vakit Başkumandan Vekili Enver Paşa, Sarıkamış Savaşı’nı yapıyordu…[3] 


Yani Atatürk, isteseydi pekala kanlı Çanakkale Savaşı sırasında Sofya Ateşemiliterliği’ne devam edebilir ve ilerde “Çanakkale Savaşı sırasında neden cephede değildin?” diye soranlara da -Enver Paşa’dan gelen telgrafları göstererek- “Ben cephede aktif bir görev almak istedim, ama Enver Paşa kabul etmedi!” diye cevap verebilirdi. Ama gerçek bir “vatansever” olan Atatürk “gelme, orda kal!” telkinlerine karşın, adeta “zorla” kendisini cephede aktif bir göreve tayin ettirmiştir. Gerçek “kahramanlık” ve “vatanseverlik” bu olsa gerekir: Bilerek, isteyerek, ölümün kucağına atlamak… Atatürk’ün Çanakkale Savaşı’ndaki “kahramanlığı” bir yana, sadece bu davranışı bile, onun “nasıl bir kahraman” ve “nasıl bir vatansever” olduğunu anlamaya yeter de artar bile… 


« Atatürk, kendi ısrarları üzerine, 20 Ocak 1915’te, Esat Paşa komutasındaki, 3. Kolordu’ya bağlı, Tekirdağ’da kurulacak 19. Tümen Komutanlığı’na atanmıştır.[4]


« 20 Ocak 1915’te İstanbul’a gelen Atatürk, atandığı 19. Tümen hakkında bilgi almak için temaslara başlamıştır. Bu sırada, o günlerde Sarıkamış’ta büyük bir bozguna uğrayan Enver Paşa ile görüşmüştür. Atatürk, yıllar sonra, o görüşmeyi ve sonrasında yaşananları Falih Rıfkı Atay’a şöyle anlatmıştır: 

Enver Paşa ile karşı karşıya bulunuyorduk. Enver, biraz zayıflamış, rengi solmuş bir halde idi. Söze ben başladım: ‘Biraz yoruldun’ dedim. ‘Yok, o kadar değil’ dedi. ‘Ne oldu?’ ‘Çarpıştık, o kadar!’, ‘Şimdiki durum nedir’, ‘Çok iyidir!’ dedi. Kendisini üzmek istemedim. Konuşmayı görevim üzerine çevirdim. ‘Teşekkür ederim, beni numarası on dokuzuncu olan tümene kumandan tayin etmişsiniz. Bu tümen nerededir?’ ‘Ha, evet… Belki bunun için Erkan-ı Harbiye ile görüşseniz ile görüşseniz daha iyi bilgi edinirsiniz’. Enver’i çok yorgun ve kafası işlerinde görüyordum. Sözü uzatmadım. ‘Peki o halde fazla rahatsız etmeyeyim’ dedim. Başkumandanlık Erkan-ı Harbiye’sine gittim. Gerekenlere kendimi şöyle tanıtıyordum: ‘On dokuzuncu Tümen Kumandanı Mustafa Kemal…’ Hepsi şaşıyordu! Böyle bir tümenin var olduğundan haberi olana rastlamadım. 

Sonunda bir akıllı dedi ki: ‘Belki böyle bir tümen Liman von Sanders’in ordusunda bulunmaktadır. Bir defa onu görseniz…’ Von Sanders’in kurmay başkanı Kazım Bey’in bürosuna giderek durumu anlattım. Kazım Bey: ‘Bizim dislokasyonumuzda böyle bir tümen yoktur. Fakat olabilir ki, Gelibolu’da üçüncü kolordu yapmakta olduğunu bildiğimiz bazı yeni teşkilat arasında yeni bir tümen kurmayı tasarlamıştır. Bir defa oraya kadar gitseniz. Kazım Bey, ‘Bununla berber hareketimizden önce sizi kumandan paşaya tanıtayım’ dedi.[5] 


Bunun üzerine Atatürk, Liman von Sanders ile tanışmıştır. Bu Alman Mareşali, Atatürk’ü nezaketle karşılamıştır. Bulgarların durumunu merak eden Mareşal, Atatürk’e kibar bir tavırla: “Bulgarlar hala harbe girmeyecekler midir?” diye sormuş, Atatürk, “Benim görüşüme göre henüz girmeyeceklerdir” diye cevap vermiştir. Mareşal “Niçin?” diye sorunca, Atatürk, “Benim anladığıma göre Bulgarlar iki ihtimalden biri anlaşılmadan harbe girmezler. Biri, Almanya’nın başarı kazanabileceğine inandırıcı deliller görmedikçe, ikincisi de, harp kendi topraklarına temas etmedikçe” diye cevap vermiştir. 


Bu cevaba sinirlenen Mareşal, sağ yumruğunu sıkıp havaya kaldırarak, “Bulgarların Alman başarısına güvenleri yok mu?” diye sormuştur. Bu öfkeli soruyu Atatürk gayet sakince, “Hayır ekselans!” diye cevaplamıştır. Öfkeden yüzü kıpkırmızı olan Liman von Sanders, “Niçin?” diye sorunca, Atatürk, bir şey anlamamış gibi bakmıştır. Bu sırada Mareşal, “Nasıl olur. Alman başarısına güvensizlik? Nasıl olur bu?” diye söylenince, Atatürk, “Öyle efendim!” diye diretmiştir. 


Bunun üzerine Mareşal Sanders, dikkatlice Atatürk’e bakarak, “Sizin fikriniz nedir?” diye sormuştur. Her ne koşulda olursa olsun muhatabının yüzüne gerçeği, sadece gerçeği söylemeyi ilke edinmiş olan Atatürk, biraz düşündükten sonra, kendinden emin, “Bulgarları düşündüklerinde haklı buluyorum” demiştir. Yarbay Atatürk’ün bu cevabı, Mareşal Liman von Sanders üzerinde adeta “şok etkisi” yapmıştır. Bu sözler üzerine ayağa kalkan Mareşal, Atatürk’e, “Çıkabilirsiniz!” demiştir.[6]


« Atatürk, Çanakkale Savaşı’na “yarbay” olarak başlamıştır, fakat beş hafta sonra 1 Haziran 1915’te “albay” olmuştur.[7]


« 2 Şubat 1915’te Tekirdağ’a gelen Atatürk, 19. Tümeni kurma çalışmalarına başlamış, 25 Şubat 1915’te, Tekirdağ’daki 19. Tümen Komutanlığı, Maydos (Eceabat)’a nakledilmiş ve Atatürk, 19. Tümen ve Maydos Bölge Komutanlığı’na getirilmiştir. (19. Tümene ek olarak, 9. Tümen’in 2 piyade alayı bazı topçu birlikleri de Maydos Bölge Komutanlığı emrine verilmiştir.)[8]


« 23 Mart 1915’te Maydos Bölgesi Komutanlığı genişletilerek, “Müstehkem Mevki Rumeli Bölgesi Komutanlığı” adını almış ve komutanlığına Albay Halil Sami Bey getirilmiştir. Atatürk’ün komuta ettiği 19. Tümen, ordu yedeğine alınarak 3. Kolordu Komutanlığı’nın emrinde yine Maydos’ta bırakılmıştır. 24 Mart 1915’te Atatürk, bir aydır devam ettirdiği Maydos Bölgesi Komutanlığı’nı Albay Halil Sami Bey’e bırakarak 19. Tümen Komutanlığı’na dönmüştür.[9]


« 18 Nisan 1915’te, Atatürk’ün komutasındaki 19. Tümen, Çanakkale’ye yeni atanan Mareşal Liman von Sanders’in komutasındaki 5. Ordu’nun “yedeğine” alınarak Bigalı köyüne gönderilmiştir. Böylece Atatürk, Maydos’tan Bigalı’ya geçmiştir.[10]


« Çanakkale Savaşı öncesinde, Osmanlı ordusunun başındaki Alman General Liman von Sanders, Çanakkale’ye İngiliz çıkarmasının, Saroz Körfezi ve Anadolu kıyılarından, özellikle Bolayır’dan yapılacağını düşünürken,[11] Yedek Tümen Komutanı Yarbay Atatürk, Çanakkale’ye İngiliz çıkarmasının Anafartalar bölgesinden; Alçıtepe ve Kocaçimen’den yapılacağını belirtmiştir.[12] Gelişmeler, Atatürk’ü haklı çıkarmıştır.


