Translate

20 Mayıs 2017 Cumartesi

Finlandiya Türkleri - Mişer Tatarları




"Yaklaşık 450 yıldır Rus hakimiyeti altında bütün maddi ve manevi varlıkları yağmalanmış olan Tatar Türkleri herşeye rağmen bugün Türk dünyasının en önemli temsilcilerinden biri olarak varlıklarını devam ettirmektedirler. Mişer Tatarları da büyük Türk dünyasının Tatar grubu içerisinde varlığını sürdüren ve geçmişin aksine Tatar adını benimseyerek 
Tatar Türklüğü içerisinde yerini almış olan önemli bir Türk boyudur."
Dr. Ercan Alkaya





1800lü yılların ikinci yarısında Rusların Finlandiya'ya yerleştirdiği Finlandiya (Mişer) Tatarları, bugün varlıklarını korumaya devam ediyor.


Tarih boyunca Sürgün, işgal ve ekonomik nedeniyle sık sık yer değiştiren Tatarların, gittikleri her ülkede yöre insanı ve yerel devlet ile uyumlu, katkı yapan ancak kimliğini de muhafaza eden bir diaspora kültürü oluşturduğunu söylemek mümkün. Tatarlar, yaşadıkları coğrafyanın saygın ve yerli vatandaşları olurken, kökleri ve vatanları ile bağlarını asla koparmayan, Sürgün sonrası Kırım'a yeniden dönüş serüvenlerinde görüldüğü üzre, imkansızlıklar içinde direnç ve azimlerini asla kaybetmeyen kıymetli bir Türk topluluğu olarak, tarihimizde eşsiz bir yere sahipler.


Bunlardan en ilginci, şüphesiz Finlandiya Tatarları'dır. Özellikle Somalili, Suriyeli, Iraklı mülteciler ve onların getirdiği sosyal-ekonomik sıkıntılar nedeniyle aşırı sağın güçlendiği, siyasetin kızıştığı Nordik Ülkeler'de, Finlandiya Tatarları saygın bir azınlık olarak farklı bir hikayenin de mümkün olabileceğini gösteren bir örnek teşkil ediyorlar. Evren Küçük'ün "Finlandiya'da Türk Tatar Toplumu" makalesinde de işlendiği üzere, Finlandiya'daki Tatarlar buraya Nijninovgorod (Grokiy) vilayetinin Sergeç ilçesindeki küçük Mişer Tatar köylerinden   gelmişlerdir. Ruslar tarafından bölgeye yerleştirilen Kazan Tatarları, genelde kürk ticareti ile uğraşmışlar ve ciddi başarı göstermişlerdir. Finlandiya'nın bağımsızlığını takip eden dönemde, Rusya içerisinde kalan Tatar bölgeleriyle iletişimi kesilen bu Tatarlar, yerli kültüre de entegre olarak, "Finlandiya Tatarları" olarak anılmaya başlamışlar.


Cumhuriyetin ilk anlarından itibaren Sadri Maksudi, Yusuf Akçura gibi önde gelen Tatar simaların da etkisiyle, Finlandiya Tatarları Türkiye'den sürekli yardım alan Finlandiya Tatarları, bugün 1000 kadar nüfuslarıyla saygın yerlerini, dil, adet ve dinlerini koruyorlar. Yalnızca, öğretmen ve kitap malzemelerinin genellikle Türkiye'den gitmesi nedeniyle, konuştukları lehçe bugün Tataristan'da konuşulan Tatarca'dan çok, Türkiye Türkçesi'ni andırıyor, Kırım'ın Yalıboyu şivesine benzer biçimde. Bu küçük ancak ilginç Türk topluluğuna dair kişisel merakım ise, yıllar önce yalnızca "teaser"ını izlediğim ve "Finlandiya - Gardaşlarımız gelmiş" ibaresini gördüğüm bir belgesel ile başladı. 


Belgeselde ibareyi görünce, "kesinlikle Finlandiya Tatarları"dır diye düşündüm, yalnızca ismen, böyle bir grup olduğunu biliyordum, Litvanya (Lipka) Tatarları gibi. Fakat o dönemde, belgeseli bulup izlemem mümkün olmadı. Yıllar sonra bir "pazarlama" makalesi yazacakken, belgesele konu olan ticaret sergisine değinmek istedim, bu vesileyle de Finlandiya Tatarlarının kardeşlik gösterisini de izleyerek merakımı gidermiş oldum.


"Karadeniz" vapuru, cumhuriyetin ilk yıllarında hem ticari ilişkileri geliştirmek, hem de Türkiye'nin yeni yüzünü dünyaya tanıtmak için Avrupa'yı dolaşması ve Türk ürünlerini tanıtması öngörülen bir gezici sergi. Akdeniz'i, Manş'ı ve Baltık'ı geçerek Finlandiya'ya, oradan Leningrad'a kadar uzanan yolculuğunda, başından yüzlerce macera ve tatlı anı geçmiş, erken dönem cumhuriyet tarihinin en ilginç motiflerinden biri. Bu vapurun hikayesini anlatan ‘’Seyr-i Türkiye: Karadeniz’’  80 yıl sonra ardından Garanti Bankası ve Netherlands Culture Fund’un sponsorluğu ve Osmanlı Bankası Müzesi’nin katkılarıyla hazırlanmış.


