Translate

20 Şubat 2017 Pazartesi

Konstantin - Papa - Vatikan'ın Sahtekarlığı







Sahte vasiyet, İmparator Büyük Konstantin'in Doğu Roma'ya çekilme kararı ile Batı Roma'yı Papa'nın irade ve hükmüne (potestas) bağladığını açıklamasıyla bitiyordu.

Bu irade ve hüküm makamı, Papa'yı eski Batı Roma topraklarında oluşan ya da oluşacak tüm devletlerin üstüne çıkarıyor, kral ya da prens, devlet muktedirlerini Papa'nın vesayetine sokuyordu.

Roma'daki Papalığın, Hıristiyan alemine önder ve Avrupa'ya egemen olmasını sağlayan "Konstantin'in Bağışı" belgesinin özgünlüğünden ilk kez, ortaya çıktıktan tam 300 yıl sonra kuşkulanılmaya başlandı.

Bu kadar gecikilmesinin nedeni "Konstantin'in Vasiyeti"nin Papalık tarafından Hıristiyanlık "dogma"sı ilan edilmesi ve Ortaçağ'ını yaşayan Avrupa'da herhangi bir din dogmasına karşı çıkana engizisyon işkencesiyle ölüm cezası verilmesiydi.

Nitekim 1140 yılında belgenin sahte olduğunu ileri sürmekle kalmayıp, "şeytan eliyle yazılmış" olduğunu söyleyen Arnaldo da Brescia, 1155 yılında asıldı, cesedi yakıldı ve külleri Tiber Nehri'ne atıldı.

Bu olaydan yarım yüzyıl sonra, 1193'te Antakya Ortodoks Kilisesi patriği Theodoros Balsamon, idam edilen Arnaldo da Brescia'nın "sahtelik" tezini yeniden ele alarak Papalık makamına bir mektup gönderdi. Balsamon, mektubunda vasiyet belgesinin sahteliğini mantık uyumsuzluğuyla açıklıyordu: Roma imparatoru Büyük Konstantin, emperyal başkenti 330 yılında Marmara Boğaziçi kıyılarındaki Konstantinopolis'e taşımakla, İtalik Yarımadası'ndaki eski başkent Roma'nın ruhani ve maddi iktidarına son vermişti. Hıristiyanlık aleminin önderliğini, yetkilerini elinden aldığı Roma Patrikliğine bağışlamasının mantığı yoktu. Dolayısıyla Roma Papalığının kurucu yasasını oluşturan vasiyet belgesi gerçek olamazdı!

1324'te Marsilio da Padova, "Konstantin'in Bağışı" belgesinin içeriğini, yine mantık metoduyla tartışmaya açtı: İmparator Büyük Konstantin, Papa'yı Hıristiyan alemi üstünde ezelden ebede mutlak hakimiyet yetkisiyle donatma hakkına sahipse, kendisinden sonra tahtına geçen Roma imparatorlarının (yani Konstantinopolis'teki imparatorların) da Papa'nın üstünde yetkisi vardı. Belge de Roma imparatorunun Papalık üstündeki makam yetkisinin kanıtıydı.

1327 ile 1329 arasında İngiliz Fransisken papazı Ockhamlı William, belgenin özgün olmadığından yana kuşkusunu açıkladı.

Ve nihayet Lorenzo Valla "Konstantin'in Bağışı" belgesini dil temelinde incelemeye başladı. Valla'nın vasiyetin sahteliğini kuşkuya yer bırakmayacak biçimde kanıtlayan bilimsel çalışması, 1440 yılında Floransa'da toplanacak dini kurultaya sunulacaktı. Ama sunulmadı, gizlendi. Vall'nın incelemesi, ancak kendisi öldükten sonra 1506 yılında yayımlanabildi.

Papalığın kurucu yasası - tartışması yasak, çünkü - ulvi ilan edilip "Konstantin'in Bağışı" diye anılan dogmanın sahte olduğu, 1506 yılından öteye, başta Papalık, tüm ilgililerce biliniyordu. İmparatorun öldüğü 335 yılından önce yazıldığı iddia edilen vasiyetin, 700'lü yıllarda kaleme alındığı ve tümüyle uyduruk olduğu kanıtlanmıştı.

Ne var ki aradan geçen 800 yılda Papalık, sahte bir dogmaya dayandırdığı liderliğini, tüm Hıristiyan alemine kabul ettirmişti. İtalya'yı ele geçirmiş, Roma Katolik Kilisesi'ni tüm Hıristiyan mezheplerinin üstünde söz sahibi yapmış, Papalığı da Avrupa'daki kralların, siyasal iktidarların ve halkların, fetvalarına sıkı sıkıya bağlı olduğu kutsal önderlik makamı haline getirmişti.

Üstelik Roma'daki ruhban iktidarı, Büyük Konstantin'e atfedilen sahte vasiyeti dogma ilanıyla yetinmemiş, yeni mülk ve yetkilere ihtiyaç duydukça, bu sahte vasiyete göre eski çağlarda yazılmış da yeni bulunmuş gibi yaptığı, sahte "Papalık Fetvaları" da imal etmişti. Tabii ki kadim çağlara aitmiş de kaybolmuş ve sonradan bulunmuş gibi ortaya çıkan bu fetvalarda da dogma ilan edildiler.

Günümüzde "Sahte Fetvalar" diye anılan fetvalara her "yeni bulunan eskisi" eklendiğinde Papa'nın toplumsal yaşamı düzenleyen kutsal emir egemenliği genişliyor, Papalığın topraklarına yeni bir toprak parçası ve üzerinde yaşayan bir müminler topluluğu daha katılıyordu.

Vatikan gerek kurucu yasası "Konstantin'in Bağışı" vasiyetinin, gerekse vasiyete bağlı olarak çıkarılan "Papalık Fetvaları"nın sahte olduklarını, ancak 19.yüzyılın sonlarında "kerhen" kabul etti. Ama o günden bugüne, iki bin yılın en müthiş sahtekarlığının üzerinde oturduğunu asla itiraf etmedi. Belgelerin sahte olduklarına ilişkin hiçbir resmi açıklama yapmadı; hatta konuyu dillendirmemeye özen gösterdi!

Hıristiyan jargonunda "İsa'nın kuzuları" diye anılan mümin tabanın sözde vicdanını yaralamak, özde kafasını karıştırmamak için üstü örtülen sahtekarlık, tarihten günümüze sürdürülen sessiz bir anlaşmayla, Katolik Kilisesi'ne isyanla kurulmuş Protestan ve Anglikan mezheplerinin ruhban sınıflarınca da gizlendi.

Ne tuhaftır ki, kazığını yediği Katolik Kilisesi'nden nefretini gizlemeyen Ortodoks ruhban sınıfı tarafından bile açık açık ihbar edilmedi!

Papalığın tahtını elinden aldığı Konstantinopolis Ekümenik Patrikliği, Katolik Papalığa beslediği husumete, tarihte Katolik Haçlıların hazinelerini defalarca yağmalamasını, Hilal'in saldırıları karşısında Papa'ya bağlı Avrupa tarafından yalnız bırakılmasını ve daha bir sürü gerekçe gösterdi. Ancak yediği en büyük kazık, kurucusu Büyük Konstantin'in mirası, Hıristiyan alemi önderliğinin elinden cebren ve hileyle alınmasını yutkunarak geçiştirdi!

Hala da yutkunur, dillendirmez...

Çünkü herhangi bir Hıristiyan mezhebi, Kilisesi ya da ruhban sınıfının 1200 yıldır oldubittiyle önder bellediği Papa'nın kutsal yetkilerini hükümsüz kılacak sahtekarlığı resmen kabulü, Hıristiyanlığın tüm dogmalarını tartışmaya açacak ve müminlerin kutsal metinlere olan inancını kökten sarsacaktır.

Konstantin'in "Sahte" Vasiyeti, bu anlamda da dünya ve insanlık tarihinin en şaşırtıcı "bakarkörlük" örneğidir!

Avrupa kütüphaneleri, konu hakkında sayısız belgesel yapıtla doludur; internet arama motorlarına herhangi bir dilde "Konstantin'in Vasiyeti" tamlamasını girdiğinizde, belgenin sahteliğine ilişkin yüzlerce bilimsel makale gelir önünüze. Ama bu bilgi, asla geniş kitlelere yansımamıştır, yansımaz...

Bugüne değin dünyada tek bir televizyon kanalı, BBC sahte vasiyetle ilgili bir televizyon belgeseli yapıp yayınlamıştır: Donation of Constatin, Lies of Faithful...

BBC de bilindiği gibi, 16.yüzyılda Papa'nın kutsal hegemonyasını reddederek Anglikan mezhebini kuran Sekizinci Henry'nin ülkesi İngiltere'nin devlet televizyonudur.

tarihsel sahtekarlığın dünya kamuoyundan saklanabilmesinde, küresel medyanın bir yanda tarihi didik didik eden belgeseller yayınlarken öte yanda adeta sessiz bir sözleşme yapmış gibi, bu olayı bilmezden ve görmezden gelişinin payı büyüktür.

Dan Brown'ın Da Vinci Şifresi gibi dine dayalı komplosu ve çoğu saçma sapan kurgulu binlerce popüler romandan hiçbirinin, Hıristiyanlık tarihindeki temel komplo, Konstantin'in sahte vasiyetinden esinlenmemiş olması da ilginçtir!

Ama açıklaması daha da ilginç olabilir:

Özelinde Avrupa, genelinde Batı diye anılan Yahudi/Hıristiyan kültür topluluğunun, tarihsel gerçeklere verdiği büyük öneme rağmen kültür temelini oluşturan sahtekarlığı mümin kitlelerden saklı tutmaya çalışması, Türklerle yakından ilişkilidir.