« 25 Nisan 1915’te İngiliz, Fransız ve Anzak birlikleri Çanakkale’ye sabaha karşı Arıburnu, Seddülbahir ve Kumkale sahillerinden çıkarma yapmaya başlamıştır. Seddülbahir’e çıkan düşman, kıyı topçusunun yoğun ateşi ve kuvvetlerimizin karşı taarruzuyla durdurulmuş, Kumkale kıyılarından yapılan çıkarma gelişememiş, Arıburnu’na çıkan düşman ise, Atatürk komutasındaki birliklerce geri püskürtülmüş ve bozguna uğratılmıştır.[13] 


Çanakkale’ye 25 Nisan 1915’te, saat 05:30 civarında ayak basan düşman çıkarma birlikleri, 09:45’te karşılarında Atatürk’ü ve 57. Alayı bulmuşlardır. 25 Nisan 1915’teki ilk çıkarma başladığında Çanakkale Bigalı Köyü doğusunda Değirmenlik mevkiindeki karargahında bulunan 19. Tümen Komutanı Yarbay Atatürk, çıkarmayı haber alıp, (Maltepe’deki 77. Alay ve 9. Tümenden aldığı raporlarla), harekete geçmeden önce, Gelibolu’daki 3. Kolordu Komutanlığı’na saat 07:00’da şu raporu yazmıştır: 

Kabatepe ile Arıburnu arasında karaya çıktığı öğrenilen düşman kuvveti, henüz anlaşılamadı. Düşmanın Kocadere batısındaki sırtları işgal etmesine meydan vermemek için 57. Alay ve bir dağ bataryasını şimdi o tarafa hareket ettiriyorum. Düşmanın kuvvet ve durumunu anlamak, ona göre gerekli tedbirleri almak üzere Tümen Kurmay Başkanını karargaha bırakarak bizzat oraya gidiyorum. Büyük kısmını kullanılmasını gerektirecek bir hal olunca tümenin başına geleceğimi arz ederim”. 


Bu raporu yazdıktan sonra, inisiyatif kullanarak, 07:45’de karargahından hareket etmiş ve 57. Alayla birlikte saat 09:40’da Kocaçimen’e varmıştır.[14]Bu güzergahta yol yoktu. Arazi sarp ve derin derelerle kesilmişti. Her tarafı yüksek ve çok sık fundalıklar sarmıştı. Tüm çabalara karşın yaklaşma yürüyüşü biraz gecikti. Saat 09:40 sularında Kocaçimen tepesine ulaşıldı. Asker bir hayli yorulmuş ve yürüyüş kolunun derinliği de uzamıştı.[15] 


Atatürk Kocaçimen tepesinde yaklaşık 10 dakika 57. Alayı dinlenmeye bırakarak kendisi atına atlayıp sarp araziden Conkbayırı’na gitmiştir. Buraya geldiğinde, 27. Alay 2. Taburun “Balıkçı Damlarındaki”savunma müfrezinden arta kalan erlerin, 261 rakımlı tepeye (Conkbayırı’nın güneyindeki platonun üzerinden kuzeye) doğu geri çekildiklerini görmüştür. İşte tam o an atından inen Atatürk, düşmandan kaçan Türk erlerinin tam önünde durarak o ünlü “düşmandan kaçılmaz” konuşmasını yapmış; kaçan erlere süngü taktırıp yere yatırarak, bozguna uğramış bir birlikten arta kalanlardan bir savunma hattı kurmuştur.[16] Ve habercileri aracılığıyla 57. Alay komutanına hızla bölgeye intikal etmesi emrini ermiştir. Bu emri alan 57. Alay’ın öncüleri saat 10:00 sularında Conkbayırına varmışlardır.[17] 


Balıkçı Damlarından kaçan Türk ordusunun yeniden savaş durumuna geçtiğini gören düşman kuvveti neye uğradığının şaşkınlığını yaşarken yetişen 57. Alay ve 8. Tabur düşmana saldırmıştır. Atatürk komutanlara verdiği emirde: “Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi  emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve komutanlar geçebilir” demiştir. 


Karaya çıkan Anzaklar sekiz taburdan fazladır Hemen süngü taktırarak düşmana saldırı emri veren Atatürk kendisi Conkbayırı’ndan hareketi yönetmiş; sağdaki ve soldaki birliklerle bağlantı kurmaya çalışmıştır. Atatürk anılarında Conkbayırı’ndaki o mücadeleyi “Herkes öldürmek ve ölmek için düşmana atılmıştı.” sözleriyle anlatmıştır.[18] Conkbayırı sırtlarında yaşanan boğaz boğaza çatışma sonunda 57. Alay’ın neredeyse tamamı şehit olmuş, ama düşman çıkarması da sonuçsuz kalmıştır. Atatürk’ün ifadesiyle “kazandığımız an bu andır.[19] 


Yarbay Atatürk, tümeninin diğer alaylarını da bölgeye getirip 27.Alay’ı da emrine aldıktan sonra saat 16:00’da yeniden karşı taarruza geçmiştir. Atatürk, 15.000 kişilik düşman kuvvetine 5.000 kişilik bir kuvvetle direnmiş ve düşmanı geri çekilmek zorunda bırakmıştır. Atatürk, taarruzlara gece de devam etmiştir.[20] Atatürk, yönettiği, 25 Nisan 1915 taarruzunu, gece saat 10:00’da 3. Kolordu Komutanlığı’na çektiği telgrafta şöyle anlatmıştır: 


Sağ kanatta Alay 57, sol kanatta Alay 77, Alay 27, Arıburnu istikametinde taarruz etmektedir. Düşman mavnalara binip kaçmaya başladı. Umum cephede düşmana taarruz ve (düşmanı) takip ediyorum. Sağ kanatta taarruz eden Alay 57’yi Alay 72’den bir taburla takviye ederek hücuma sevk ediyorum.[21] 


Son zamanlarda Cumhuriyet tarihi yalancıları, “Atatürk’ün Conkbayırı’na geç geldiğini” iddia etmeye başlamışlar, hatta bu iddialarına bazı üniversite hocalarından da taraftar bulmuşlardır. 


Ancak, elimizdeki belgeler ve anılar, bu iddiayı çürütmektedir. 25 Nisan çıkarma günü “ordu yedeği” olan Atatürk’ün 19. Tümenine saat 07:00’de hiçbir emir gelmemişti. Rütbesi yarbay olan Atatürk,  Kolordu Komutanlığı’nın emri olmadan, emrindeki kuvvetlerin yerini değiştirme yetkisine sahip değildir. Bu alaylar, Liman von Sanders’in elindeki tek yedek kuvveti oluşturuyordu ve eğer onlar ateş hattına sürülürse, müttefikler başka bir noktaya daha çıkarma yaptıkları takdirde üzerlerine gönderecek kuvvet kalmamış olacaktı. 


İşte Atatürk, bütün bu tehlikeleri göze alarak, inisiyatif kullanarak 57 Alay ile bir dağ bataryasını ve Sıhhiye müfrezesini Kocaçimen tepesine doğru hareket ettirmiştir. Saat 07:00 civarlarında Anzakların Conkbayırı civarına saldırdıklarını haber alan Atatürk, hazırlıklardan sonra saat 07:45’de Bigalı deresinden Kocaçimen tepesi istikametine hareket etmiştir ve saat 09:40 civarında Kocaçimen tepesine gelmiştir. Bu yürüyüş iki saat kadar sürmüştür. 57. Alay'ın, bir dağ bataryası ve bir Sıhiye müfrezesinin, derin derelerle kesilmiş, inişli çıkışlı ve fundalıklı sarp arazide daha hızlı hareket etmesi mümkün olmamıştır. 