Belgeselin konusu elbette ilginç, ancak Finlandiya'da, vapur yolcularını da şaşırtan bir başka ilginçlik yaşanıyor: Karşılamaya oldukça kalabalık bir kitle geliyor ve kitleden Türkçe sesler yükseliyor! Yolcuları, Finlandiya Tatarları "gardaşlarımız gelmiş" diyerek karşılıyorlar. Uzun bir yolculuk sonunda anadilinde selam duyan vapur yolcuları, şaşkınlık ve duygusallıklarını gizleyemiyorlar.


İnsanın aklına, Kazan Türk Esirlerine Muavenet Cemiyeti, Çilabi Türk Esirlerine Yardım Komitesi gibi organizasyonlarla, Rusya'da bulunan Türk esirlere destek için örgütlenen Tatarlar geliyor. Ve bize "uzaktaki kardeşimiz"i hatırlatan Mağcan Cumabayulu gibi, ne kadar engin ve güçlü bağlarla örülmüş bir ailenin üyesi olduğumuzu hatırlatan bu güzel insanlar, Finlandiya'da yaşamaya devam ediyorlar.


M. Bahadırhan Dinçaslan, 3 Şubat 2017
QHA Türkçe Sayfa Yayın Yönetmeni




Her yıl 20 Mayıs'ta şehitlerini anıyorlar


 Merchant and Writer: Hasan Hamidulla (1900-1988)
Mishar Tatars in Finland are Turkish Tribes, who speaks also Turkish




* * * 



Eşsiz deha, büyük Atatürk’ün Türk turizminin ilk adımını attığını biliyor musunuz?
Hasan Aslan makalesi (2014)


Karadeniz Vapuru'nda öğle yemeği yerken, Mudanya. (13 Haziran 1926)
  Atatürk, geminin hatıra defterine şunları yazmıştı: 
“Sergi, başarıya ulaşmış bir eserdir. Bende gayet iyi izlenimler meydana getirdi. Sunuş tarzı çok iyidir. 
Hazırlayıcısını takdir ve tebrik ederim.”






Vapurun yolcuları arasında 3’üncü Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın oğlu Refi Bayar, Anadolu Ajansı’nın kurucularından şair Kemalettin Kamu, İstiklal Marşı’nın bestecisi Zeki Üngör, ilk Türk kadın gazetecilerden Bedia Arseven, ilk Türk kadın milletvekillerinden Mebrure Gönenç ve şair Orhan Veli Kanık’ın babası müzisyen Veli Kanık gibi isimler de yer almıştı...


"Vapurdakilerin heyecanı, Söğütlü yatının küpeştesinden mendil sallayarak vapuru selamlayan Mustafa Kemal'i görünce daha da arttı. Seyyar sergi fikrine başından beri destek veren Reis-i Cumhur için yeni ülkenin yüzü olacak bu vapur büyük önem taşıyordu."

"Karadeniz'in ülkeden ayrılma vakti gelmişti. Önlerinde uçsuz bucaksız ufukta onları Türk vapurlarının hiç seyretmediği denizler, ilk kez demir atılacak limanlar, görülmedik ülkeler beliyordu. Yapılan onca hazırlığa rağmen yolculuk boyunca kimi sıkıntılarla karşılaşacaklardı. Planlanan güzergah üzerinde bazı rotaların haritaları dahi yoktu. Seyyar sergi bilinmezlerle dolu bir yolculuğa çıkıyordu. Avrupa macerası başlıyordu."




Ziyaretçileri üç-dört çeşide ayırmak mümkündür. Bunlardan bir grup, Barselona'da yerleşmiş olan Türk tebaası Musevileridir. Musevi vatandaşlarımız bize bir de ziyafet verdiler. Bu ziyafette hem lafız hem de mana itibariyle ehemmiyetli bir de nutuk söylediler. Nutuklarında, Türkiye'ye Meşrutiyet demelerinden, ziyafet sonrasının üzerine 'Barselona'daki Osmanlı Kolonisi' diye yazmış bulunmalarından anlaşılıyor ki bu vatandaşlarımızın yeni Türkiye'den haberleri yok. Musevilerin Osmanlı İmparatorluğun yıkıldığını ve yerine Türkiye'nin kurulduğunu o akşam öğrendiklerini söylediler.

Marsilya'da büyük bir ilgi ile karşılanmasına rağmen, dönüşte tekrar uğrayacağına söz verir. Fakat Türkiye'den gönderilen uyarı telgrafının geç gelmesiyle, Marsilya'da Ermenilerle beraber Fransızlar protesto eder. Gerekçe ise Bozkurt-Lotus davasıydı.

Paris'te Eyfel kulesine çıkıp ezan okuyan Özbekler tekkesi Şeyhi Ata Efendi....

Londra'da 6 gün içinde 25 bin ziyaretçi...