Batı'nın din örgütlenmesini sağlayan İmparator Konstantin'in Hıristiyan aleminin önderliğini Papa'ya bırakmadığının alenen kabul ve ilanı, Hıristiyanlığın temsil ve hüküm makamının hal Konstantinopolis Ekümenik Patrikliği olduğu anlamına gelir ki; bu makam ve payitahtı artık İstanbul olup, Türklerin elindedir.

İncil'in yazılıp yayıldığı Ortadoğu'yla birlikte İsa ve havarilerinin doğduğu Kudüs'ten sonraki en kutsal mekanı, ilk Hıristiyan başkenti Konstantinopolis/İstanbul'u da Müslümanlara kaptırmak, Hıristiyan aleminin iki büyük travmasıdır!

Kudüs'ü geri almak amacıyla yapılan Haçlı Seferleri'ni düşünürseniz, birinci travmayı anlamakla kalmaz; Hıristiyan Batı'nın İkinci Dünya Savaşı öncesi, sırası ve sonrasında bölgede bir Yahudi devleti kurulmasını niçin desteklediğini de kavrarsınız.

Batı'nın bugün siyasal anlamda artık savunulması çok zor bir İsrail'in hala arkasında durmasını, salt Amerika ve Avrupa'daki Yahudi lobilerinin başarısına bağlamak, eksik bir açıklamadır. Batı'nın İsrail'e verdiği desteğin nedenleri arasında, Kudüs'ün Hıristiyanlara değilse bile İncil'de kayıtlı sahiplerine dönmesi de vardır, Hıristiyan Batı'nın Yahudilere yaptıklarından getirdiği nedametin bedeli de...

Hıristiyanlık, ilk çağlarda başlı başına yeni bir din öğretisi değil, bir Yahudi mezhebi olarak algılanıyordu. Hıristiyan alemi, boynuzun kulağı geçtiği gibi, zaman içinde Yahudiliğin önüne geçmekle kalmadı, beslendiği kaynağa düşmanlık yaptı. "İsa'nın çarmıha gerilmesi"nden sorumlu tuttuğu Yahudiliği aşağıladı ve Yahudilere soykırım dahil, çeşit çeşit eziyet etti. (*)

Ama akraba olduğunu hiç unutmadı ve Yahudiliğe karşı işlediği günahlardan nedamet getirdiği 20.yüzyılın ikinci yarısında, Batı kültürünü bu nedametin göstergesi olarak Yahudi/Hıristiyan ortak kökeni ilan etti. Günümüzde de İsrail'i "İncil efsanesinin gerçeğe dönüşümü" olarak koruyup kolluyor.

Unutmayalım ki İncil "Eski Ahit" ve "Yeni Ahit" olarak adlandırılan iki kutsal kitabın birleşimidir. Eski Ahit, İbranilerin, İsa'dan önceki kutsal metinlerinden oluşan Tevrat ve Zebur'dur. Yeni Ahit ise, eskisine eklenen 27 bölümde İsa ve sonrasını, havarilerin kutsal metinleriyle anlatır.

Hıristiyan alemi, tarihinin ilk travmasıyla İsrail'in Kudüs'ü Müslümanlardan geri alıp Eski Ahit'te yazılı olduğu gibi sahiplenerek korumasına verdiği maddi manevi destekle başa çıktı.

Ya ikinci travmayı, ilk Hıristiyanlık başkenti Konstantinopolis'in kaybını nasıl atlattı?

Yanıtım kısa ve açık olacak: Atlatamadı.

Atlatamadığının kanıtlarını, bu kitabın ilerleyen sayfalarında bulacaksınız. Hem de mantık çıkarsamalarıyla değil, tarih belgelerinde yazılı biçimiyle!

Kitle psikolojisi, birey psikolojisinin kaba hatlarıyla yoğunlaşmış biçimidir. Bir travmayı atlatamayan insan ne yapar? Gerçeğin acıtıcı yönüyle başa çıkabilmek için anısını bilinçaltında deforme eder, daha az acıtacak bir anlam yükler ve bilinçüstünden gizler.

Hıristiyanlık alemi de Konstantinopolis'in Müslüman Türklerin eline geçmesiyle yaşadığı travmayı, aynı yöntemle azaltmaya çalıştı: 1453'ten öteye kendi Doğu kültür mirasına, antik ve klasik çağlarına sırtını döndü, Hıristiyanlık Doğu Roma İmparatorluğu'nda doğmamış gibi yaptı. Hatta ilk Hıristiyan imparator Büyük Konstantin'i toplumsal bellekten silmeye özen gösterdi. İlk ve orta öğretim tarih kitaplarına koymayacak kadar unuttu, unutturdu.

Ama travma o denli derindi ki, unutmak yetmedi. Kaybedilen imparatorluğun adını değiştirmek gerekti. Doğu Roma'ya Roma dememek için kaybedildikten 100 yıl sonra tam olarak 1557'de Bizans adını verdi!. Böylece Müslüman Osmanlı, Doğu Roma ve ilk Hıristiyan başkentini değil, Bizans ve başkentini ele geçirmiş oluyordu.

Travma o denli yoğundu ki, kaybedilen Hıristiyan imparatorluğun bizzat Batı tarafından zayıflatıldığı, kutsal başkent Konstantinopolis'in dinsel önderliğinin Papalık tarafından gasp edildiği ve başkente Hıristiyanlığın ilk çağlarından miras kalan kutsal kalıtların Haçlı ordularınca çalındığı gerçeğini bilen Katolik ruhban sınıfında, kimi vicdanları da kanatıyordu.

Oysa aynı gerçekler bazı günahkar vicdanları da belki ilk kez, böylesine rahatlatıyordu: Batı Roma, iyi ki Konstantin'in sahte vasiyet belgesiyle Papa'yı Hıristiyanlığın önderi kılmış, iyi ki Konstantinopolis'i yağmalayıp kutsal kalıtları Batı Roma'ya getirmişti!

Bu yalan ve talan olmasa, Ekümenik Konstantinopolis Patrikliğiyle birlikte 1453'te Hıristiyanlığın karar mercii, yetki makamı ve kutsal kalıtları Müslüman Osmanlı'nın eline geçecek, Hıristiyan Avrupa başsız kalacaktı.

İşe bakınız ki tarihin en büyük sahtekarlığı, Konstantin'in uyduruk vasiyeti, sonuç olarak dünyanın en geniş mümin kitlesine sahip Hıristiyanlığın geleceğini kurtarmış, bekasına ve kıtalararası yayılmasına yaramıştır!

Üstelik makam üstünlüğü Papalık tarafından cebren ve hileyle gasp edilen Konstantinopolis Ekümenik Patrikliğinin, Müslüman Osmanlı'nın eline düşmesi, Hıristiyanlığın Ortaçağ'ın karanlığından kurtulup aydınlanmasını sağlamış Rönesans'ı başlatmıştı.



Mine G. Kırıkkanat 
"Bir Hıristiyan Masalı" : Tarihin En Büyük Sahtekarlığı






BASIN:
... kimi bölümlerine itiraz hakkımı saklı tuttuğum...
Ali Sirmen


BASIN:CNN
İstanbul’un kurucusu Büyük Konstantin’in vasiyeti olarak bilinen belgenin, insanlığı kana bulamış en büyük yalan, Hıristiyan dinini bölmeye yarayan uyduruk bir vasiyet olduğunu, bu yalanın, insanlık tarihinin son iki bin yıldaki “temel sahtekârlığı” olma özelliğini taşıdığını, bu yalanın Katolik mezhebinin dogmatik varlık nedeni olup Papalığın temelini atmaya hizmet ettiğini belgelere dayanarak kanıtlamaya çalışan kitap "Papa’nın adamları" tarafından 8. yüzyılda imal edilen bu sahte vasiyet olmasaydı, Hıristiyanlığın merkezinin bugünkü Vatikan’da değil, bizim coğrafyamızda olacağını ortaya koyuyor.



BASIN:
Tüm bu konuları da bir kenara bırakıyorum. Bir dekoder gibi tarihin şifrelerini çözen bu çok önemli kitap bilgi dağarcığımı genişleterek bana keyif verdi ama bir Türk olarak benim duygu dünyamda bir karşılık bulamadı. Sanki başka bir dünyanın özlemlerini yansıtıyor gibi geldi bana. Her şeye rağmen Vatikan’ın asırlardır süren sahtekârlığını belgeleme konusunda hedefini tam on ikiden vuran kitap, sizleri tarihin derinliklerinde keyifli bir yolculuğa çıkarıyor.


E. Amiral Soner Polat








(*) İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI'NDA ÖLDÜRÜLEN "YAHUDİ"LER ASLINDA MUSEVİ HAZAR TÜRKLERİ'DİR ; İSTANBUL'DAKİ EKÜMENİKLİK KAVGALARINI, KANAL PROJESİNİ, KENTLEŞME ADI ALTINDA BİR GELİN GİBİ SÜSLENMESİNİ; ANADOLU'NUN BİR ÇOK YERİNİN İNCİL'DE YER ALMASINDAN, YEDİ KİLİSELERİNDEN, ANTAKYA'NIN İLK PAPA MAKAMI OLMASINDAN, PAVLOS'UN YOLUNDAN; GÜNEYDOĞU ANADOLUNUN TEVRAT'TA GEÇEN YER OLMASINDAN, İBRAHİM'İN HARRAN'INDAN.... TÜM BUNLARDAN DOLAYI ANADOLU'YU ELE GEÇİRMEK İSTEMELERİ, BU KİTAPTAN SONRA DAHA ANLAŞILIR BİR HALE GELMEKTEDİR. 

Okumalıyız....
SB






EK:


İSTANBUL'UN ANTİKÇAĞ TARiHİ - Klasik ve Hellenistik Dönemler

"Byzas adı Trakya kökenlidir." ... "Byzantion ‟un Trakçadan gelme adı, daha sonradan bölgeye koloni kurma amaçlı gelen Hellenler tarafından efsaneleştirilerek Megara‟lı kahraman Byzas ile synkronize edilmiştir. (Daha detaylı bilgi ve tartışmalar için bk. Georgacas 1947, 349 vdd.)"