Yolda duraklama yok, araziyi bilmemek gibi bir durum yok, kendisinden önce düşmanla muharebeye giren birliklerin pozisyonu biliniyor. Üstelik boş kalan ve kritik olan düşman hedefleri, yani asıl ihraç noktası ve asıl hedef olan Kocaçimen silsilesi tespit edilmiş. Tüm bunlar Mustafa Kemal tarafından saptanmış. En azından olan bitenin farkında. Kendisinden ihtiyat tümeni olan 19. Tümen’den bölgeye bir tabur göndermesi istenmişken, kendisi takviyeli bir alayla yola çıkmıştır. Takviyede bir dağ bataryası, öbür iki alay 72 ve 77 Alaylar hareket etmemiş, önden de süvari bölüğü, sıhhiye bölüğü ve baştabibi bulunmaktadır. Bunlar hep Mustafa Kemal’in doğu yerde ve doğru zamanda bulunduğunu kanıtlayan yan unsurlardır. (…) 


Gereksiz polemik bu noktada araziyi tanımayanlar tarafından ortaya atılan savlarla yanlışlıkla başlıyor. Bu platonun bir ucunun 600 metre civarında olduğu meyilli yamaçları da dahil olmak üzere çok net anlaşılıyor. Ancak 261 Rakımlı tepe meselesine topografik olarak bakılmadığı için sanki bir 10, 20 metre tepeymiş gibi yorumlanıyor. Bu durumda şöyle bir sonuç ortaya çıkıyor: Sanki düşman önünden kaçan askerlerin işaret ettiği 261 rakımlı tepe, askerin varmış olduğu Conkbayırı zirvesindeymiş gibi bir anlam çıkmaktaysa da bu hatalıdır. Yani, Mustafa Kemal Anzakları, platonun merkezinin güneyinde karşılamıştır. Öte yandan eğer düşman 261 rakımlı tepeye çıkmış olsaydı karşısındaki birliğin kaç bölük olduğunu görecekti ve hemen alayla taarruzda tereddüt etmezdi. 


Oysa yamaçta oldukları için platoya hakim olamamaları nedeniyle, düzlükteki Türk birliklerinin sayıca kendilerinden ne kadar az olduğunu tahmin edememişlerdir. İşte durumlarının asıl nedeni budur. Mustafa Kemal, ‘Kazandığımız an bu andır’ derken, bu nedenle çok doğru teşhis koymuştur. Bu hiç kuşkusuz bir tesadüftür. Ama unutulmasın ki savaşlar çoğu kez tesadüf muharebeleriyle zafere giden yolla taçlanırlar. Siper muharebeleri bundan sonra başlayacaktır ve artık savaşın tekniği bundan sonra platoda görülecektir. Bu da ‘taarruz, taarruz..’dur. 


İşte Mustafa Kemal’i, öteki tümen komutanlarından ve üst komutanlarından ayıran önemli özelliği bu öngörü yeteneğidir. Strateji, taktik dehası olduğu hem sonraki muharebelerde, hem de Kurtuluş Savaşı’nda ortaya çıkacak, geleceğin başkomutanı olacak subayın doğuş anı da burasıdır.[22] 





Çanakkale Savaşı uzmanı Erol Mütercimler, “Gelibolu” adlı kitabında Atatürk’ün 25 Nisan 1915 savaşlarında büyük başarı gösterdiğini şöyle ifade etmiştir: 


Mustafa Kemal, inisiyatif kullanarak muharebenin gidişini değiştirmiştir. Savaş tarihine baktığımızda muharebe alanlarında deha olarak adlandırabileceğimiz komutan sayısı çok azdır. İngilizlerin şanssızlığı, Yarımada’da böyle birisine rastlamış olmasıdır. Bu olayın ardından iki kez daha ‘yarbay’ gibi küçük bir askeri rütbeye sahip subayın generaller savaşının yönünü değiştirmesine tanık olacağız. Çünkü tepeden dürbünüyle çevreyi seyretmek olanağını bulduğu kısacık aralıkta Liman von Sanders başta olmak üzere öteki yüksek rütbeli komutanların göremedikleri gerçeği Yarbay Mustafa Kemal bir anda kavramıştı.[23] 


Çanakkale Savaşı uzmanı İsmet Görgülü, “On yıllık Harbin Kadrosu” adlı eserinde, Atatürk’ün 25 Nisan 1915 savaşlarındaki başarısını şöyle anlatmıştır: 


…Saat 09:30’da Ordu yedeği olan 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, inisiyatifini kullanarak Kocaçimen bölgesine getirdiği 57. Alay ile, düşmanın kuzey yanından taarruz etti. Düşman ilerlemesi durduruldu. Yarbay Mustafa Kemal, düşmana taarruz etmek için Ordu Komutanından gerekli izni almayı bekleseydi, düşman muharebenin ilk saatlerinde, bölgenin en hakim tepeleri olan Conkbayırı ve Kocaçimen’i ele geçirecek ve Boğaz yolunu açmış olacak, Seddülbahir’i de savunan Türk kuvvetlerini de kuzeyden kuşatmış olacaktı. Aynı zamanda düşmanın çıkarma yaptığı Arıburnu ve Seddülbahir bölgelerine, muharebenin ilk gününde müdahale edebilecek mesafede Türk birliği bulunmadığından (M. Kemal’in tümeni hariç) Mustafa Kemal’in bu tarihi müdahalesi olmasaydı Çanakkale Muharebeleri, 25 Nisan günü kaybedilebilirdi.[24]


« Atatürk, 25 Nisan 1915’teki Arıburnu taarruzunda gösterdiği başarıdan dolayı “Arıburnu Kuvvetler Komutanlığı”na getirilmiş ve 25 Nisan 1915’ten 16 Mayıs 1915’e kadar bölgedeki tüm kuvvetleri tek başına komuta etmiştir. “Atatürk, 5-10 kişiyi bile idare edemezdi” dediği iddia edilen “tarih profesörüne” ithaf olunur!..


« 25/26 Nisan 1915’te düşman Arıburnu ve Conkbayırı’ndan yeni çıkarmalar yapmış ve her seferinde karşısında Atatürk’ün komutasındaki Mehmetçiği bulmuştur. Örneğin, 26 Nisan tarihinde Conkbayır’na yapılan taarruzu Atatürk, daha sonra Kemalyeri diye adlandırılacak yerden yönetmiş, Kanlısırt-Kırmızısırt hattında düşmana ağır kayıplar verdirerek, düşmanı kıyıya çekilmeye zorlamıştır.[25] 


Atatürk anılarında, “Diyebilirim ki benim için en kritik durum 26 Nisan günü idi” demiştir. Şüphesiz bunun bir anlamı vardır. Tümen cephesinin asıl yükünü çeken 57. ve 27. Alaylar , kendilerinden sayıca ve silahça çok üstün durumdaki düşmanla savaşmaktan yorgun, aç ve uykusuz düşmüşlerdi. Birkaç gece üst üste hücum üstüne hücum etmişlerdi. 


Atatürk, “En kritik dönem 26 Nisandı” derken birliklerinin çok hırpalanmış ve güçsüz duruma düşmüş olduklarını ifade etmek istemiştir. Müttefik güçlerin 26 Nisan sabahı yaptıkları saldırıda 57. Alay’ın geri kalan askerleri de ya “şehit” ya da “sağır” olmuşlardı. 19. Tümen Komutanı Atatürk, 26 Nisan akşamı verdiği emirde, “Bütün birliklerin bulundukları kıtaları tahkim etmelerini, muharebe hazırlıklarını tamamlamalarını, Kocadere köyünden tümen cephane dağıtım yerinden gerekli ikmalin erkenden yapılmasını, erlerin sıcak ve kuvvetli yemekle doyurulmasını…” istemiştir. [26]


« Bu başarılarından dolayı 3. Kolordu Komutanı Esat Paşa, 27 Nisan 1915’te, Atatürk’e, bir kutlama telgrafı çekmiştir: “Başarınızı kutlarım. Raporlarınızı Başkomutanlık Vekaleti Yüksek Makamına arz ediyorum… Emrinize verilen 33. Alay’la birlikte düşmanı denize dökünüz. Donanmamız bizi ateşle destekleyecektir. Tanrı’nın yardımı bizimledir.[27] Esat Paşa, 30 Nisan 1915’te bir kere daha Atatürk’e kutlama telgrafı çekmiştir: “Geceli gündüzlü devam eden harbi, başarı ile yöneterek her an bir başka surette belirmekte olan fedakar hizmetlerinizin devamını bekler, sizi yürekten kutlarım.[28]


« Atatürk, Çanakkale’deki başarılarından dolayı 30 Nisan 1915’te Gümüş İmtiyaz Madalyası almış, bunu Altın ve Gümüş Liyakat Madalyaları izlemiştir.[29] (Atatürk’ü günahı kadar sevemeyen Enver Paşa, bu madalyaları herhalde Atatürk’ün mavi gözleri için vermemiştir.)