Amsterdam'a giderken kılavuz kaptan herkesin bizi sabırsızlıkla beklediğini söyledi. Çünkü, Karadeniz Vapuru, Wilis olarak 1905'te bu ülkede inşa edilmişti.

Hamburg; Lütfi Kaptan yabancı olmadığı bir limana demir atmıştı... Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra 1800 Alman esirini Akdeniz vapuruyla İskenderiye'den alarak vatanlarına kavuşturmuştu.

Helsinki - Finlandiya : Vapuru karşılayanların arasında Türkçe seslenenler vardı, Karadeniz vapuru şaşkındı. Karadeniz Vapuru'nu ilk kez yüksek düzeyde bir devlet görevlisi tarafından ziyaret ediyordu; Finlandiya Dış İşleri Bakanı... Vapura  binen ziyaretçiler "Gardaşlarımız gelmiş..." diyerek sarılıyorlardı. Bunlar yıllar önce Rusya'dan sürülen Kazan Türkleriydi.... 

Leningrad'ta 100'e yakın Sovyet görevlisi bindi. Fotoğraf makineleri toplandı ve telsiz dairesinin kapısı mühürlendi. Kasadaki para sayıldı ve kayıt altına alındı. Gemi personelinin ve heyetinin pasaportlarına el konuldu. Kentte dolaşmak için birer kimlik verildi. Leningrad bizi çok ta dostane bir şekilde karşılamamıştı... Sıkı denetim sadece vapurdakilere uygulanmıyordu, ziyaretçiler izin belgesi almak zorundaydı. Daha sonra bunun olağan uygulamalar olduğunu öğrendik. Karadeniz Vapuru ilk kez liman vergisi ödememişti ve hem Sovyet yetkilileri hem de halk büyük ilgi gösterdi. Sovyetlere göre sergiyi günde 9 bin kişi ziyaret etmişti. Leningrad Ticaret Odası 150 kişilik bir heyet onuruna davet verdi....

*

Bir beyaz vapur ki, temsil ettiği ülkenin nişanelerini koynunda taşıyarak, 86 gün boyunca Avrupa’da yol aldı.
Bir beyaz vapur ki, temsil ettiği cumhuriyet adına 12 ülkede 16 limana demir attı.
Bu beyaz vapur içindeki mütevazi ürünler, yeni kurulmuş bir cumhuriyetin kalkınması için, Avrupa pazarlarında kendine bir yer aradı. 
Bu beyaz vapur içindeki bir avuç insan, yeni kurulmuş bir cumhuriyetin aynası olmak için çabaladı. 
O vapur ki, kimilerince yerden yere vuruldu.
Kimilerince göklere çıkarıldı. 
Bazılarına göre yapılan onca emek, harcanan onca para heder oldu.
Bazılarına göreyse Avrupa’nın kafasındaki fesli, çarşaflı, bağnaz Türk imajı tarumar edildi.
O vapur ki, gittiği kimi ülkelerde izdihamla, kimilerindeyse ilgisizlikle karşılandı. 
En itibarlı günlerini, genç Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil eden seyyar sergiyi taşıdığı yıllarda yaşayan, Karadeniz vapuru, ne yazık ki kendi sularında unutuldu. 
Ev sahipliği yaptığı seyyar sergi de aynı kaderi paylaştı. 
Sergi, dönemin gazeteleri dışında tarih sayfalarında kendine geniş yer bulamadı. 
Yolcularının teker teker yitip gitmesiyle anılardan da silindi gitti.
Bugüne kadar, Karadeniz seyyar sergisinden pek çok kimsenin haberi bile olmadı.

Cumhuriyetin 3’üncü yılında Türkiye’yi Avrupa’ya tanıtan sergi gemimiz 1951’de yok edildi.


2006 yılına ait belgeselin yönetmeni Soner Sevgili, müziğini Emre Irmak bestelemiştir.










ilgili:

"Kalevala, 19.yüzyıl epik şiir eseridir ve Elias Lönnrot Finlandiya'daki "TURKU" Kraliyet Akademisi'nde okumuştur. Ve KALEVALA şiirinde de "ATHI" ve "TYRYA (TURYA)" kelimeleri geçer." - KURT







19 Mayıs 2017 Cuma

TÜRK TARİH KURUMU - AFET İNAN







Afet İnan albümünden:
Sol üst: Atatürk 1935 yazında Florya 'da inşaatı başlayan ve beş hafta içinde tamamlanan Cumhurbaşkanlığı Köşkü 'nün inşa edileceği platformdan 
Kılıç Ali ve Afet İnan'la sahili seyrederken.
Sol alt: Atatürk Cenevre Üniversitesi profesörlerniden Eugene Pittard ve eşi ile bir çalışma sırasında.
Sağ üst: Atatürk 1937'de düzenlenen Trakya Askeri Manevraları'nda.(soldan) Fahrettin Altay, Cevat Abbas Gürer, Cevdet Kerim İncedayı ve Afet İnan'la beraber.
Sağ alt: Behçet Kemal Çağlar, Afet İnan, Fahrettin Altay ve Salih Bozok ile.