Byzantion ismi G. Curtius‟a (1879, 291) göre, Βπδα-λη-; Βπδα-ελη- kökünden türemiş olup „kartal yuvası‟ anlamına gelmektedir (ayrıca bk. L. Grasberger 1888, 110; 278).

Pape-Benseler (1863-1870, 232b), Byzantion‟un isminin „su yurdu/ülkesi‟ anlamı içerdiğini iddia eder. K. Ostir‟e (1929, 23 vdd) göre ise Byzantion adı, Hint-Avrupa kökenli dil grubuna ait değildir. Pre-Trakya kökenli olup, βπδ- kökünden türemiştir. Su ile ilişkilidir. Bu durum benzer şeklilde Βύδε, βπδία, Βύδεξεο, Βαξβύδεο örneklerinde de görülmektedir.

K. Ostir‟i izleyen N. Zupanić (1939, 337) ise, Byzantion isminin Kafkas ya da Etrüsk kökenli olduğunu düşünerek, Βπδάληηνλ‟un „su kenti‟ anlamına geldiğini ileri sürmüştür. W. Kubitschek (19702, col. 1127); W. Tomaschek (19702, col. 1158) ve J. Miller‟e (19702, col. 1158) göre de Byzas ve Byzantion isimleri, Βύδεο, Βύδνο, Βαξβύδεο gibi Trakya kökenlidir. P. Kretschmer (1935, 217 vd.) ise, Byzantion ismini gerek etimolojik gerekse filolojik bakımdan açıklamaya çalışırken, kelimenin sonuna getirilen –ηνλ son eki ihtiva eden isimlerin iyelik/mülkiyete işaret ettiğini ifade etmiştir.

Benzer örneklere Phrygia Bölgesi‟ndeki yer adlarında [Μίδαο‟tan Μηδάηνλ; Γόξδηνο‟tan Γνξδίεηνλ; Μάλεο‟ten Μαλήζηνλ; Γαζθπινο‟tan Γαζθύιεηνλ etc.] rastlandığını belirtmiştir. Yazar (1934-1935; 385; 1935, 217) ayrıca Hellenler tarafından Byzas, Byzant şeklinde okunan, Illyria‟lıların Beuzas- Beuzant isimlerinden türetilmiş Byzantion isminin Illyria ve Trakya öğeleri içerdiğini ileri sürmüştür. Zira Βπδ- hem Illyria hem de Trakyalılar tarafından kullanılan bir isim köküydü (ayrıca bk. Etym. Magn. s.v. Βπδάληηνλ=Byzantion; s.v. Βύδαληεο=Byzantes)

Bu bakımdan İÖ. VII. yüzyılın ilk yarısında buraya yerleşen Dor kolonistlerin kentin yerel ismini Hellence‟ye uyarlayarak
Byzantion şeklinde kullandıklarını belirtmiştir. Bu durum E. Schwyzer (1939, 66; 526); H. Krahe (1937, 287 dn. 20) ve F. v. Duhn (1939, 3) tarafından kabul görmüştür. (Daha detaylı bilgi için ayrıca bk. Georgicas 1947, 350 vdd.; Erzen 1954, 136 vdd.)

Bununla birlikte G. Semerano (1994, sv. Byzantion) ise, Byzantion adının Byzas ya da Byzia‟dan kaynaklanmadığını ileri sürmüş ve byssos‟un Sümerce kökenine kadar ulaşmıştır.


Sayfa : 7-10-11
İSTANBUL‟UN ANTİKÇAĞ TARiHİ - Klasik ve Hellenistik Dönemler/kitap
Prof.Dr.Murat ArslanAkdeniz Üniversitesi


Bizans'ın kendilerine ait olduğunu kanıtlamak için bir mitolojik kahraman uydurdular ve adına efsaneler yazdılar, adına da Byzas dediler, tıpkı diğerlerini kendilerine uydurdukları gibi.... Anadolu'da Truva Savaşı'ndan önce Hellenler yoktur....Ayrıca Trak Gazanfer Kazimov hocanında dediği gibi "Türk kelimesinin fonetik varyantıdır." Traklarda Türk özel adlara rastlanmıştır





ilgili:


Basından:
İstanbul'u Türksüzleştirme Projesi: Yeni Boğaz (City of Istanbul'a Yer Açılıyor) 
Behiç Gürcihan / Açık İstihbarat (İstanbul'un Bir Gelin Gibi Süslenmesi)









19 Şubat 2017 Pazar

Artemis Bendis'in başlığında ve elbisesinde Çintemani






Artemis Bendis, Apollo ve Hermes 
"Bendis Painter" - MÖ 380-370
Artemis Bendis'in başlığında ve elbisesinde ÇİNTEMANİ






Dacia (Daçya) - Romanya belgeselinde:
The Other Land of the Gods 
(artık ne kadar ciddi, ne kadar fantezi bilmem, kısa bir bölümü free)

AMA...


Strabon, Atinalıların birçok yabancı tanrıları ve ibadet adetlerini kabul ettiklerini, lakin bu törenleri o kadar çok seviyorlardı ki, komedi yazarları tarafından özellikle Trakya ve Frigya törenlerini alaya aldıklarından bahseder. (Strabon 10:3) Haksız da değildir....Gerçekten de "Yabancı"dır Atinalılara....


Belgeselde, Yunanlılar aşağıdakileri Trakyalılardan ödünç almıştır;
"Zeus - Gebeleizis
Artemis - Bendis
Dionysos - Sabazius
Apollon - Orphee
Dişikurt efsanesi Dacia kökenlidir ve Romalılara oradan geçmiştir" der.....



Bir kere;

SABAZİUS - İskit Boyu Saban'dan gelir. Suvar-Sabar Türkleridir. Hatta Sabantuy Festivalleri bilem var :) Dionysos ondan türetilmiştir ( Zeus kelimesi de türetilmiş olabilir)...

ORPHEE - Hep İskit başlığı ile tasvir edilir. Homer ve Hesiod'ta geçmez, Trak kralı Oeagrus'un oğlu olarak geçer. Apollo'nun da Yunanca olmadığı düşünülürse mümkündür, ama Apollo Anadolu kökenlidir.

GEBELEİZİS - Getaelerin şimşek/yıldırım ve fırtına tanrısıdır. Kelimenin kökenini araştırmadım. Getae İskitlerin diğer adı MASSAGETAE'dan gelir, aynı zamanda da Helenler Daçyalılara Getae der. Tomris Ece'nin mensup olduğu boydur. Hatta, Romanya'daki Tomi antik şehrini onun kurduğunu söylerler.

BENDİS - Avcılık ve Ay tanrıçası. Kılık kıyafeti ile Asyalıdır. Kelimenin kökenini araştırmadım. Plato kült haline gelen Bendideia festivallerinden birini kitabında şu şekilde tasvir eder: 

"Adeimantos söze karışarak, “Bu akşam tanrıçanın şerefine bir atlı meşale koşusu yapılacak, haberiniz yok mu?” dedi.
“Atlı mı!” dedim, “Bu da yeni çıkmış herhalde, yani şimdi atlar yarışırken, sürücüler de meşaleleri elden ele dolaştıracaklar, öyle mi?” (Devlet:328a) 



Daçyalar tıpkı Göktürkler'deki gibi Kurt şeklinde Tuğ taşır. Kılık kıyafetleri "Asyalı" özelliği adı altında geçer ve Sanat eserleri İskit/Saka eserleriyle aynıdır. Bendis Artemis'in kıyafetindeki Çintemani bile kör gözüme giriyor....

Dişikurt efsanesi Türklere ait olmasının yanısıra, Romalılara Etrüsklerden geçmiştir. Etrüskler karadan ve denizden olmak suretiyle İtalya'nın kuzeyine göçmüştür. Yani Hyperboreanlıların hayvanı Kurt'u ve efsaneyi bu şekilde getirmiş ve Latinler de onlardan çalmıştır. (Etrüsklere ait ne kadar kitap/Papirüs varsa da Roma krallarının-rahiplerinin emriyle yakılmıştır.)

Belgeselde bahsedilen uzun boylu Roma imparatoru Maximus Thrax (MS 173-238) Prof.Mirfatih Zekiyev'e göre babası Gotlardan annesi ise Alan kökenlidir, ve adı da Ababa'dır. Ababa'nın anlamı Avın Annesi veya Evin Annesi'dir, Alanlar Türk'tür. Ve Gotlar'da İskitlerin bir koludur.

Ayrıca belgeselde; "Hyperboreanlılar Kutuplarda yaşardı, sonradan buralar Asgard olarak anıldı, güneye indiler, birçok yerin atasıdırlar. Bir kısmı Kafkaslara gitti ve yeni başkentleri Asgard'ı kurdu. Bir kısmı Tibet'e gitti, ve son olarakta Archipelagos'a gittiler, şimdiki Meksika Körfezi..." diyorlar.

Hyperboreanlılar ise yine bir İskit boyudur ve de kurtların eşliğinde Tanrıça Leto güneye inmiş, Artemis ile Apollo'yu doğurmuştur. Apollo'nun lakabı Kurt'tur. Artemis'in ay tanrıçası olması sebebiyle de hayvanı Kurt'tur. Başka bir anlatımda da Leto Dişi Kurt'tur. Asgard Türk olan Odin'in geldiği yer Azerbaycandır, Türklerin yaşadığı yerdir. Hyperboreanlı Abaris Apollo'nun rahibi olarak geçer, ama o bir Şamandır ve Abaris Orhun anıtlarında Apar olarak geçen Avar Türkleri'nin antik dönem adıdır. 