« 1 Mayıs 1915’te, Atatürk’ün komutasındaki 19. Tümen, Arıburnu cephesinde düşmana taarruz etmiş, istenen sonuç alınamayınca, Atatürk, 2 Mayıs’ta taarruzu durdurmuştur.[30] Atatürk, muharebe sonunda, yayınladığı emirde: “Bizimle beraber burada muharebe eden bütün askerler kesinlikle bilmelidirler ki bize verilen namus görevini tam olarak yerine getirmek için bir adım geri gitmek yoktur. Düşmanı denize dökmedikçe yorgunluk belirtisi göstermeyeceklerine şüphem yoktur.” demiştir.


« 9/10 Mayıs 1915’te Arıburnu cephesinin sağ yanından taarruza geçen düşman, Atatürk’ün 19. Tümeni’ne bağlı birliklerce durdurulmuş ve geri püskürtülmüştür. [31]


« 10 Mayıs 1915’te, Atatürk’ün Arıburnu muharebelerini yönettiği tepeye, 3. Kolordu Komutanlığı’nın günlük emriyle- “Kemalyeri” adı verilmiştir.[32]


« 11 Mayıs 1915’te Başkomutan Vekili Enver Paşa, öğleden sonra 3. Kolordu Komutanı Esat Paşa’yla birlikte Kemalyeri’ndeki Arıburnu karargahına gelerek cephe hakkında Atatürk’le görüşmüştür.[33]


« 14 Mayıs 1915’te Bombasırtı’nı ele geçirmek isteyen İngilizler, gece saat 01:30’da çok şiddetli bir şekilde, Bobasırtı-Cesarettepesi kuzeyindeki Türk mevzilerine saldırmışlardır. Kanlı süngü çatışmalarından galip çıkan Mehmetçik siperlerini korumayı başarmıştır. Atatürk, Çanakkale Savaşlarına ait anılarını anlatırken Bombasırtı’na ayrı bir önem vermiş, Mehmetçiğin oradaki kahramanlığını ve inancını şöyle ifade etmiştir: 


Biz kişisel kahramanlıklarla uğraşmıyoruz. Yalnız size, Bombasırtı olayını anlatmadan geçemeyeceğim. Karşılıklı siperler arasındaki mesafe sekiz, on metre, yani ölüm muhakkak… Birinci siperdekilerin hiçbirisi kurtulamamacasına düşüyor, ikinci siperdekiler onların yerine geliyor, fakat ne kadar imrenilecek bir soğuk kanlılık ve tevekkülle biliyor musunuz?.. Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini de biliyor ve en ufak bir çekinme bile göstermiyor. Sarsılmak yok… Okuma bilenler Kuran’ı Kerim okuyor ve Cennet’e gitmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler Kelime-i Şahadet çekerek yürüyorlar. İşte bu Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren hayret ve tebrike değer bir örnektir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale muharebesini kazandıran bu yüksek ruhtur.


« 16 Mayıs 1915’te, Edirne Valisi Hacı Adil Bey, Gelibolu Mutasarrıfı Rıfat, Maydos Kaymakamı Rahmi, Keşan Kaymakamı, Gelibolu Jandarma Komutanı’nın oluşturduğu bit heyet, 3. Kolordu Komutanı Esat Paşa’yla beraber Kemalyeri’nde Atatürk’ü ziyaret ederek cephede gösterdiği fedakarlık ve kahramanlık nedeniyle kendisini tebrik etmişlerdir.[34]


« 17 Mayıs 1915’te Atatürk, Arıburnu Kuvvetleri Komutanlığı’ndan ayrılarak 19. Tümen Komutanlığı’ndaki görevine dönmüştür. Ayrıca 19. Tümen, Kuzey Grubu Komutanlığı’na bağlanmıştır. Atatürk, Arıburnu Komutanlığı’ndan ayrılırken emrindeki birliklere yazdığı veda yazısında: “23 gün sevk ve idare etmek mutluluğu kazandığım siz demir kitlenin, Tanrı’ya sığınarak yaptığı hücum iledir ki düşmanın 20.000’i aşan kuvveti Arıburnu’nda yok edildi. Yirmi üç günlük ateşli ve kanlı ortak çabalarımız anısının samimi ve temiz duyguyla korunacağından eminim.” demiştir.[35] 


25 Nisan’dan 17 Mayıs’a kadar geçen sürede Arıburnu’ndaki bütün kuvvetleri 19. Tümen Komutanı Yarbay Atatürk komuta etmiştir. Şimdi ise komutanlık Esat Paşa’ya devredilmiştir. Atatürk, karargahını Kemalyeri’nden Conkbayırı yakınlarındaki bir noktaya kaydırmıştır.


« 17 Mayıs 1915’te Atatürk’e, Arıburnu muharebelerindeki başarısından dolayı padişah adına “Muharebe Altın Liyakat Madalyası” verilmiştir.[36]


« 19 Mayıs 1919 taarruzunda Türk ordusu çok büyük bir bozgun yaşamıştır. Enver Paşa, 11 Mayıs 1915’te yaptığı gizli görüşmede verdiği bir direktifle, Alman Liman von Sanders önderliğinde Türk savaş tarihindeki en en ağır yenilgilerden biri olan “19 Mayıs taarruzu” planlanmıştır. Türk tarafı, birkaç saat içinde, 3000’i şehit olmak üzere 9000 kayıp vermiştir.[37]


« 23 Mayıs 1915’te, gösterdiği başarılardan dolayı Atatürk’e, Alman İmparatoru tarafından “Demir Haç” nişanı verilmiştir.[38]


« 30 Mayıs 1915’te, Çanakkale Ağıldere’de İngilizlerle şiddetli çarpışmalar yaşanmış, Atatürk’ün komuta ettiği ordular Ağıldere muharebesini kazanmıştır.[39]


« 1 Haziran 1915’te Atatürk albaylığa yükselmiştir. Bu nedenle Harbiye Nazırı ve Başkomutan Vekili Enver Paşa, Atatürk’e “tebrik telgrafı” çekmiştir: “Yeni rütbenizi tebrik ederim. Bu terfi, görmekte olduğunuzu büyük ve fedakarane hizmetlerinize karşılık bir mükafat değil, ancak memlekete daha mühim ve ordumuza daha kıymetli hizmetler görebilecek mevkilere erişmek için geçilmesi gereken bir basamaktır.[40] 


« 4/5 Haziran 1915’te İngilizlerin gece Arıburnu cephesindeki siperlere saldırmaları üzerine başlayan mücadeleyi, sabaha karşı Düztepe’deki karargahından Tümen cephesine gelen Atatürk yönetmiştir. 19.Tümen birlikleri, işgal edilen siperleri düşmandan geri almıştır.[41]


« 7 Haziran 1915’te Atatürk, Kemalyeri’ne giderek 3. Kolordu Komutanı Esat Paşa’yla görüşmüş ve tümeni için yeterli miktarda el bombası istemiştir.[42]


« 29 Haziran 1915’te, Başkomutan Vekili Enver Paşa, Şehzade Ömer Faruk Efendi ve İstanbul Milletvekili Hüseyin Cahit Yalçın, Gelibolu’da 5. Ordu Karargahı’nı ve Kemalyeri’ni ziyaret etmişler. Daha sonra da Düztepe’de 19. Tümen Karargahı’nda Atatürk’ü ziyaret etmişlerdir.[43]


« 15 Temmuz 1915’te Atatürk’e başarılarından dolayı, “Takfon” (nikel, bakır, çinko  alaşımı) Harp Madalyası verilmiştir.[44]


« 16 Temmuz 1915’te gazeteci, yazar ve şairlerden oluşan bir heyet Gelibolu’ya gelerek 5. Ordu ve 3. Kolordu karargahlarını gezmiştir. Heyet, Cesarettepesi’ne giden yolun düşman kontrolünde olmasından dolayı Atatürk’ü ziyaret edememiş, fakat telefonla konuşarak başarılar dilemiştir.[45]


« 6 Ağustos 1915’te Yeni Zelandalıların Sazlıdere ile Ağıldere arasından Conkbayırı’na doğru ilerlemeye başladıkları anlaşılmıştır. Bu bölgeden gelen silah sesleri üzerine 19. Tümen Komutanı Atatürk, emrindeki 18.27.57. ve 72. Alay komutanlıklarına gece saat 01:10 itibariyle şu uyarı emrini yayınlamıştır: “Genel durum pek önemlidir. Komutanlar ve subaylardan her zamankinden çok olağanüstü uyanık fedakarca çalışma isterim” Atatürk, Enver Paşa, Liman Paşa ve Esat Paşa ile görüş ayrılığı içindedir. 