Nisan 193l'de Türk Tarih Kurumu (TTK) bağımsız bir dernek olarak kurulmuştur. Türk Dil Kurumu'nun (TDK) dernek olarak çalışmaya başlaması ise Temmuz 1932'ye rastlar. Bu iki kurumun çalışmalarıyla yakından ilgilenen ve her ikisinin de kurucu ve koruyucu başkanı olan Atatürk, 1935 yılında Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nin açılması için TBMM'den kanun çıkarılmasını istemiş ve 1936 yılının ilk ayında fakültemiz resmen öğretime başlamıştır. Bu kurumlar ile fakültemizin kuruluş hazırlıklarında ve çalışmalarında görev aldığım için, bunlar hakkındaki bildiklerimin bir kısmını burada topladım.


Türk Tarih Kurumu'nun Tarihçesi


Türk Tarih Kurumu'nun kuruluş ve ilk gelişme devreleri Atatürk'ün düşünce hayatı ile yakından ilgilidir. Bu bakımdan tanığı olduğum konuları saptamak istedim. Atatürk, tarih konularına çok önem verirdi. Kendi deyişine göre, okul sıralarındaki derslerinden itibaren tarih okumasını sevmiş ve hayatının her devrinde çeşitli tarih kitapları ve konuları ile meşgul olmuştur.


Özellikle siyasi hayatının çeşitli evrelerinde tarih bilgisinden daima en geniş anlamıyla yararlanmış ve gerek Büyük Millet Meclisi'nde gerekse, halk toplantılarında söz söylerken, tarihi konular en heyecanlı hitabelerini oluşturmuştur. İstiklal Savaşımız sıralarında türlü nedenlerle söz söylerken tarihten getirdiği örnekler, bazen ulusal bir heyecan kaynağı, bazen de ilmi bir konu halinde olmuştur. Özellikle devrim hareketlerinde, Büyük Millet Meclisi'nde kanunlaştırmak istediği konular için, tarihten örnekler getirmek, eski kurumları dile getirirken, tarihi sonuçlarını inandırıcı kanıtlarla göstermek, onun başvurduğu metotlardır. 


Büyük Millet Meclisi'nin zabıtları ve Atatürk'ün diğer nutuklarında bunların örnekleri vardır. Bu belgeleri incelemekle, dünya çapında ün salmış büyük devrimci Türk devlet adamının, tarih bilgisinden ne şekilde yararlanmış olduğunu anlamak mümkündür. Atatürk, bunlardan başka, ayrıca tarih araştırmalarıyla bizzat meşgul olmuş, Türk ve yabancı tarihçilerle yıllarca beraber çalışmıştır. Bu çalışmalarda ben de görev almıştım.


1928 yılında İstanbul'da Fransız Notre Dame de Sion okulunda okuduğum derslerin arasında, bir coğrafya kitabında, resimlerle de gösterildikten sonra, Türk ırkının sarı ırka mensup olduğu ve 'secondaire', yani ikinci derecede kabul edildiği yazılı idi. Bu resim ve bilgiye göre etrafıma bakıyor ve bunun gerçeğe uygun olmadığını görüyordum. Atatürk'e kitabı gösterdim. O, sırada Prof. E. Pittard'ın "Irklar ve Tarih" (Les Races et l'Histoire, Paris: 1924) adlı kitabını da almıştım. Ondaki bilgiler de bu coğrafya kitabına uymuyordu.


Bir de ikinci konu, Türklerin uygarlık alanında vücuda getirmiş oldukları eserlerin incelenmesi ve tanıtılması idi. Çünkü Avrupa tarihleri, 'barbar' lakabını verdikleri Türkleri sadece bir istilacı kavim olarak kaydediyorlardı.


Atatürk, bu iki endişeli sorum karşısında, "Hayır, böyle olamaz. Bunların üzerinde meşgul olalım " dernekle kalmamış, derhal yeni kitaplar getirterek bizzat çalışmaya ve çalıştırmaya başlamıştı. Esas konu "Türklerin dünya tarihinde hakiki yeri ve medeniyet alemindeki rolleri ne olmuştur" konusu idi. Bu çalışmaların yoğunluğu 1929 yılından sonradır. Atatürk, o sıralarda İstanbul Üniversitesi'nde verilen tarih notlarını da okumakta idi. Daha evvelce de, H.G. Wells'in Dünya Tarihi ile ilgilenmiş ve onları tercüme ettirmişti. (86 [ Bu kitap Milli Eğitim Bakanlığı'nın kurduğu bir heyet tarafından çevrilerek 1927-28 yıllarında beş cilt halinde ve Cihan Tarihinin Umumi Hatları adıyla yayımlanmıştır (e.n.).]


Fakat asıl 1930 yılı, yeni kitapların getirtilmesiyle ve etrafındaki devlet ve bilim adamlarının da Türk tarihi üzerine ilgisini çekmek suretiyle geniş bir tarih araştırmaları devri açılmıştır. Atatürk, Türk tarihine ait konuları bizzat okuyor ve etrafındakilere görevler veriyordu.