Tibet'te Türklere Drugu derler ve Orta Asya Türklerinin yurdudur... Meksika Körfezi bölgesi, hatta Amerika kıtasındaki Yerliler ile de ata dışında, dil ve kültür bağımız da vardır.

Belgeselde Türksüz anlatılan bir tarih var, kendilerinden eminler bir de. 
Ama hiç kimse sorgulamıyor...
"Peki bu kültürü, geleneği kim sürdürmüştür? Çünkü hiçbiri bizim geleneğimizde devam etmiyor..." diye... 
Romanyalıların asıl sorması gereken şey; 
"Bizim atalarımız kim?" Slav mı? 
Yoksa, biz Türklerle aynı ataya mı sahibiz?... ;)


Bu gibi anlatımlara çok rastladım, mesela en yakın örnekleri ; 
Hazar Türklerine Slav diyenler, Safavilere İrani diyenler, Osmanlıyı farklı bir Etnik sananlar...
Ah be güzeller, işinize geleni Avrupalı, gelmeyeni Asyalı diyerek kestirip atıyorsunuz.
Tarihi çarpıtıp, eksik anlatmayın!...
Türkiye'den selamlar,
SB.








Yarı doğru yarı yalan
ne edek anlamadım gitti...




Troyalılar Türktür.




" Artıq elmi ədəbiyyatda troyalıların türk olduğu sübut olunmuşdur."
" Trak sözü «türk» sözünün fonetik variantıdır."
" Pelaskların da türk tayfalarından olduğu məlumdur."
" Tor oğlu Odinin başçılığı altında türklər Asiyadan (Kiçik Asiya nəzərdə tutulur) Avropanın şimalına gəlmişlər."
" Kimmerlər saklar və skiflərlə bir kökdən olub, ən qədim türk tayfalarındandır."


Hektor'un naaşı, atlı araba tarafından çekilirken.
Pantalonlu Troyalı Esir, Aşil'in önünde öldürülürken.
"Aşil'in Efsanesi" Lahitinden Detay, 
MS 2.yy, Roma Dönemi - Tyre [(Sur)
[TOR'shaların (Etrüskler /Sea People/) bir kısmı buraya yerleşmişti...]
Beyrut Ulusal Müze, Lübnan










HOMERİN POEMALARI VƏ «KİTABİ-DƏDƏ QORQUD»



Bütün bunlar göstərir ki, e.ə. 1260-1240-cı illərin hadisələrindən bəhs edən «İliada» və «Odisseya» əsərləri ilə bizim 1300 illiyini qeyd etdiyimiz «Kitabi-Dədə Qorqud» yaşıddır, eyni dövrdə, eyni real və mifik hadisələr zəminində yaranmışlar. 

"Artıq elmi ədəbiyyatda troyalıların türk olduğu sübut olunmuşdur."

Lakin onların müttəfiqləri qarışıq qəbilələrdən ibarət idilər. Müttəfiqlər müxtəlif olduğu kimi, dilləri də müxtəlif olmuşdur:

Priamın paytaxtında çoxdur bizim müttəfiqlər,
Burda çoxdur qəbilələr, hərənin də öz dili var. 

Və ya:
Troyanın qoşunu da eynən belə bağrışırdı.
Ancaq hərə başqa cürə çığrışaraq danışırdı:
Qarışmışdı bir-birinə başqa-başqa xalqın dili… 

Aydın olur ki, troyalılar yekcins olmamışlar. Lakin, şübhəsiz, onların əsas kütləsi türklərdən ibarət olmuşdur, çünki Priamın xalqı Troyada üstünlük təşkil etmişdir. Bu cəhətdən aşağıdakı misralarda «barbar dilli Karlar» ifadəsi çox maraqlıdır:

Barbar dilli Karların da sərkərdəsi mərd Nast idi.
Onlar Milet şəhərində dik Mendra sahilində
Bol meşəli Ftirosla qarlı Mikal dağlarında yaşardılar.

Şumerlər özlərini kar-rir, yəni «qarabaşlar» adlandırırdılar. Bu da Kenqir- şumer sözünün bir oxunuş variantı idi. Kar-r-ir sözündə «qara» sözü aydın seçilir. Şumer tayfaları e.ə.23-cü əsrdə Akkad istilasından sonra ətraf ərazilərə dağılmışdılar və onlar Troya ətrafına da asanlıqla gələ bilərdilər.

Eyni zamanda, axeylilər də müttəfiqlərdən, qəbilələr ittifaqından, müxtəlif dilli qəbilələrdən ibarət olmuşlar; məsələn, təkcə Krit adası sakinlərinin təsvirinə baxaq:

Tünd suların qucağında Krit adlı bir ada var;
Çox zəngindir gözəlliyi, vəsfə gəlməz həmin ada.
Şəhərlərin sayı doxsan, xalqı saysız-hesabsızdır.
Neçə dilə rast gələrsən. Axeylilər, kidonlular,
Eteokrit tayfasına rast gələrsən o adada;
Düz üç dori sülaləsi, pak pelask tayfası var.

Buradakı pelaskların da türk tayfalarından olduğu məlumdur. Lakin bu hələ axeylilərin hamısı deyildir.

Bütün bunlar göstərir ki, e.ə. 1260-1240-cı illərin hadisələrindən bəhs edən «İliada» və «Odisseya» əsərləri ilə bizim 1300 illiyini qeyd etdiyimiz «Kitabi-Dədə Qorqud» yaşıddır, eyni dövrdə, eyni real və mifik hadisələr zəminində yaranmış dastanlardır. Lakin poemaları yunanlar yazıya alıb saxlamışlar, təbii ki, əlavələr də etmişlər, dastanı isə ya vaxtında yazıya almamışlar, yaxud da vaxtaşırı üzərində işləmiş, ilkin formadan fərqli bir formaya salmışlar. Hətta hiss olunur ki, bu və ya digər boyu atmış, yeni boylar yaratmışlar. Və ya obrazların adlarını, bəlkə arxaik rəng aldığını görərək lap səciyyəsini də dəyişmişlər. Nə qədər dəyişmiş olsa da, yenə izlər qalmışdır. 

Poemalarda, xüsusilə «İliada»da türk mənşəli xeyli toponim, etnonim, hidronim və antroponim işlənmişdir. Doğrudur, poemalarda, xüsusən də «Odisseya» əsərində mifik adlar da çoxdur, lakin Malay burnu, Krit adası, İardançay mənsəbi, Misir sahili, Afina, Sparta, Frakiya, Kipr və s. kimi real tarixi toponimlər göstərir ki, poemalarda işlənmiş hər xüsusi adı mifik ad hesab etmək olmaz.

Xüsusi adların bir qismini nəzərdən keçirək. Məqsəd yunanlarla türklərin mədəni yaxınlığını qeyd etməkdir. Troya. «İliada» və «Odisseya» toponimləri içərisində ən çox işlənəni və «İliada»da hadisələrin cərəyan etdiyi məkanı göstərən söz İlion və Troya sözləridir. Əsərdən belə duymaq olur ki, Troya həm axeylilərin dağıtmaq və qarət etmək istədikləri mərkəzi şəhərin, həm də padşahlığın, troyanların hökmü çatan ərazilərin ümumi adıdır. Elmi ədəbiyyatda troyalıların Kiçik Asiyanın qərbində, Egey dənizinin şərq sahillərində çox qədim dövrlərdən məskunlaşdığı qeyd edilir. 

İngilis alimi K.Blegen troyalıların e.ə.3000-2500-cü illərdə Şərqi Avropadan gəlmiş trakların nəsilləri olduğunu qeyd etmişdir. Trak sözü «türk» sözünün fonetik variantıdır. Türk sözündə –k cəm şəkilçisidir ; tor, tur - «doğmaq», «törəmək» mənasında eyni sözün qədim variantlarıdır. Troya sözündə -oya yunan elementidir, sözü nominativ formaya salan şəkilçidir – türk yurdu, türk şəhəri deməkdir. 

Antik ədəbiyyatda qohum və müttəfiq olduqları daim vurğulanan traklar və troyalılar eyni etnosun daşıyıcılarıdır. 

«Qərbi Avropanın tires-turşa mənşəli xalqları (etrusklar, traklar, pelasklar), Kiçik Asiyada isə troyalılar (turşa) prototürklərin qərb qolunun nəsilləri idilər. Avropanın şimalında Tor oğlu Odinin başçılığı altında troyalıların məskunlaşmasından bəhs edən qədim Skandinaviya coğrafiya əsərləri bu xalqı həm də türklər adlandırır. Burada göstərilir ki, Tor oğlu Odinin başçılığı altında türklər Asiyadan (Kiçik Asiya nəzərdə tutulur) Avropanın şimalına gəlmişlər. Gələnlərin «Priamın xalqı» adlandırılması onların Kiçik Asiyadan – əfsanəvi Troyadan gəldiklərinə aydınlıq gətirir… İtaliyaya köçmüş troyalılar orada etrusk xalqının əsasını qoymuş, Avropanın şimalına gələnlər isə sonralar Skandinaviya saqalarının surətlərinə çevrilmişlər». 

«Atoynadan Troil yox, allahsifət Mestor yoxdur, Hektor da yox!» - sözlərindən göründüyü kimi, Tor (-o-il) adı hadisələrin cərəyan etdiyi dövrdə antroponim kimi də işlənməkdə imiş. 

İlion. Poemalarda Troya şəhəri eyni zamanda İlion adlanır... Fikrimizcə, İlion yalnız qalanın adını bildirir, Troya isə geniş mənaya malikdir və bütün müttəfiq ərazilərini əhatə edir. Təbii ki, konkret halda şəhərin adı kimi də çox işlənmişdir. İlion – «İl» sözündəndir; -ion yunan elementidir. «İliada» əsərində İl düzü, İlin qoca məzarı kimi ifadələr vardır: «İl düzüylə qaça-qaça, İda dağı ətəyində sıx meşədə… gizlənərəm». «Qocalarsa ötmüşdülər İlin qoca məzarını».