Atatürk’ün Esat Paşa ile olan görüş ayrılığının nedenlerini, Hamilton’un, Suvla limanına yaptığı çıkarmanın hemen öncesinde Atatürk ile Esat Paşa arasındaki konuşmalardan anlamak mümkündür. Atatürk bunu “Anafartalar Hatıraları”nda anlatmıştır. Atatürk, düşman kuvvetlerinin Arıburnu’nun kuzeyinden çıkacaklarını üst makamlara üç kez söylemiştir: Kendi komuta yerine ziyarete geldiğinde 1 Haziran’da Ordu Kurmay Başkanı Yarbay Kazım’a söylemiş; 3 Haziran’da Kuzey Grubu Komutanlığı’na yazmış; 9 Haziran’da da telefonla Grubun Kurmay Başkanı’nı (Kazım Bey’i) arayarak konuyu komutanına (Liman Paşa’ya) anlatmasını istemiştir. Ancak Atatürk’ün bu istekleri, bu bölgeye bir tabur verilmesiyle sonuçlanmıştır. 


Oysa ki Atatürk işi çok daha geniş çapta düşünmektedir: Arıburnu cephesinin bir komuta altında, bunun kuzeyinin (Arıburnu ve Anafartalar arası) başka bir komuta altında, Kabatepe bölgesinin de başka bir komuta altında bulundurulmasını istemiştir. Bunu 1 Haziran’da Ordu Kurmay Başkanı’na anlattıktan sona, sorun, 9-12 Haziran arasında yazışmalara konu olmuş ve sonunda Kuzey Grubu Komutanı ile Kurmay Başkanı, Yarbay Fahrettin, Atatürk’ün Düztepe’deki komuta yerine gelerek arazi üzerinde tartışmışlar ve kendilerine göre Atatürk’ü içine düştüğü saplantıdan çıkarmak istemişlerdir! Atatürk’ün yazışmalarında ısrarla önemini vurguladığı Sazlıdere’nin yatağı tam ayaklarının dibinden başlamaktadır. Hemen sağ taraflarında ise Sarıbayır silsilesinin üç önemli tepesi yükselmektedir. 


Bir süre Düztepe’den altlarındaki manzarayı seyreden Kolordu Kurmay Başkanı düşüncelerini şöyle açıklamıştır: “Bu arazide ancak çeteler yürüyebilir” Esat Paşa Atatürk’e dönerek, “Düşman nereden gelecek?” diye sormuştur. Atatürk, eliyle Arıburnu bölgesini göstererek “Buradan!” yanıtını vermiştir ve eliyle Arıburnun’dan başlayarak Kocaçimen tepeye kadar olan alanı göstererek “Düşman buradan hareket edecek” demiştir. Kolordu komutanı gülüp omzunu okşayarak, “Merak etme beyefendi, gelemez!” diyerek karşılık vermiştir. Artık daha fazla konuyu uzatmanın bir işe yaramayacağını anlayan Atatürk, “İnşallah sizin dediğiniz gibi olur” demekle yetinmiştir. 


Atatürk, Hamilton’un hareket planını doğru tahmin etmiştir. Çanakkale Savaşlarında onun sezgi gücü birkaç kez ortaya çıkmıştır ama buradaki durum farklıdır. Çünkü, sezginin dışında askeri bilgi ve yorum gücü devreye girmiştir. Fakat, sezgileriyle yoğrulmuş askeri bilgilerinden çıkan sonuçların uygulanması için “daha yüksek bir rütbe” gerekiyordu; ama rütbesi buna yeterli değildi. 


Anzaklar, Suvla’ya bir çıkarma yapıp Sazlıdere yatağından Sarıbayır tepelerine tırmandığında defterine şunları yazmıştır: “6 Ağustos’tan itibaren düşman taarruzları, iki ay önce sorumluluk sahiplerine boşu boşuna açıklamaya çalıştığım şekilde gelişmeye başladığı zaman onların neler hissettiğini bilmeyi çok isterdim. Olaylar, onların kendilerini bekleyen şeylere karşı zihnen hazırlıksız olmak suretiyle, milleti çok büyük tehlikelerle karşı karşıya bıraktığını göstermişti”.


Atatürk’ün uyarıları Esat Paşa tarafından dikkate alınmamış bunun sonucunda hem Sazlıdere’den kuzeydoğuya uzanan engebeli arazi savunmasız kalmıştı, hem de Kemikli burnuna doğru uzayan ova, eksik kadrolu üç taburun savunmasına bırakılmıştı. Esat Paşa, Atatürk’ün, Sazlıdere’nin önemi nedeniyle ayrı bir kuvvet tarafından korunması konusundaki ısrarlarına verdiği yanıtta, Arıburnu cephesinin kuzeyinden Tuzla’ya kadar uzanan bölgeyi, yeni oluşturacağı bağımsız bir müfrezenin sorumluluğuna vereceğini bildirmiştir. 


Ancak bu taburları Alman Bibaşı Willmer komuta edecekti. Atatürk, buna da itiraz etmiştir. Ona göre, Sazlıdere’nin önemi dikkate alınarak buraya kuvvetli birlikler ayrılmalıdır. Atatürk’ün, Tümgeneral Esat Paşa ile yaptığı tartışmada söyledikleri bir bir gerçekleşmiştir: Atatürk, Anzakların geleceği yönü bilmiş, bu hattı tutamayan Türk ordusu onun öngördüğü gibi gerileyip Şahinsırt’a kadar çekilmiş ve Anzak kuvvetleri Türk hatlarının gerilerine sarkmıştır.[46]


« 6/7/8 Ağustos 1915’te İngilizlerin Arıburnu cephesine ve Conkbayırı’na saldırmaları üzerine çok kanlı çarpışmalar olmuştur. Atatürk, 7 Ağustos 1915’te saat 05:05’te, Kuzey Gurubu Komutanlığı’na yazdığı raporda: “Düşman gece yarısından başlayarak topçusuyla şiddetli ateş altına aldığı 18. ve 27. Alay cephelerine, saat 04:30’da hücum etmişse de Tanrı’nın yardımıyla ağır kayıplar verdirilerek hücum sonuçsuz bırakılmıştır.” demiştir.[47]


« 8 Ağustos 1915’te, Conkbayırı İngilizlerin eline geçmiştir. 8 Ağustos sabahı saat 04:00’te solda bulunan Avustralya piyadesi Azmakdere’den Abdurrahmanbayırı’na doğru sağa çark ederek Kocaçimentepesi’ne saldırmıştır. Saldırı sırasında 14. 64 ve 25. Türk Alaylarının askerleri birbirine karışmış, 9. Tümen Komutanı yaralanmış ve 16. Kolordu Komutanı da cepheye gelip düzenleme yapmamıştır. Bu karışıklık içinde Atatürk, emrindeki 10. Alayı Conkbayırı’na koşturmuştur. Bu sırada telefonla orduların içinde bulunduğu karışıklığı Kuzey Grubu Komutanlığı’na bildirmiştir. Conkbayırı’ndaki durum o kadar kritik bir hal almıştır ki, Fahrettin Altay Paşa, Conkbayırı bölgesine “kudretli” bir komutanın tayin edilmesi gerektiğini anılarında şöyle ifade etmiştir: 