23 Nisan 1930'da, Türk Ocakları'nın VI. Kurultayı, Türk Tarih Kurumu'nun kuruluşunun ilk çekirdeğini oluşturur. Kurumun ilk günlerinden itibaren baş sekreteri, sonradan da uzun yıllar genel müdürü olan Uluğ İğdemir tarafından "Türk Tarih Kururnu'nun Kısa Tarihi" başlığı altında belgelere dayanan bir yazı çıkmıştır. Bu yazıda kurumumuzun kısa tarihinin birinci kısmı yayınlanmış bulunuyor ve o yazıda kuruluş için şöyle deniyor:


"23 Nisan 1 930'da Ankara'da Türk Ocakları Merkez Heyeti'nin yeni binasında [şimdiki Resim ve Heykel Müzesi] toplanmış olan Altıncı Türk Ocakları Kurultayı, Türk Tarih Kurumu'nun kuruluşuna ilk temel taşını atması bakımından önem taşır. Atatürk'ün işaretleriyle Aksaray Murahhası ve Musiki Muallim Mektebi Tarih Muallimi Afet Hanım, Atatürk'ün de hazır bulunduğu 28 Nisan Pazartesi günkü Kurultay toplantısında söz alarak, Türk Tarihi'nin eskiliğinden, Türk milletinin kurduğu büyük medeniyetlerden bahseden bir konuşma yaptı ve kırk imzalı bir takrir verdi." (87[Ülkü dergisi, yeni seri no: 75, s. 19-20, 1 Ekim 1944]


Bu konular ile ilgili olarak benim anılarım ise şöyledir: Türk Ocakları'nın VI. Kurultayı'na Aksaray delegesi olarak katılmıştım. Kurultay'da o vakte kadar isimlerini işitip de yakından tanımadığım kişilerle karşılaşmıştım. Birçoğu yaşlı, muhterem ve ülkemizde bilim ve edebiyat çevrelerinde tanınmış kimselerdi. Ben bu toplantılara katılıp görüşmeleri dinlerken, Türk Ocakları'nın faaliyeti hakkında büyük bir bilgiye sahip değildim. Çünkü bu teşekkülün yeni bir üyesi idim. Kurultay'da da benim o sıralarda heyecanla meşgul olduğum "kadın hakları" konusunda, benimle konuşacak bir akran bulamıyordum. 


Kurultay görüşmelerinde türlü konular üzerinde konuşanlar oluyor ve özellikle Hamdullah Suphi Tanrıöver ile Dr. Reşit Galip arasında şiddetli tartışmalar devam edip gidiyordu. Birisinin güzel hitabetini, diğerinin sükunet içindeki açıklamalarını dinliyorduk. Tabii bu konular, oturum aralarında üyeler arasında da konuşuluyordu. Ben bunlara ancak kulak misafiri oluyor ve bilmediğim bu işlere karışmıyordum.


Bir gün toplantıdan çıkınca Orman Çiftliği'nde Marmara Köşkü'ne gittim. Atatürk de orada idi. Uzun gün boyunca konferans dinlemekten yorulmuştum. Elimde Türk Ocakları'na ait kitaplar ve kağıtlar vardı. Atatürk, Kurultay'da ne yapıldığını sordu, sonra, "Sen bir faaliyet göstermeyecek misin? " deyince, düşüncemi şu şekilde açıkladım: "Türk Ocakları'nda, kadın üyelerin daha çok çoğalması ve çalışması için girişimde bulunmak ve kadın hakları konusunu bu çevrede de yaymak istiyorum. "


Atatürk, bu düşünceme olumlu veya olumsuz bir yanıt vermeden önce, benden Türk Ocakları'nın yasasını istedi. İkinci ve üçüncü maddeleri bana göstererek bunlardan ne anladığımı ve Türk Ocağı'nda bunun gerçekleşmesi için ne yapmak gerektiğini sordu. Düşünce, isteğimin başka bir evresine geçmişti. Okutmakta olduğum tarih dersleri imdadıma yetişti. Tarih, bütün ulusal varlığın asıl kaynağı değil miydi? Bu ulusal konuda "kadın hakları" konusunu ulus birlik çerçevesi içinde düşünmek lazımdı. Yasanın "Esaslar" kısmındaki iki maddeyi not ettim:


Madde 2: Türk Ocağı'nın maksadı, milli şuurun kuwetlenmesi, medeni ve sıhhi tekamül ve milli iktisadın inkişafıdır. [Türk Ocağı'nın amacı ulusal bilincin kuwetlenmesi, uygar ve sağlıklı olgunlaşma ve ulusal ekonominin gelişmesidir]


Madde 3: Cumhuriyet, milliyet, muasır medeniyet ve halkçılık mefkurelerini (ülküleri) takip eden Türk Ocağı, bu mefkureleri tahakkuk ettirmekte olan Cumhuriyet Halk Fırkası ile devlet siyasetinde beraberdir. Türk Ocağı, bu mefkureleri neşir ve telkin için ilim, hars ve içtimaiyat sahasında mücadele ve mücahede eder. [Cumhuriyet, ulus, çağdaş uygarlık ve halkçılık ideallerini izleyen Türk Ocağ, bu idealleri hayat geçirmekte olan Cumhuriyet Halk Partisi ile devlet siyasetinde beraberdir. Türk Ocağı bu idealleri yaymak ve propagandasını yapmak için bilim, kültür ve sosyoloji alanlarında mücadele ve uğraşı verir.]