Aydın olur ki, İl troyanların görkəmli dövlət xadimlərindən olmuş, onun dəfn edildiyi düzü İl düzü adlandırmış, şəhərə onun adını vermişlər. İl xalis türk sözüdür. Poemanın adı da buradandır: İl-iada – «İl (haqqında) oda», «İlnamə, İl nəğməsi» mənasında. İl//el qədim türklərdə xüsusi ad və titul bildirən söz kimi işlənmişdir: İl bilge qadun.

Yunan dilində Kimmerioi, Kimmerii şəkillərindədir. Kimmerlər saklar və skiflərlə bir kökdən olub, ən qədim türk tayfalarındandır.

Qam (kahin) ər mənasında olan kimmer sözünün daşıyıcıları geniş ərazilərdə yayılmış, Azərbaycanda dərin izlər qoymuşlar. 

Troya şəxs adlarını diqqətlə nəzərdən keçirdikdə, yunan tələffüzü ilə təhrif edilməsinə baxmayaraq, onların bir çoxunun türk mənşəli olduğunu üzə çıxarmaq olur.... Troya, İlion, Qarqar, İda, Skamandr, Skandiya, Askaniya, Skey, Pelask, Ksanf, Dardaniya, dardanlar, Batı, Kimmerlər, Priam, Hektor, Eney, Paris və s.


Qəzənfər KAZIMOV / PDF
Filologiya elmləri doktoru, professor




"Troyalılar Türktür." 
Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu, Prof.Dr.Çingiz Garasharlı
Azerbaycan







___ENG___


"Troya is a Turk town, and the Troyans are Turk tribes."

Homer’s Poems and ”Kitabi-Dede Qorgud” (Book of Dede-Korkut)
Professor Gazanfar Kazimov

In his article professor Kazimov investigates the Troyan events of the 50s of the XIII century B.C. and topic relations between the poems of “Iliad” and “Odyssey” and “Kitabi-Dede Qorgud”. Such chapters of “Dede Qorgud” as “How does Basat kill Depegoz”, “Gam Bore’s son Bamsi Beyrek”, “Salur Qazan’s house theft” and in some other chapters in the depiction of political events, in composition and structures, in the ways of depiction, in religious world outlook one can find a very close coincidence between “Iliad” and “Odyssey” and “Dede Qorgud”.

These once again show that though “Kitabi-Dede Qorgud” later was brought to Islam isues, and some modernizations were done in poem, this work is a good example of military democratic period, and it is the monument of Homer’s period and of his age. Both Homer’s poems and “Kitabi-Dede Qorgud” took their beginning from the same root. It becomes clear that Indo-europeans and turks lived together and side-by-side and created original masterpieces of art on the basis of the same social events.

The second major reason is that the investigation of Troya toponyms, etnonyms, hidronyms, and antroponyms show that they are of turk origin. And it once more proves the thesis that the Troya is a turk town, and the troyans are turk tribes. 

Photo: The corpse of Hector and killing a Trojan prisoner (with pants!) Detail from "Legend of Achilles" Sarcophagi, 2nd AD, Roman Period - Tyre, National Museum Beyrut, Lebanon.







İlgili:






Kahraman Aşil (Achilles) Ölülerin Efendisi-Kralı Olmaktan Memnun Değildir!..







Platon, Homer'in Odyssey kitabından bir bölüm bulur ve bu bölüme göre, Achilles Odyssey'e "Ölülerin Kralı/Efendisi olacağıma dünyada bir kölenin yaşamını tercih ederim"  demiş..


* "Plato found particularly objectionable Achilles' statement, that he would prefer the life of a slave on earth than to be king of the dead." (Christianizing Homer: The Odyssey, Plato, and the Acts of Andrew - Dennis R. MacDonald)


* Plato - Republic 3:386c
"..since what they now tell us is neither true nor edifying to men who are destined to be warriors.” “Yes, we must,” he said. “Then,” said I, “beginning with this verse we will expunge everything of the same kind:“ Liefer were I in the fields up above to be serf to another,

Tiller of some poor plot which yields him a scanty subsistence,
Than to be ruler and king over all the dead who have perished,

”Aesch. Frag. 350 (1) and this: (1) Spoken by Achilles when Odysseus sought to console him for his death. Lucian, Dialog. Mort . 18, develops the idea. Proclus comments on it for a page.



* Metropolitan müzesi de bu ifadenin "Odyssey 2:489-91" geçtiği yazar, lakin Odyssey'in 2.bölümü 440'da biter. 

"Büyük kahraman Aşil'in hayaleti Odysseus'a 'Yeraltı dünyasında tüm ölülerin efendisi olacağıma, dünyada fakir bir köle olmayı tercih ederim.' der."

"...the ghost of the great hero Achilles told Odysseus that he would rather be a poor serf on earth than lord of all the dead in the Underworld (Odyssey, 11.489–91)." 



* Gelelim Plato'un diyaloglarına;

Platon hocası Sokrates'in etkisindedir, kitabındaki diyaloglarda hangisi Sokrates hangisi kendisi ayırt edilemiyor.


Platon - Devlet (1-5)

Sokrates
1. [386a] 
“Daha sonra, insanların tanrılara, anne ve babalarına saygı göstermelerinin yanı sıra, arkadaşlıklara da biraz olsun değer vermelerini istiyorsak, onlara daha küçük yaşlardan itibaren tanrılarla ilgili söylenmesi ve söylenmemesi gereken bu ve benzeri sözleri duymak istiyoruz.”

“Evet, bu ilkelerimizin doğru olduğunu düşünüyorum,” dedi Adeimantos.

“Fakat devam edelim: İnsanların aynı zamanda cesur olmaları gerekiyorsa, içlerindeki ölüm korkusunu söküp atmalarına en çok neyin yardımcı olacağını onlara anlatmamız gerekmez mi? [b] Yoksa içinde ölüm korkusu olan bir insanın cesaretli olabileceğini mi düşünüyorsun?”

“Zeus adına! Kesinlikle hayır!”

“Peki öte yandan, Hades’e ve oranın korkunç bir yer olduğuna inanan bir insan, savaşta yenilgiye uğramaktan veya esir düşmektense, ölümden korkmayıp onu tercih edebilir mi?”

“Mümkün değil, edemez.”

“O zaman insanlara (öteki dünyayla ilgili) bu tür hikâye anlatanları kontrol etmemiz gerekiyor. Onlara Hades’te olup bitenleri öyle rastgele kötülemektense, [c] övmeleri gerektiğini söylemek lazım; çünkü Hades için söyledikleri yalnızca gerçek dışı, teşvik edici olmamakla kalmayıp aynı zamanda savaşçılar için de zararlı olabilecektir.”

“Evet, bunu yapmalıyız!”

“O zaman şu mısralardakine benzer yerleri ayıklamamız gerekiyor:

‘Batıp gitmiş, bütün ölülere hükmetmektense,
Tek bir dönüm tarlası olmayan, çulsuz ve alçakgönüllü adamın yanında
Gündelikle ırgat olmayı tercih ederim.’

Ve bir de şunu silmek lazım:
[d] ‘Tanrılara ve insanlara açılsın onun evi;
Dehşet verici, çürümüş şeylerle tanrıları bile korkutan.’

Veya:
‘Bak gör; Hades ülkesindeki ferah evlerde bile
Bol ruh ve gölge varlık var; ama orada akıl ne gezer.’

Veya:
‘Bir tek o akıllıdır ruhlar diyarında, ötekiler
güçten yoksun gölgelerdir.’

Veya:
‘Ruh çıktı bedenden, kanatlandı, uçtu Hades’e
Yakınarak derdine, gençliğinin gücünü terk etti.’

Veya:
‘Ruh içinde kayboldu (toprağın) bir duman gibi
Hışırtılı kanat sesleriyle ölülerin yanına inerken.’

[387a] Veya:
‘O ürkütücü mağaranın köşelerindeki yarasalardan biri
Kayadan aşağıya düştüğünde nasıl hışırtıyla
kanat çırpıp durursa
Birbirine kenetlenip asılı durdukları yerden.
Böyle kaybolup gitti ruhlar, hışırtılarla.’

[b] Homeros ve diğer ozanlar bizlere kızmasınlar, ama artık bu tür mısraları zihnimizden silmemiz gerekiyor; şiirsel olmadıkları ve geniş kitlelerin kulağına hoş gelmediği için değil, tam tersine son derece etkili eserler oldukları için, özgür olmaları ve ölümden çok esaretten korkmaları gereken çocuklarla, yetişkin adamların zihninde kolaylıkla yer edinmeleri nedeniyle.”

“Doğru söylüyorsun!”

2.
“Bir de öteki dünyaya ilişkin, İnilti Irmağı Kokytos, [c] Ürperti Irmağı Styks,[96] yeraltı yaratıkları, damarlarında kan dolaşmayanlar gibi bütün o korkunç ve ürkütücü isimleri de aklımızdan çıkarmalıyız. Bu sözleri duyan insanların ödü kopuyor. Bu tür sözlerin tamamıyla (çocukları korkuturken ve uyarırken) yararsız şeyler olduklarını söylemiyorum. Ama bu sözleri duyan bekçilerimizin de bir savaş sırasında erkekçe dövüşmek yerine tir tir titreyebileceğini de göz önünde tutmamız gerekiyor.”

“Evet, haklı olarak bundan endişe duymalıyız,” diye cevap verdi.

“O zaman bunları dışlamalıyız, değil mi?”
“Öyle.”
“Dolayısıyla edebiyatı ve konuşmayı (söylemi) tersi yönde yapmalıdırlar, değil mi?”
“Kesinlikle.”

[d] “Ve ünlü kahramanların ağzından düşmeyen o feryat ve yakınmaları da artık bir kenara koymak gerekiyor.”