8 Ağustos öğle vaki durum son derece tehlikeli hale geldi. Derhal Esat Paşa’yı görerek durumun şiddetle kötüye gitmekte olduğunu ve Conkbayırı bölgesine kudretli bir komutanın tayini lazım geleceğini, onun için de Mustafa Kemal Bey’in Kolordu Kumandanı olarak bu bölgeye verilmesini söyledim. Teklifimi uygun buldu, yalnız bilmem neden kendisinin bu teklif ordu komutanına yapması lazım gelirken bana, ‘Siz bunu ordu kurmay başkanına teklif ediniz..’ dedi. Telefonla Kazım (İnanç) Bey’i buldum. Conkbayırı’ndaki tehlikenin büyümekte olduğunu izah ederek oraya Mustafa Kemal’in Kolordu Kumandanı olarak tayinini teklif ettim. Bu teklifi Esat Paşa’nın yanından yaptığımı da bildirdim. (...) Conkabayırı’ndaki tehlike gittikçe büyüyor ve önüne geçilmez bir hal almaya başlıyordu. Saat 20:00’da tekrar telefonla Kazım Bey’i aramıştım ki, hat kesilmiş, Kazım Bey, Mustafa Kemal’le konuşurken araya girdim…[48] 


Atatürk, saat 19:00’da Kuzey  Grubu Komutanı Esat Paşa’ya, Conkbayırı bölgesindeki kritik durumu anlatarak 5. Ordu Komutanı Liman von Sanders’i ikaz etmesini istemiştir. Conkbayırı’ndaki durumun iyice kötüleşmesi üzerine, 5. Ordu Komutanı Liman von Sanders adına Kurmay Başkanı Albay Kazım (İnanç), Atatürk’ü telefon başına çağırarak “Durumu nasıl gördüğünü?” sormuştur. Atatürk, bu soruya: “Bütün mevcut kuvvetlerin, komutam altına verilmesinden başka çare kalmamıştır!” diye cevap verince, şaşıran Kurmay Başkanı, “Çok gelmez mi?” diye sorunca, Atatürk, “Az gelir!” yanıtını vermiştir. 


İşte o kritik aşamada Atatürk gece saat 21:45’te Mareşal Liman von Sanders’in emriyle Anafartalar Grubu Komutanlığı’na getirilmiştir. Atatürk, o gece saat 01:30’da Anafartalar Grubu Komutanlığı karargahı’nın bulunduğu Çamlıtekke’ye giderek grubun komutasını eline almış ve 9 Ağustos günü sabahın ilk ışıklarıyla taarruz emri vermiştir.[49] 


Burada üzerinde durulması gereken çok önemli bir nokta vardır: 8 Ağustos sabahı saat 09:00’da Anafartalar Grup Komutanlığı’na Saros Grubu Komutanı olan Beylerbeyli Ahmet Fevzi getirilmişti. Peki ne oldu da on üç saat sonra komutan değişti? 8 Ağustos’ta, Liman von Sanders, Kolordu Kumandanı Fevzi, 12. Tümen’in hemen Mestantepe’ye hücum etmesini istemiştir. Bu isteğe Fevzi, “Asker cebri yürüyüşten ve uykusuzluktan halsiz düşmüştür. Bu halde güpegündüz yapılacak bir taarruzdan başarı beklenemez. Yarın dinlenmiş askerlerle ve şafakla birlikte yapılacak bir hücumun başarı şansı çok daha fazladır.” diyerek geri çevirmiştir. 


Albay Fevzi, daha sonra Liman von Sanders’in bu yöndeki sözlü ve yazılı emirlerini de uygulamayınca Liman Paşa, onu görevden alarak yerine Atatürk’ü getirmiştir. Liman von Sanders anılarında bu görev değişikliğinin nedenini şöyle açıklamıştır:


Albay Fevzi’ye taarruzun akşam güneş battıktan sonra yapılmasını emrettim… Kolordu Komtanı’na gecikme sebebini sordum. Aldığım cevapta çok yorgun olan birliklerin halen bir taarruz yapacak durumda bulunmadığını bildiriyordu. Bu nedenle daha o akşam Anafarta civarında toplanan bütün birliklerin komutasını Arıburnu cephesinin kuzey kanadında bulunan 19. Tümen Komutanı Albay Mustafa Bey’e verdim.[50]


« 8 Ağustos 1915’te Anafartalar Gurup Komutanlığı’na getirilen Atatürk’ün bu görevi, Çanakkale’den ayrılacağı 10 Aralık 1915’e kadar devam etmiştir. Anafartalar Grup Komutanı olarak emrinde 3 kolordu (2.16.15. kolordular) vardır. Bu, Ordu Komutanlığı niteliğinde bir komutanlıktır. Turgut Özakman’ın da belirttiği gibi, “Çanakkale Savaşı boyunca, Liman Paşa dışında hiçbir komutan, bu kadar uzun zaman, bu kadar çok birliği ve bu kadar geniş bir alanı komuta etmemiştir.[51]  “Mustafa Kemal, 5-10 kişiyi bile idare edemezdi” dediği iddia edilen “tarih profesörüne” ithaf olunur!... [not: o kişi Sabancı Üniversitesinde çalışan, Soros ve Tarih Vakfından ödenek alan  Prof.Dr.Cemil Koçak'tır! Tarih Vakfı kimmiş ona da bakın! Bunlar, Türk ve Türkiye aleyhine çalışırlar. Ne bitmez tükenmez Türk düşmanlığıdır bu!..-SB]


Evet! Atatürk, 5-10 kişiyi değil binlerce kişilik koca 3 kolorduyu idare etmiştir…


« 9 Ağustos 1915’te Atatürk’ün komutasındaki kuvvetler Anafartalar bölgesinde düşmana saldırmıştır. 9 Ağustos günü hem Conkbayırı Muharebeleri devam etmiş hem de Birinci Anafartalar Muharebesi yapılmıştır. Atatürk, 7. ve 12. Tümenlerin sabaha karşı başlayan taarruzunu, Anafartalar  bölgesindeki bir tepeden başından sonuna kadar yönetmiştir. Düşman bozguna uğrayarak kaçmıştır. Taarruz sonrasında Atatürk akşamüzeri Anafartalar’dan ayrılıp Conkbayırı’na hareket etmiştir. Yol üzerinde Çamlıtekke’de, Liman von Sanders ile görüşerek akşam, Conkbayırı ile Suyatağı arasındaki 8. Tümen Karargahı’na gelmiştir. Burada son durumu inceleyerek, 10 Ağustos şafağında yapılacak taarruzun son hazırlıklarını tamamlamıştır.[52] 


Atatürk, 9 Ağustos Muharebelerini şöyle yorumlamıştır: 

Elde edilen esirlerin ifadesinden, yalnız Suvla limanına çıkarılmış, 10. ve 11. Tümenlerden oluşan bir kolordu olduğu ve 7. Tümen ile Kocaçimen mıntıkasındaki diğer tümenlerimizin karşısındaki kuvvetin başlıca Avustralya ve Yeni Zelanda kıtaları bulunduğu anlaşıldı. Düşmanın fevkalade sayı üstünlüğü ve muharebe araçlarının bizimkilerle kıyaslanamayacak derecede çokluğu ve mükemmelliği karşısında bugün kazandığım başarı, amacımı tamamen gerçekleştirmişti. Hakikaten düşmanın bir kolordusunu zayıf bir tümenimle, Kireçtepe-Azmak arasında yenmiş ve Tuzla gölüne kadar takip edip orada durdurmuştum. 7.Tümen de Damakçılı istikametindeki düşmanın ilerlemiş bazı kısımlarını geriye attıktan başka, Conkbayırı ve Kocaçimen sırtlarına yönelen düşman kuvvetlerini üzerine çekerek orada durdurmuş bulunuyordu. Bu şekilde düşmanın asıl hedefi olduğuna şüphe kalmayan Conkbayırı ve Kocaçimen silsilesine sahip olması ertelenmiş oldu. Conkbayırı elinde bulunan düşman bugün orada faaliyetine devam edebilseydi şüphesiz bizim için vaziyetin düzeltilmesi zor bir şekil alırdı. Fakat bugünkü başarıyla, Conkbayırı düşman elinde kaldıkça bu tehlike bertaraf edilmiş sayılamazdı. Dolayısıyla 12. ve 7. Tümenlerle başladığım taarruzu durdurmaya ve Conkabayırı tarafında ciddi tedbir almaya karar verdim.[53]