Atatürk, "Bunları tahlil edecek ve tatbikatını Kurultay'dan isteyeceksin" dedi.


İtiraf edeyim ki bu gibi işlerde henüz deneyimsizdim. Nasıl konuşmak gerektiğini dahi kestiremiyordum. Kurultay'da benden o kadar yaşlı ve deneyimli kimseler vardı ki, Atatürk'ün emrini dinlerken, o çevreyi göz önüne getirmiştim. Gerçekten öğretim hayatına başladığımın ilk yılı idi. Tarih derslerinde basılmış belirli bir kitaptan okutmuyordum. Her ders için yeni yeni kitaplar okuyarak onlardan çıkan notları Hakimiyet-i Milliye ( Ulus) matbaasında bastırıyor ve derse o basılmış notları götürüyordum.


Atatürk, bu notların bana bu konu için esas olabileceğini anlatmaya başladı. Zamanın azlığını ve Kurultay'ın bitmek üzere olduğunu anımsatarak, "Hiçbir şey söylememeyi tercih ederim" demem üzerine Atatürk'ün kesin emriyle karşılaştım: "Bu mesele üzerinde çalışacak ve Türk tarihinden bahsedeceksin " dedi. Görev verilmişti, başarmak gerekiyordu.


Türk'ün uygarlık niteliği üzerinde, öteden beri çok hassasiyetle dururdum. Vereceğim nutkun esaslarını kaleme aldıktan sonra Kurultay'da bulunanlardan bazı kimseleri o akşam Atatürk Çankaya Köşkü'ne davet etti. Eski Köşk'ün yemek salonu Kurultay'ın bir komisyonu haline gelmişti. Nutkumu okudum, dinleyenler görüşlerini bildirdiler, onayladılar. Benden sonra aynı konuda söz söyleyecek olan Prof. Sadri Maksudi ve Dr. Reşit Galip beyler görev aldılar. Önerilecek önerge de hazırlanmıştı.


28 Nisan 1 930'da kurultayın dördüncü ve son toplantısında söz aldım ve nutku okudum. Kürsüden inerken de öneriyi verdim. Beyanatım iki kısımdı: Türk Ocakları yasasının ikinci ve üçüncü maddelerinin açıklanması.


Yeni yayınlara göre uygarlığın kökeninde Türklerin yeri nedir ve ne olmalıdır?


Yasanın ikinci ve üçüncü maddelerini şöyle açıklıyordum:


Türk Ocağı'nın maksadı ve milli şuurun kuvvetlenmesi ifadelerinden, hata etmiyorsam, benim anladığım şudur: Türk'ün, Türklüğün ne olduğunu anlamak ve bu anlayışı kuvvetlendirmeye çalışmaktır. Bence bu gayenin aydınlatılması için en nurlu güneş Türk'ün menşeini, medeniyetini, azametini tanıtan tarihtir. Bunu biliş ve cihana bildiriştir. Dünden gafil olan bir insan bugününü bilmez ve yarına intikal eyleyemez [erişemez] . 


Aslını bilmeyen bir mevcudiyet, içinde yaşadığı cihana yeniden kendini tanıtacak hayat eserleri gösterinceye kadar meçhul varlık halinde kalmaya mahkumdur. Tarih hocalığı yaptığım için hissediyorum ki, Türk milletinin yüksek tarihi hakkındaki bilgi noksandır. Bize, hepimize geçmişin mekteplerinde bu hususta öğretilmiş şeyler hem noksandır, hem de yanlıştır. 


Yazık ki, bu yanlış yol bugüne kadar önümüzdeki nesli yetiştiren bilgi ocaklarında da takip olunmuştur. Geçmişten miras kalan bu sisli yolu aydınlatmak Türk milletini, Türk çocuklarını yeni bir nurlu tarih yolundan yürüterek, atinin (geleceğin] parlak ufuklarına eriştirmek mühimdir. İlim ve Sanat Heyeti'nin raporunda bu maksadı temine matuf [yönelik] üçüncü ve altıncı maddelerindeki düşünüş teşekküre şayandır [değer]. 


Ancak, yüksek Kurultay'ın buna daha çok ehemmiyet vermesi muvafık olur. Bunun için Profesör Sadri Maksudi Bey'in dünkü teklifine iştirak ederim [katılırım]. Hakikaten Türk tarihini bilmek ve bildirmek için Kurultay tarafından, mahsus surette radikal tedbirler bulunmasını ve tespit edilmesini teklif ederim.