“Evet, diğerleri gibi onların da ayıklanması şart!”


Platon - Devlet (1-5)
çev:Cenk Saraçoğlu-Veysel Atayman



Kahraman olarak kabul ettikleri Aşil, aslında savaşmak için gönüllü değildir, hatta kız kılığına girmiş ve saklanmıştır. Üstüne bir de ölümden korkan kibirli Aşil var karşımızda...  Bu dizeler ayıklandıysa... varın siz geri kalan dizeleri düşünün, bir de Zenodotus tarafından (MÖ.3.yy) Hellenistik dönemde "derlenip- toparlanıp- edit" edilmişse...









Ajax (Aias) Achilles'in bedenini taşırken bir kadın Ajax'a hem yol gösteriyor hem de saçını yoluyor. İki silahlı adam onları takip ediyor. MÖ 530-520 (Walter Art Müzesi)



Ajax aynı zamanda, Hektor'un hala oğlu Teucer'un babadan kardeşidir. Ajax daha sonra intihar etmiştir, bu yüzden de Teucer'ın babası onu eve kabul etmez ve sürer. O da Kıbrıs'a gelir ve Salamis şehrini kurar. Soyundan gelenler Mersin Olba'yı kurmuştur.


Hades'in dünyasına götüren "huzursuz ruhlar nehri" Styx nehrinin bazı anlatımlara göre mucizevi güçleri vardı, birini yenilmez hale getirebilirdi. Aşil bebeklik döneminde annesi tarafından Styx nehir suyuna batırılmıştı. Aşil'in savunmasız olduğu tek nokta annesinin onu tuttuğu yer olan topuğuydu. Troya Savaşı'nda Paris onu oradan okla vurunca da öldü.  Bu durumda "Aşil topuğu" bir metafordur ve  "savunmasız nokta" anlamına gelir.





Priam (pantalonlu) oğlunun naaşını almak için Aşil'e yalvarmaya gidiyor....













Platon'un Devlet kitabının devamında:


“Ama böyle yapmakla doğru mu davranıyoruz, bir düşün! İyi insan, dostu bile olsa başka bir iyi insanın ölümünde, onun için kötü bir şey görmez, değil mi?”

“Evet.”

“Yani, iyi insan, bir arkadaşının yanında yitirdiği başka bir arkadaşı için, başına büyük bir felaket gelmiş gibi ağlayıp sızlamaz, dert yanmaz, değil mi?”

“Hayır, yanmaz.”

“İşte böyle bir insan kendi mutluluğunu kendisi bulmuş, kendine yeten ve farklılığından dolayı da başkalarına en az ihtiyaç duyan insandır, diye iddia ediyoruz, değil mi?”

[e] “Doğru,” dedi.

“Bu yüzden böyle bir insan, bir oğlunu veya bir kardeşini kaybettiğinde bir servetten, bir nimetten mahrum kaldığında, bunun hüznünü diğer insanlardan daha az hisseder.”

“Kesinlikle.”

“Bu tür talihsizliklerle karşılaştığında soğukkanlılığını sonuna kadar korur, başkalarından daha az sızlanıp dövünür.”

“Evet, üzüntüsünü diğerlerinden daha az hissedecektir.”

“O zaman haklı olarak ünlü kahramanların yanıp yakınmalarını, onlardan alıp kadınlara –o da ciddi olmayan kadınlara– ve korkak erkeklere [388a] bırakalım ki bu ülkenin koruyucuları olsunlar diye eğittiğimiz insanlar, bunları, aşağılık insanların davranışları olarak görsünler.”

“Gerçekten de çok haklısın.”

“O zaman Homeros ve öteki ozanlardan rica edelim de bir tanrıça oğlu olan Akhilleus’u[97] şöyle anlatmasınlar:

O saat uzanıp yatmıştı yanına; derken sırtüstü uzandı gene; huzursuzca döndü sonra öne, ve yeniden ayağa kalktı. Azgın denizin kumsalında, delirmişçesine şaşkın dolaştı.

[b] Ayrıca onu,

‘Kara tozları başından aşağıya dökerken’ de olduğu gibi öyle yanıp yakılırken göstermesinler. Bir de tanrıların soyundan gelen Priamos’u [98] perişan bir vaziyette,

‘Yuvarlanıp duruyor gübre içinde, Ve herkese seslenerek kendi ismiyle yalvarıp duruyor’ mısralarıyla anlatmasınlar.

Ve ozanlara ısrar edelim de tanrıları şu şekilde yalvartır vaziyette sunmasınlar:

[c] ‘Ah, acılar çekeyim diye, en gösterişli yiğidi doğurdum!’

“Ama illa da tanrılardan bahsedeceklerse tanrıların en büyüğünü şu sözleri söylüyormuş gibi özüne aykırı yansıtmaktan kaçınsınlar:

‘O da nesi, kentin surları etrafında sevdiğim erkeğin kovalandığını görüyorum, kendi gözlerimle ve yüreğimi incitiyor
bu.’

Veya benzer biçimde:

‘Ah ölümlülerin arasından en sevdiğim erkek, sen Sarpedon,’[99] [d] Menoitiosoğlu Patroklos’un elinde can vermek mi olacaktı senin kaderin?’

3. İşte sevgili Adeimantos, gençlerimiz tanrılara atfedilen bu sözlere gülüp geçeceklerine, onları ciddi ciddi dinlerlerse, bu tür sözlerin bir insan için onursuzluk anlamına geleceğini ve bu tür davranışlarda bulunurlarsa bir ayıp işlemiş olacaklarını idrak edemezler. Kendilerini sabırla kontrol edecekleri yerde, en ufak zorluk karşısında ağlayıp sızlarlar.”

[e] “Evet,” dedi. “Çok doğru söylüyorsun.”

“Evet,” dedim, “ancak incelememize göre, gençlerin böyle davranması yanlış olur. Bu kanaatimizi çürütecek başka biri çıkmadığı sürece onun doğruluğuna inanmalıyız.”

“Evet, gençlerimizin böyle davranması gerçekten de çok yanlış.”

“Fakat, öte yandan, gençlerimiz de o kadar düşkün olmamalı gülmeye.[100] Çünkü bir insan bir kez aşırı gülmeye alıştı mı, bu aşırı bir şekilde tam tersini de birlikte getirir.”

“Bence de öyle.”

“Öyleyse bizim değer verdiğimiz ölümlü insanların gülmeye teslim olduklarının gösterilmesi kabul edilemez. [389a] Hele tanrıların bu vaziyette sunulması büyük bir gaf olacaktır.”

“Evet, tanrılar bu şekilde yansıtılamaz,” dedi.

“O halde Homeros’un tanrılar üzerine söylediği şu sözleri de onaylamamız mümkün değil:

‘Hephaistos’u[101] soluk soluğa bir odadan bir odaya koşarken görünce Tanrılardan bitmek bilmeyen bir kahkaha koptu.’”

“Yani, sana göre bu sözleri de kabul etmemiz mümkün değil.”

[b] “Tamam, benim düşünceme göre olsun; ama bu sözleri kabul etmek imkânsız!”

“Neticede doğruyu her şeyin üstünde bir yere koymalıyız. Daha önceki iddiamız yanlış değilse yalan, tanrıların işine yaramayan ve sadece insanın ilacı olabilecek bir şeyse, bırakalım da bu ilacı asıl sahipleri, hekimler kullansın. Tecrübesiz insanlar ona el sürmesinler...”

“Aynen öyle!”

“İlle de söylenecekse yalan, sadece devlet yöneticileri, ancak kamuya yarar sağlayacağı durumlarda, düşman veya kendi yurttaşları karşısında yalanı kullanabilirler.[102] Fakat sıradan bir insan devlet adamlarına yalan söylerse, [c] sağlığının durumu hakkında hekime doğru bilgi vermeyen bir hastadan, bedeninin ne durumda olduğunu beden öğretmeninden gizleyen bir öğrenciden ya da kaptanına gemide veya diğer tayfalar arasında ne olup bittiğini doğru bir şekilde yansıtmayan tayfadan da daha hatalı duruma düşer.”

“Çok haklısın,” dedi.

[d] “O zaman, devlet yöneticileri bir yurttaşı yalan söylerken yakaladığı zaman:

‘Zanaatın bir ustası ya da kâhini, doktoru, dayanıklı büyük binaların marangozu,'devleti bir gemi gibi batırıp yok edecek' bir hareket yaptığı için cezalandırılacaktır.”

“En azından, eylemi de sözüne (yalanına) denk gelmişse!” ...





Aynı şey tam tersi içinde geçerlidir! Devlet yöneticileri Halkına yalan söylüyorsa, cezalandırılmalıdırlar....SB








14 Şubat 2017 Salı

Antarktika'da Türkler






KARAALİ KAYALIKLARI - İNAN ZİRVESİ - TİLAV BUZYALAĞI
KARAALİ ROCKS - İNAN PEAK - TİLAV CIRQUE
ANTARKTİKA -ANTARCTİCA





"Atok Karaali bir gün arkadaşının yanına gelerek, diğer gözlem istasyonuna gideceğini söyleyerek kapıdan çıkmış. Başta şaka yapıyor sanmışlar, çünkü diğer istasyon birkaç yüz kilometre ötedeymiş. Ondan bir daha haber alamamışlar..."