« 10 Ağustos 1915’te, Atatürk, İngilizlerin 8 Ağustos’ta ele geçirdiği Conkbayırı’na taarruz etmiştir. Atatürk, “Taarruzun Conkbayırı’ndan yapılmasını gerekli buluyordum. Bu taarruza çok fazla önem verdiğim için ve benden önce çeşitli kumandanların burada yaptıkları taaruzlarla sonuç alamadıklarını bildiğim için iş bu yeni taarruzu bizzat başında bulunarak kendim idare etmeye karar verdim” demiştir. Bu karar doğrultusunda, Atatürk ve tüm kurmayları, Çamlıtekke’den Conkbayırı’na doğru atlı olarak hareket etmiştir. Büyük Anafarta kasabasının doğu hizasında tam tepelerinde bir İngiliz uçağı belirmiştir. Yanında bulunanlar hedef oluşturmamak için hemen ağaçların arasına dağılmalarına karşın Atatürk ve yanında bulunan bir asteğmen, hiçbir şey olmamış gibi yola devam etmiştir. Uçağın takibinde Kurtgeçidi’ne yaklaştıkları zaman Conkbayırı tepesinden ve onun daha kuzeyindeki boyun civarından Anzakların piyade ateşi altında 8. Tümen karargahına ulaşmışlardır. 


Buraya ulaştığında Atatürk’ün yanında bir tek Süvari Asteğmen Zeki (Doğan) vardır. Kurmaylarından ve yaverlerinden hiçbiri daha gelmemiştir. Yolların olmayışı, arazinin engebeli oluşu, İngilizlerin topçu ateşi ve uçak takibi nedeniyle ancak bir kısmı gece yarısına doğru bir kısmı da ertesi gün karargaha gelebilmişlerdir. Atatürk, sabah saat 04:30’da baskın şeklinde bir taarruza karar vermiştir. 


Taarruzda kullanacağı kuvvet, 8. Tümene bağlı 23, 24. ve 47. Alaylardır. Atatürk, anılarında Conkbayırı taarruzu’nun başlamasını şöyle anlatmıştır: 


Gün doğmak üzereydi. Çadırımın önüne çıktım. Hücum edecek askeri görüyordum. Oradan hücumun yapılmasını bekleyecektim. Gecenin karanlık perdesi tamamen kalkmıştı. Artık hücum anıydı. Saatime baktım. Dört buçuğa geliyordu. Birkaç dakika sonra ortalık tamamen ağaracak ve düşman askerlerimizi görebilecekti. Düşmanın piyade, mitralyöz ateşi başlarsa ve kara ve deniz toplarının mermileri bu sıkı düzende duran askerlerimiz üzerinde bir defa patlarsa hücumun imkansızlığından şüphe etmiyordum.Hemen ileri koştum. Tümen kumandanına rastladım. O da ve her ikimizin refakatimizde bulunanlar beraber olduğu halde hücum safının önüne geçtik. Gayet kısa ve seri bir teftiş yaptım. 


Önünden geçerek yüksek sesle askerlere selam verdim ve dedim ki: ‘Askerler! Karşımızdaki düşmanı mağlup edeceğimize hiç şüphe yoktur. Fakat siz acele etmeyin. Evvela ben ileri gideyim. Siz, ben kırbacımla işret verdiğim zaman hep birden atılırsınız.’ Kumandan ve subaylara da işaretimle askerlerin dikkatini çekmelerini emrettim Ondan sonra hücum safının önünde bir yere kadar gidildi ve oradan kırbacımı havaya kaldırarak hücum işaretini verdim. Bütün askerler, subaylar, artık her şeyi unutmuşlar, bakışlarını, kalplerini, verilecek işarete yöneltmiş bulunuyorlardı. Süngüleri ve bir ayakları ileri uzatılmış askerlerimiz ve onların önünde tabancaları, kılıçları ellerinde subaylarımız kırbacımın aşağı inmesiyle demirden bir kitle halinde aslanca bir saldırıyla ileri atıldılar. Bir saniye sonra düşman siperleri içinde gökyüzüne yükselen bir sesten başka bir şey işitilmiyordu. Allah, Allah, Allah…Düşman silah kullanmaya vakit bulamadı. Boğaz boğaza kahramanca mücadele sonunda ilk hatta bulunan düşman tümüyle imha edildi”. 


8.Tümen alaylarınca sadece süngü hücumuyla gerçekleşen bu taarruzda, 4 saat süren kanlı süngü muharebeleri sonunda Conkbayırı’nın tamamı ele geçirilmiştir. “10 Ağustos’ta saat 04:30’daki, Türk tarafının yalnızca süngüsünü kullanarak yaptığı kanlı taarruz sonucu Kocaçimentepe-Conkbayırı hattı güven altına alınmış, tüm İngiliz ve Anzak birlikleri taarruz gücünü yitirmiştir.[54] 


Düşmana çok büyük kayıplar verdirilen bu savaş sırasında General Boldwin ve Kurmay Başkanı’nın öldüğü çarpışmada Atatürk de göğsündeki saate isabet eden bir şarapnel parçasıyla yaralanmıştır. Atatürk, Conkbayırı’nı geri aldıktan sonra öğleden sonra 8. Tümen’e veda ederek Anafartalar Grubu Karargahı’na dönmüştür.[55] 


Resmi kayıtlara göre 5 gün süren Conkbayırı taarruzunda; Türk tarafı 20 bin (Kanlısırt’ta 2 bin, Conkbayırı’nda 12 bin, Anafartalar’da 8 bin 400, 19 Tümen cephesinde 2 bin 600), düşman tarafı ise 25 bin kayıp vermiştir. Yani toplam kayıp 45 bin civarındadır.[56] 


10 Ağustos 1915 tarihindeki Conkbayırı taarruzu hakkında, Fahrettin Altay Paşa’nın şu yorumu, Cumhuriyet tarihi yalancılarına kapak olacak niteliktedir: “Mustafa Kemal, 10 Ağustos’ta yalnız İstanbul’un değil, bütün bir memleketin işgalini önlemişti. Artık ümitleri kalmayan İngilizler, iki ay sonra Gelibolu Yarımadasını boşaltıp çekilip gitmeye mecbur kalıyorlardı.[57]


« 15 Ağustos 1915’te, İngilizler, Kireçtepe yükseklerini denizden ve karadan her türlü silahla dövdükten sonra 54. Tümenlerinden dört taburla saat 15:30’da Aslantepe’ye karşı saldırıya geçmişlerdir. Burada Gelibolu Jandarma Taburu ile 127. Alay’dan küçük bir Türk kuvveti vardır. Tümen komutanın da çok geride olması nedeniyle geç haber alındığından Aslantepe’ye zamanında kuvvet gönderilememiştir ve Kanlıtepe düşmüştür. Bu durumda yerinde duramayan Atatürk, Turşun köyüne, 5. Tümen komuta yerine gitmiştir. Buradan 5. ve 9. Tümenlerden kuvvet göndererek Kanlıtepe’yi geri aldırtmış ve büyük bir tehlikeyi önlemiştir. Burada 17 taburluk İngiliz gücü etkisiz bırakılmıştır. 