Üçüncü maddede, Türk Ocağının "Cumhuriyet, Milliyet, muasır medeniyet ve halkçılık mefkurelerini" takip ettiği yazılıdır. Aynı maddede 'Türk Ocağı bu mefkureleri neşir ve telkin için ilim, hars ve içtimaiyat sahasında mücadele ve mücahede eder sözleri de vardır. Bu maksadın temini için Türk'ün doğru tarihini bilmek şarttır. Bu bilgiden uzak kalındıkça kime ve ne esasa dayanarak mücahede edilebilir? 


Şunu da arz etmeliyim ki, maddede yazılı olan 'muasır medeniyet'i anlayabilmek, kavrayabilmek; kadim medeniyeti dünya yüzünde, bütün beşeriyette, ilk medeniyetleri doğru tanıyabilmekle mümkündür. Nutkun ikinci kısmının özeti ise şudur: 'Beşeriyetin en yüksek ve ilk medeni kavmi, vatanı Altaylar ve Orta Asya olan Türklerdir. Türk medeniyettir. Türk tarihtir." (88[Türk Tarihi Hakkında Mütalaalar, 1930, s. 4-5.]


Bundan sonra söz alan Prof. Sadri Maksudi, bu düşüncelere katıldığını şöyle açıklamıştı:


"Kadim medeniyetlerin menşeleri [eski uygarlıkların kökenleri] arandığı zaman birçok medeniyetlerin ucunda Türk olduğu tahmin olunan bir kavim görüyoruz. Eski medeni kavimlerden, en eski medeniyetlerden misal alalım. Eski medeniyet, Mezopotamya'da teessüs eden [kurulan] medeniyettir. Bu medeniyetin müessisleri [kurucuları] kimlerdir? Efendiler, bu medeniyetin müessisleri Sümerlerdir. İkinci misali alalım. Latin medeniyetinin müessisleri kimlerdir? Bu medeniyetin unsurlarını İtalya'ya getiren halk Etrüsklerdir. Eski Anadolu'da da kablelmilat [milattan önce] binlerce sene evvel yüksek medeniyet tesis eden kimlerdi? Hititlerdi. Bütün bu halkların Türk olduklarına dair olan fikrin Avrupa alimleri arasında taraftarları vardır. Bu suretle kadim medeniyetlerden birçoğunun müessisleri, banileri [kurucuları] Türkler olmuş olduğu anlaşılıyor."


Merhum Profesör "Türk medeniyettir" sözünü ise, örnekler vererek şöyle açıklamıştır: "Türkler, nerede müsait şerait [koşullar] bulmuşlarsa, orada mutlaka müstakil bir medeniyet tesis etmişlerdir. "(89[Türk Tarihi Hakkında Mütalaalar, s.12-13.]


Aynı gün Dr. Reşit Galip de güzel bir konuşma ve açıklama yapmıştır. Sözlerinin sonunda, heyecanlı üslup ve hitabetiyle şunları belirtmiştir:


"Türk milleti kendisini birkaç asır geri bıraktıran eski hurafelerin tesiri altında mıdır? O, tazyik [baskı] çemberini ilahi, kuwetli bilekleriyle paralar, karanlıkları inkılap güneşinin ışıktan elleriyle sıyırır, açar. Türk tarihi inkar mı olunuyor? O kum tepelerinin altında asırlarca örtülü kalmış medeniyetleri çıkaran mütebahhir [engin bilgi sahibi] arkeologlar gibi, derin denizlerin yosun ormanları içinde inci arayan geniş nefesli efsanevi dalgıçlar gibi, büyük Türk tarihinin yüksek hakikatlerini meydana çıkarır. Dehasının kuwetli ışıklarıyla aydınlatarak dünyaya gösterir. Muhterem arkadaşlar, büyük rehberin Türk milletine ilhamıyla gösterdiğini arkadaşların teklifleriyle formül haline koymak ve o esas üzerine çalışmak Türk Ocağı'nın mukaddes bir vazifesi olacaktır. Bu vazife mukaddes olduğu kadar şereflidir."(90[Türk Tarihi Hakkında Mütalaalar, s. 23-24.]


Bu sözlerden sonra müşterek verilen önergemiz şu idi:


"Türk tarih ve medeniyetini ilmi bir surette tetkik etmek [incelemek, araştırmak] için, hususi ve daimi [özel ve sürekli] bir heyetin teşkiline karar verilmesini ve bu heyetin azasını [üyelerini] seçmek salahiyetinin [yetkisinin] Merkez Heyeti'ne bırakılmasını teklif ederiz."


Aynı günkü toplantıda Yasa Encümeni'nden gelen bir raporla yasaya 84'üncü madde olarak eklenen metin de şudur: Merkez Heyeti, Türk tarih ve medeniyetini ilmi bir surette tetkik ve tetebbu eylemek vazifesiyle mükellef olmak üzere bir 'Türk Tarih Heyeti' teşkil eder.(91[Türk Yurdu, no: 29-233, s. 93.]