Antarktika Deniz Buzullarında Yerel Gözlem - Burcu Özsoy Çiçek ile Güney Kutbu'ndan UEKAE'ye uzanan bir yaşam: Atok Karaali - Aydın Kubilay makalesi Bilim Teknik Temmuz 2010:






Türkiye’den Amerika’ya gidip kıtada bilimsel çalışmalar gerçekleştiren ilk Türk araştırmacı olarak Atok Karaali gösterilebilir. İyonosfer fizikçisi Atok Karaali, 1959-1965 yılları arasında ABD’nin “Operation Deepfreeze” adlı projesi kapsamında Antarktika’daki bilim üssü Plato İstasyonu’nda araştırmalarda bulunmuştur. 1968’de ABD’nin Antarktika Yer İsimleri Danışma Kurulu kıtanın batısındaki Marie Byrd Toprakları’nda yer alan Matikonis Tepesi’nin 9 km doğusundaki küçük bir kayalık bölgeye Karaali Kayalıkları (Karaali Rocks) adını vermiştir. Karaali Kayalıkları böylece Antarktika’da ilk Türk isimli yer olmuştur. Daha sonra birçok Türk araştırmacı beyaz kıtaya gitmiştir. Bunlardan Antarktika’da yukarı atmosfer çalışmalarıyla öne çıkan Prof.Dr.Umran İnan’ın adı ise 1994’te, Ross Buz Sahanlığı’nın batısında bulunan Victoria Toprakları’ndaki bir tepeye (Inan Peak) verilmiştir.


Bendeniz de Japon Kutup Araştırmaları Enstitüsü ekibiyle Kasım 2014’te Antarktika’ya gittim, Mart 2015’te geri döndüm. Antarktika ve Güney Okyanusu’nda denizel biyoçeşitlilik, deniz koruma alanları ve akıntı rejimiyle ilgili dört ay süreli bir sefere katıldım. 1990-91 yıllarında Prof.Dr.Erol İZDAR hocamızın düzenlediği toplantılarda anlatılan ve benim de merakla dinlediğim “Beyaz Kıtayı” inceleme olanağım doğdu.


Kıtayı çevreleyen Güney Okyanusu ve Antarktika tek bir bölge olarak değerlendirilebilir. Bu bölgenin coğrafi konumu 65-90 güney enlemleri arasında yer almaktadır ve %95’i buzlar altındadır. Kıtada devletlerin kurduğu ve sayıları giderek artan bilim üsleri Antarktika’nın önemine işaret etmektedir. Kıtada hâlihazırda 29 ülkeye ait yüzün üzerinde üs bulunmaktadır. Başta ABD, Rusya Federasyonu, Japonya, Şili, İngiltere ve Arjantin olmak üzere belirli ülkeler kıtada birden fazla üsse sahiptir. Antarktika ve Güney Okyanusu dünya üzerindeki iklimleri, dolayısıyla küresel akıntıyı düzenleyen sistemin ana kaynağı olması bakımından büyük önem taşır. Bu akıntı sistemi dünyamızı 2000 yılda dolaşmaktadır.


Ayrıca, son zamanlarda çok konuşulan Ozon tabakasındaki incelme ve atmosferdeki Co2 miktarının artışı Antarktika üzerinde daha net izlenmektedir. İklim değişikliği nedeniyle özellikle Batı Antarktika’daki buzulların erimeye başladığı ve bu erimenin 2010 yılında deniz suyu seviyesini 50-60 cm kadar yükselteceği tahmin edilmektedir. Bu ise hem kıta da hem de Güney Okyanus gibi alanlarda daha fazla araştırma izleme programlarını gerektirmektedir. Unutulmaması gereken başka bir noktaysa, Kril denilen bir tür Karidesin kıta etrafında milyonlarca ton olan canlı kütlesi yani avlanma imkanıdır. Bu karides türü zaten bir çok ülke tarafından avlanarak dünya pazarlarına sürülmektedir.



1.Hak İddiaları ve Antarktika Antlaşması

Avustralya Antarktika’nın %42’si üzerinde hak iddia etmektedir. Ancak bu hak iddia edilen alanlara Çin ve Hindistan daha sonra üs kurmuştur. Şili, Antarktika pasaportu vererek kıtada hak iddia ettiğini bildirmektedir. 


Birleşik Krallık Antarktika’da hak iddia ettiği bölgeyi “British Antarctic Territory” olarak tanımlamakta, kıtada görev yapan araştırmacıları vergiden muaf tutmaktadır. Arjantin’in hak iddiasında bulunduğu bölge, Şili ve Birleşik Krallık’ın iddia ettiği bölgelerle örtüşmektedir. 


Fransa ve yeni Zelanda’nın hak iddia ettiği bölgeler ise daha kısadır.Norveç’in toprak talepleri daha kuzeye doğrudur.


Kıtada Amerikan üsleri de bulunmaktadır. Ancak ABD Antarktika üzerinde açık şekilde hak talep etmemekte, ek bir talepte bulunmamaktadır. Çin Halk Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu da Antarktika’daki yoğun faaliyetlerine karşın kıta üzerinde henüz hak iddia etmemiştir. Kıtada ayrıca hak iddia edilmeyen, fakat tamamen buzullarla kaplı ve penguenlerin dahi nadiren yaşadığı bazı bölgeler de vardır.


Kıtaya ilgi gösteren 12 devletin girişimiyle imzalanan ve 1961’de yürürlüğe giren Antarktika Antlaşması doğrultusunda 2048’e kadar kıta üzerindeki bütün hak iddiaları dondurulmuş durumdadır. Antarktika Antlaşması, kıtanın bilim, barış, silahlardan arındırılması ve işbirliği üzerine kuruludur. Taraf ülkelere kıtanın bütün bölgelerine ulaşım özgürlüğü sağlamakta ve askeri faaliyetleri yasaklamaktadır.


Gelinen aşamada Antarktika Antlaşması toplam 52 devlet tarafından imzalanmıştır. Antlaşmaya taraf olan 52 devletin 29’u danışman üye statüsündedir ve her yıl düzenlenen Antarktika Antlaşması Danışma Toplantısı’nda karar alma sürecinde oy hakkına sahiptir. Türkiye’nin de içinde bulunduğu diğer gruptakiler ise antlaşmanın tarafı olmakla birlikte danışman olmayan ülkeler konumundadır. Antarktika ile ilgili karar veren ve kıtayla ilgili gelişmeleri yöneten birinci gruptaki 29 ülkedir. Antarktika Antlaşması kapsamındaki faaliyetlerin yürütülmesi amacıyla Arjantin’in başkenti Buenos Aires’te 2004’te daimi bir sekretarya kurulmuştur.


1991’de antlaşmanın tarafı olan 39 devlet, gelecek 50 yıl boyunca Antarktika’daki yeraltı kaynaklarının çıkarılmaması doğrultusunda bir karar almış, bu karar kapsamında imzalanan Çevre Protokolü (Madrid Protokolü) 1998’de yürürlüğe girmiştir. Kıtadaki faaliyetleri bilimsel çalışmalarla sınırlı tutan Çevre Protokolü’nün 2048’e kadar yürürlükte kalacağı beklenmektedir. 2048’de ise Antarktika Antlaşması’nın hükümlerinin ve bu kapsamda Çevre Protokolü’nün gözden geçirilmesi ihtimali bulunmaktadır. Farklı devletler antlaşma hükümleri yeniden düzenlenirken söz sahibi olmak ve kıta üzerinde pay elde etmek için belirli stratejiler izlemektedir.


Devletlerin bu stratejilerinin temelinde kıtadaki kaynaklar üzerindeki güç mücadelesi yatmaktadır. Antarktika petrol ve doğalgaz ile canlı kaynaklar gibi sahip olduğu doğal kaynaklarla devletleri cezbetmektedir. Dolayısıyla 2048 yılından sonra Antarktika kıtasıyla ilgili tartışmaların artması beklenmektedir.


Antarktika’daki buzullar dünyadaki içme suyunun toplam hacminin yaklaşık %70’ini, geçmektedir. Antarktika’daki büyük buzulların Afrika’ya taşınmasıyla binlerce insanın su sorununun çözülmesi
de tartışılan konular arasındadır. Fransa’nın, Birleşik Krallık’ın hatta Suudi Arabistan’ın benzer projeleri bulunmakla birlikte henüz somut bir adım atılmamıştır. Yalnız bu konu üzerinde araştırmaların başlatılması da araştırma yapan ülkeleri ilerleyen tarihlerde öne geçirebilecektir.



2.Türkiye ve Antarktika

Antarktika’da gelişmiş ülkelerin birçok üsleri bulunur; bunda pek yadırganacak bir durum olmayabilir. Ancak hiç denize kıyısı olmayan ülkelerin bile üssünün bulunması veya ekonomik düzeyleri ülkemizden daha iyi olmayan ülkelerin bile üslerinin bulunması bizleri düşünmeye sevk etmelidir. Başka işimiz kalmadı mı? Veya bir bu iş eksikti gibi müstehzi konuşmalar ancak miyop bir bakış açısıyla açıklanabilir. En son Kazakistan ve Moğalistan anlaşmayı imzalayarak üs için çalışmalara başlamışlardır. Ayrıca Monako Prensliği de üs kurmak için planlama yapmaktadır. 


Bütün bunlar olurken Ortadoğudan hiçbir ülke danışman ülke değildir. Başta Pakistan büyük bir heyecanla 1991 yılında ilk üssü kurmuş ancak devamını getirememiş ve faaliyetleri akamete uğramıştır. Bu dönemde Pakistan Deniz Kuvvetleri ve Oşinografi Enstitüsü üssün kurulması için ortak çalışmışlardır.


Ben de arkadaşlarımla birlikte burada Türkiye’nin üs kurması talebiyle 2012 yılında Dışişleri Bakanlığı’nda temaslarda bulundum. 2013’te Brüksel’de yapılan Antarktika Antlaşması Danışma Toplantısı’na heyet başkanı olarak katıldım. Aynı şekilde 2014’te Brezilya’da ve 2015 ‘te Bulgaristan’daki taraflar toplantısına katıldım. Burada tarafıma başarılı araştırmalar nedeniyle “Japonya Antarktika madalyası” tevdi edildi.