Atatürk, bu günkü savaşta birliklerin en ön çizgilerine gitmek istemiştir. İleriye sürdüğü birliklerden bazılarının bir sırtın başındaki yolu, iki düşman torpidosunun yaptığı ateşler yüzünden geçemeyerek orada tıkanıp kaldıklarını görünce, “Zabit ve Kumandan ile Hasbıhal” adlı kitabında yazdığı, “Savaşta yağan mermi yağmuru o yağmurdan ürkmeyenleri, ürkenlerden daha az ıslatır” sözüne uyarak, kendisi, bu ölüm kusan yolu sıçrayıp geçmiştir. Arkasından da kurmay başkanıyla emir subayları ve sonra da onları gören askerler geçmiştir.[58] 


Bu muharebelerde de Mustafa Kemal’in komutanlık niteliğinin öne çıktığını görüyoruz. Daha önce de olduğu gibi önsezi ile 6. Tümeni Turşun dolayına ileri alacağını söyleyip, cephe emirlerini yazdırırken İngiliz taarruzu başlamıştır. Saldırının başlamasıyla yedekleri harekete geçirmesi, olayların gelişeceği noktaları sezinleyerek buralara sürmesiyle rastlantılara egemen olması askeri tarihçilerce iyi bir taktisyen olarak değerlendirilmiştir.[59]


« 16 Ağustos’ta İngilizler, Anafartalar cephesindeki Kireçtepe’ye taarruz etmiş, Atatürk, ateş hattında 5. Tümen Karargahı’nın bulunduğu 161 rakımlı tepeden savaşı yönetmiştir.[60]


« 1 Eylül 1915’te Atatürk’e, Gelibolu’daki “üstün başarılarından” dolayı Gümüş Liyakat Madalyası verilmiştir.[61]


« Atatürk Çanakkale’de 20 Eylül 1915’te rahatsızlanmıştır.[62]


« Atatürk, 27 Eylül 1915’te Liman von Sanders’e,, Anafartalar Grubu Komutanlığı’ndan istifa edeceğini bildirmiştir. İstifa gerekçesi olarak, Enver Paşa’nın son gelişinde kendisini ziyaret etmemesini göstermiştir. Ancak istifası kabul edilmemiştir.[63]


« 31 Ekimde Enver Paşa, 3 Kasımda Ayan ve Mebusan Meclisi üyeleri Çanakkale’de Atatürk’ü ziyaret etmiştir.[64]


« 7 Kasım 1915’te, İngiliz Savaş Kabinesi Çanakkale’yi boşaltma kararı almıştır.[65]


« 11 Aralık 1915’te Atatürk, İstanbul’a gelirken, onun yerine Anafartalar Grubu Karargahı’na Fevzi (Çakmak) Paşa atanmıştır.[66]


« 19/20 Aralık 1915’te İngilizler, Çanakkale’deki siperleri boşaltarak çekilmeye başlamışlardır.[67]


  Atatürk, Çanakkale’den ayrılırken arkasında büyük bir “kahramanlık sayfası” bırakmıştır. Sadi Borak’ın ifadesiyle: 

Mustafa Kemal, Çanakkale’deki öyküsü ciltler dolduracak zaferler elde etmiştir. Bu başarıları en gerçekçi biçimde komprime eden, İngiliz Generali Aspinal Oglander olmuştur. General, İngilizlerin Gelibolu Seferi’nin resmi tarihinde diyor ki:  Bir Tümen Komutanı’nın üç ayrı yerde tek başına giriştiği hareketlerle bir savaşın, hatta bir ulusun kaderini değiştirecek yücelikte bir zafer kazandığı tarihte pek nadirdir.’ Sanırım ki, ‘Mustafa Kemal Mucizesi’ bundan daha iyi dile getirilemez. Bu övgünün bir özelliği de Mustafa Kemal’in yenilgiye uğrattığı bir ‘düşmandan’ gelmiş olmasıdır. Çünkü bir lidere kendi yurdunda övgüler yağdıranlar olabilir. Ama bu övgüler, özellikle ordularını ağır yenilgiye uğrattığı ‘düşman’lardan geliyorsa, bunların objektif, gerçekçi ve içtenlikli olduğundan hiç kuşku duyulmamalı. Yaptığı keşifler sonucunda düşmanda kaçma belirtileri gören Mustafa Kemal, elini kolunu sallaya sallaya düşmanın kaçmasına fırsat vermemek için saldırıya geçilmesini öneriyor, üst makamlar böyle bir çekilişe ihtimal vermiyorlar. Önerisi kabul edilmeyince, zaten aylardır gece gündüz verdiği savaşlarla hasta olan Mustafa Kemal istifa ediyor. Mareşal Liman von Sanders de bu istifayı hava değişimine çeviriyor.[68]




  Çanakkale Zaferi’nin 96. yıldönümünde, 19. Tümen Komutanı Mustafa Kemal Atatürk’le birlikte, bu zaferde emeği geçen 3. Kolordu ve Kuzey Cephesi Komutanı Esat Paşa’yı, Güney Cephesi Komutanı Vehip Paşa’yı, Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa’yı ve Selahaddin Adil Bey’i; Mehmet Çavuş’u ve Seyit Onbaşı’yı ve isimsiz kahramanlarımız Mehmetçiklerimizi saygıyla anıyor, hepsine Allah’tan rahmet diliyorum…


  Ve onlara; “Sizin 96. yıl önce Çanakkale’de ve Kurtuluş Savaşı sırasında emperyalizme attığınız o tokadı, yeri geldiğinde bizim de atmaya hazır olduğumuzu bilerek, ebedi istirahatgahlarınızda rahat uyuyun…” diye sesleniyorum…



Sinan Meydan
17 Mart 2011



dipnotlar:
[1] Atatürk’ün adını ağzına almaktan çekinen “Atatürk düşmanlarına” inat, yazının tamamında Mustafa Kemal yerine Atatürk kullanılmıştır.
[2]Utkan Kocatürk, Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, Ankara, 1999, s.33,34.
[3] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Pozitif Yayınları, İstanbul, s.95
[4] Kocatürk, age, s.34.
[5] Atay, age, s.96-98
[6]Atay, age, s.98,99; Sadi Borak, Atatürk’ün İstanbul’daki Çalışmaları, (1899-16 Mayıs 1919), 2.bs, İstanbul, 1998, s.71,72.
[7]Kocatürk, age, s.50.
[8] age, s.34.
[9] age, s.37.
[10] age, s.38.
[11] Erol Mütercimler, Gelibolu, 4.bs, İstanbul, 2005, s.220,225.
[12] age, s.226.
[13] Kocatürk, age, s.38,39
[14] Erol Mütercimler, Fikrimizin Rehberi, İstanbul, 2008, s.272-275; İsmet Görgülü, On Yıllık Harbin Kadrosu, (1912-1922), Ankara, 1993, s.83.
[15] Mütercimler, Fikrimizin Rehberi, s. 276.
[16] age, s.278.
[17] age, s.278.
[18] age, s. 279,280
[19] Mütercimler, Gelibolu, s. 288-306.
[20] age, s.84.
[21] Kocatürk, age, s.39, 40.
[22] Mütercimler, Fikrimizin Rehberi, s.276-279
[23] Mütercimler, Gelibolu, s.298.
[24] Görgülü, age, s.83,84.
[25] Kocatürk, age, s.40.
[26] Mütercimler, Fikrimizin Rehberi, s. 286,287.
[27] Kocatürk, age, s.40.
[28] age, s.42.
[29] age, s.42.
[30] age, s.42.
[31] age, s.44,45.
[32] age, s. 45.
[33] age, s.45.
[34] age, s.47.
[35] age, s.47,48.
[36] age, s.47.
[37] Mütercimler, age, s.293,294.
[38]Kocatürk, age,s.48,49.
[39] age, s.49.
[40] age, s.50.
[41] age, s.50.
[42] age, s.51.
[43] age, s.52.
[44] age, s.53.
[45] age, s.53,54.
[46] Mütercimler, age, s.299-301
[47] Kocatürk, age, s.55.
[48] Mütercimler, age, s.302,33.
[49] Kocatürk, age, s.56.
[50] Mütercimler, age, s.304,305.
[51] Turgut Özakman, Vahdettin, Mustafa Kemal ve Milli Mücadele, 6.bs, Ankara, 2007 ,s. 112.
[52] Kocatürk, age, s.57.
[53] Mütercimler, age, s.310.
[54] age, s.317.
[55] Kocatürk, age, s. 58.
[56] Mütercimler, age, s.317.
[57] age, s.317.
[58] Celal Erikan, Komutan Atatürk, İstanbul, 2001, s.140
[59] Mütercimler, age, s.320.
[60] Kocatürk, age, s.58,59.
[61] age, s.61.
[62] age, s.62.
[63] age, s.63,64.
[64] age, s.66.
[65] age, s. 66.
[66] age, s.67.
[67] age, s.67.
[68] Borak, age, s.84.
Sinan Meydan, 18.03.2011,Odatv.




ayrıca Okunmalı.