Türkiye’nin ulusal çıkarları açısından Antarktika konusunda belirli bir strateji geliştirilmeli ve bu strateji doğrultusunda hareket edilmelidir. Öncelikle Antarktika’da faaliyet göstermenin Türkiye’nin çıkarları açısından sağlayabileceği imkânlarla ilgili farkındalığın artırılması gerekir. Farkındalık arttıkça baskı grupları oluşacaktır. Türkiye’de ilkim değişikliği, atmosfer, oşinografi, jeoloji, buzul ve su konularında çalışan araştırmacıların Antarktika’ya yönlendirilmesi, Ankara’nın kıtaya yönelik geliştireceği stratejiye temel sağlayabilecektir.


Bu alanlarda geliştirilecek araştırma projelerinin fonlama için başta TÜBİTAK ve diğer devlet kurumlarına sunulması önem arz etmektedir. Bu konuda devlet ve vakıf üniversitelerine büyük görev düşmektedir. Çünkü üs kurulması, araştırma yapılacaksa anlamlıdır. Üs kurulunca buranın lokomotif gücü bilim insanları olacaktır. Bilim yapılmayacaksa ve dolayısıyla danışmâ ülke statüsü alınamayacaksa üs kurmanın zaten fazla anlamı yoktur.


Diğer taraftan Antarktika’yla ilgili yürütülecek projeler kapsamında toplanan bilgi ve belgelerle kurumsal hafıza oluşturulmalıdır. Bu konuda yerinde bir adım olarak Türkiye’de ilk defa İstanbul Teknik Üniversitesi "Kutup Araştırmaları Merkezi” kurmuştur. Aynı şekilde ilgili diğer kurumların da kıta ile ilgili takip edilecek strateji için hazır olması gerekmektedir. Bütün bunları koordine edecek bir merkezi kurumun yani Kutuplar (Arktik ve Antarktik) Enstitüsü’nün kurulmasının zamanı ise gelmiştir. Zaten Kuzey (Arktik) konusunda ülkemiz bu yıl gözlemci ülke olması için gerekli başvuruları yapmıştır.


Antarktika konusunda farkındalığın artırılması ve kurumların hazırlıklı hale gelmesinin yanında bilimsel yayınlar ve bunların nitelik ve niceliğidir. Bölgeye yapılan seferlerin sonucunda bilimsel yayın üretebilmek daha çok kıymet ifade edecektir. Bu yayınların antlaşma sekretaryasına sunulması ise bilimsel gücümüzün görünmesi ve evrensel bilime yapacağımız katkı bizi danışman ülke amacımıza daha fazla yaklaştıracaktır. Hâlihazırda ülkemizde bu konuda Türkçe yayın bulunmadığından tarafımca yakın zamanda yayınlanması planlanan Türkçe “Neden Antarktika” isimli bir kitabın basım aşamasına gelinmiştir. Esasen bu yazı da bu kitabın özeti niteliğindedir.


Türkiye, kıtada söz sahibi olmak için Antartika Antlaşması’nda birinci grup ülkeler sınıfına dâhil olmaya yönelik bir strateji geliştirmeli ve bu stratejiyi istikrarlı biçimde sürdürmelidir. Türkiye danışman ülke olmadan yani birinci gruba dâhil olmadan Antarktika’nın geleceğinde ne söz sahibi olabilecek, ne de kıtada hak iddia edebilecektir. Bu doğrultuda Türkiye’nin atması gereken ilk adım kıtada bir an önce üs kurarak araştırmalara başlamasıdır.


Yeterli finansal kaynağın ayrılması ve bu alanda çalışacak nitelikli ve istekli akademik kadronun yetiştirilmesi halinde Antarktika’da üs kurmak ve başarılı olmak mümkündür.


Antarktika’da üs yeri için ilk etapta çevre etki değerlendirmesinin yapılması gerekmektedir. Çevre etki değerlendirmesinin yapılabilmesi için ise Çevre Protokolü’nün imzalanması ve meclisin onayından geçmesi gerekmektedir. Konuyla ilgili kanun tasarısı 18 Aralık 2014 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin gündemine gelmiştir. TBMM’de Antarktika’nın gündeme gelmiş olması bu konuda bir mesafe alındığını göstermesi açısından önemlidir. 


Üs kurulması meselesinde iki temel konu önem arz eder. İlki mali kapasitedir. İlk aşama da on kişilik yaz üssünün kurulabilmesi için gerekli olan meblağ mütavazi bir bütçeyle 5 milyon dolar civarındadır. Yıllık lojistik masraflarının tutarı da ortalama 5 milyon dolara tekabül etmektedir. Türkiye’nin ortalama yıllık 10 milyon dolarlık mali yükümlülük konusunda iktisadi gücünün yeterli olduğu düşünülmektedir. Bu kapsamda en geç 2023 yılında üssün açılacağı hedeflenerek buna göre mali planlamanın yapılması gerekir.


Bununla birlikte burada verilen bütçe tahminidir ve daha ayrıntılı ayrı bir incelemenin yapılması şarttır. İkinci husus ise akademik kapasitedir. Birçok konuda olduğu gibi Antarktika çalışmalarında da birçok bilim dalındaki eksiklik giderilmeli, bu açığın kapatılabilmesi için yeni disiplinlerde nitelikli akademik kadronun yetiştirilmesi gerekmektedir. Ayrıca, yurtdışında akademik çalışmalarını sürdüren birçok Türk vatandaşı sayesinde bu eksikliği az da olsa giderebilecek yeteneğe sahibiz. Yalnız yurtdışındaki araştırmacılar bu konuda kendilerine iş güvencesi verilmesini beklemektedir. Halihazırda ülke içinde az da olsa yetişmiş bir kritik araştırmacı sayısı bulunmaktadır.



3.Sonuç

Türkiye Antarktika’da üs kurmak, görünürlüğünü artırmak yanında bir dünya mirası olan kıtanın korunması için de çaba sarf etmeli ve bu konudaki çabalara katkıda bulunmalıdır. Bunun dışındaki yaklaşım ve düşünceler bizi esas hedefimizden saptırabilir. Hem maddi hem de akademik anlamda yeterli kaynağa sahip olan Türkiye bu konuda grişimde bulunması halinde küresel ölçekte bir çalışmaya başlamış olacaktır. 1995 yılında Antarktika Sözleşmesi’ni imzalayan Türkiye yaklaşık 20 yıldır bu alanda somut bir ilerleme kaydedememiştir. Antarktika konusunda bir strateji belirlenmesi ve bu doğrultuda hareket edilmesi hepimizin sorumluluğundadır. Çünkü bu alanda planlı olarak yol kat etmek Türkiye’nin menfaati için önemlidir.



Prof.Dr.Bayram ÖZTÜRK
İ.Ü.Öğretim Üyesi, Türk Deniz Araştırmaları Vakfı Başkanı
PolReC Bilim Kurulu Başkanı- DZKK.TSK-PDF




* Atok Karaali için açılan sayfa:

* Dr.Burcu Özsoy Çiçek liderliğinde Nisan 2016'da yola çıkan ve Antarktika’da bayrağımızı gururla dalgalandıran, İTÜ Kutup Araştırmaları Merkezi (PolReC) ekibi Antarktika’daki araştırmalarını bitirip Mayıs 2016'da dönmüştü. resmi sitesi:

Istanbul Technical University (ITU) Polar Research Center (PolReC), departed from Turkey to Antarctika on March 29 and came back in Mei, with 14-person-research team. The research team, composed of 14 people from Istanbul Technical University, Istanbul University, Erciyes University, Çanakkale Onsekiz Mart University, Marmara University, Kocaeli University, Çukurova University, and Scientific and Technological Research Council of Turkey (TUBITAK) initiated the scientific surveys.  Our lecturer Assoc. Prof. Burcu Özsoy Çiçek, one of the team members, waved a Turkish flag and an ITU flag there. / link  / link 




* Serap Tilav, Güney Kutup'una 1991'de giden ilk Türk Kadını. 2005 senesinde Antarktika’da bir dağın tepesi "Tilav Cirque" olarak adlandırıldı./link

First Turkish Woman Serap Tilav, in Antarctica named after her "Tilav Cirque" in 2005./link

* "Karaali Rocks" - Antarctica, Nearby to Coulter Heights, Kuberry Rocks and Giles Mount. Named after a Turkish scholar Prof.Dr.Atok KARAALİ. "İnan Peak" is also named after a Turkish scholar, Prof.Dr.Umran İNAN.

* Prof.Dr.Atok KARAALİ "ROCKS"
Turkish Scientific Base to be Established in Antarctica map / link / link / link

* Prof.Dr.Umran İNAN "PEAK" map / link / link

* Serap TİLAV "CIRQUE" map / link

* Map of Antarctica map / link



South America and ‘Antarctica’ are depicted by Turkish admiral and cartographer Piri Reis in 1513. 
Is in Topkapı Museum / İstanbul


At the time of Piri Reis the Ottoman-Turkish Empire was the dominant power over Black Sea,The Marmara and the Red Sea, and was fighting for prevalance over the Aegean, the Mediterranean and the İndian Ocean. Piri Reis' life and works show not only the great heroic and warlike qualities of the Turks in the 15th and 16th centuries, but also their contibution to the world of scholarship and civilization. 2013 was the year of Piri Reis - Unesco 

LIFE AND WORKS OF THE TURKISH ADMIRAL PIRI REIS by Prof.Dr.Afet İnan  
(Historian, sociologist. She was one of the adopted daughters of Mustafa Kemal Atatürk) / link

* THE MAP OF AMERICA BY PİRİ REİS - Prof.Sevim TEKELİ / PDF

* Piri Reis Map: Evidence of a Very Advanced Prehistoric Civilization? / link










/ But, I must say, that I'm very disappointed. Because they never write, or say their (Karaali, İnan, Tilav) ethnic identity "Turks". But, when it comes to a "westerner" they always noted as "American geophysicist ... British scientist...etc." / Hypocrites...

SB.