Bu· Türk Tarih Heyeti'nin 4 Haziran 1930 tarihindeki ilk toplantısında üye olarak bulunduğum zaman ayrı bir heyecan duymuştum. İlk toplantı zabıtları aynen şöyledir:


"Heyet, ilk içtimaını [toplantısını] 4 Haziran 1930 Çarşamba günü Merkez Heyeti binasında akdetti. İçtimaı, Türk Ocakları Reisi Hamdullah Suphi Bey, Kurultay kararından, Heyet'in üzerinde çalışacağı mevzuun [konunun] kıymet ve ehemmiyetinden ve Heyet azasının tanınmış şahsiyetlerinin mesaide muvaffakiyetli [başarılı] neticelere varılacağı hakkında itminan [güven] verdiğinden bahseden nutku ile açmıştır. Bundan sonra intihap [seçim] yapılmış ve Cumhur Reisliği"


Umumi Katibi Tevfik Bey (Bıyıkoğlu) birinci reisliğe, Akçuraoğlu Yusuf ve Samih Rifat beyler ikinci reisliklere, Dr. Reşit Galip Bey umumi katipliğe seçilmişlerdir. Reis, seçilen arkadaşlar namına Heyet'e teşekkür etmiş ve sarf edilecek mesai etrafında beyanatta bulunarak, yeni ve milli bir Türk tarihi yazılması ve tespiti lüzumundan, Gazi Hazretleri'nin milli tarihimizle bizzat meşgul olan Heyet'i yüksek himayeleri altına almalarının, mesaide muvaffakiyete kati bir teminat teşkil eylediğinden [çalışmaların başarısına kesin bir güvence oluşturmasından dolayı] kurulduğu zamandan beri milli şuurun uyanmasına, milli harsın inkişafına [kültürün gelişmesine] çalışmış olan Ocak'ın Milli Tarih için gösterdiği alaka ile de şükrana değer bir hizmette bulunduğundan bahsetmiş ve 'Büyük Gazi'nin himaye ve irşadları [yol göstermeleri] ve sizler gibi pek kıymetli vatanperver ve ilim aşığı zevatın mesaisi ile milli tarihimizin hakiki çehresi ile ve bütün parlaklığı ile meydana çıkacağına eminim' demiştir.


Bundan sonra Sadri Maksudi ve Samih Rifat beyler söz alarak Heyet'in mesai tarzının [çalışma şeklinin] nasıl olması icap edeceği hakkında beyanatta bulunmuşlar ve cereyan eden müzakere [görüşmeler] neticesinde, mesai planı hakkında umumi bir taslağın idare Heyet'ince ikinci içtimaa kadar hazırlanması ve Heyeti yüksek himayelerine mazhar buyuran Gazi hazretlerine arz-ı şükran edilmesi takarrür eylemiştir [kararı alınmıştır].(92[Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti Zabıtları I, s. 1-3.]


Bundan sonra Türk Tarihi Heyeti üyelerinden bazıları daima, Gazi M. Kemal'in yanında bulunuyorlardı. Heyet'te üye olmayıp da tarih ile ve özellikle uygarlık tarihi ile ilgili yayınları bilinenlerin, belli konular hakkında çalışmaları rica ediliyordu. 1930'da temelleri atılan Türk Tarih Kurumu 1931 senesinde resmen dernek olduktan sonra ilk toplantı tutanağı aynen şöyledir:


"Türk Tarihi Tetkik Heyeti 1 2 Mart 1931 'de saat 3.30'daki toplantısının ikinci celsesinde, Türk Ocakları'nın Cumhuriyet Halk Fırkası'na intikal etmeleri üzerine, Türk Ocakları Türk Tarih Heyeti ismini taşıyan ve 1930 senesi 23 Nisan Kurultayı kararı ile teşkil edilen Heyetimizin hukuki vaziyeti kalmadığından, yeni bir isimle müstakil bir cemiyet halinde yeniden teşekkülü için bir nizamname tertibi ile Hükümet'e müracaat edilmesi."


Bundan sonra ise, "Hami [koruyucu] Reis Gazi Hazretleri'nin tasvipleri [onayları] alındıktan sonra, resmi müsaadenin alınması" kararı geliyor. Bu işler gelişirken aynı heyetin 15 ve 29 Mart tarihlerindeki toplantıları yine "Türk Tarihi Tetkik Heyeti" adı altında olmuştur. Bu heyet 4 Haziran 1930'dan 29 Mart 1931'e kadar sekiz resmi toplantı yapmıştır. Bu zaman zarfında daima tarihi konular Gazi M. Kemal'in çevresinde ve toplantılarında konuşulmuş, çalışmalar ilerlemiştir. Heyet'in, "Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti" unvanı ile ilk toplantısı 26 Nisan 1931 tarihinde olmuştur. Toplantı Tevfik Bıyıklıoğlu'nun başkanlığında yapılmıştır. ...


Atatürk, 1 930 yılının Ağustos ayında "medeniyet" kelimesinin anlam ve kapsamını şöyle tarif etmişti:


"Bir insan cemiyetinin Devlet hayatında, Fikir hayatında yani ilimde, içtimaiyatta ve güzel sanatlarda, İktisadi hayatta yani ziraatta, sanatta, ticarette, kara, deniz ve hava münakalatçılığında [ulaştırmacılığında] yapabildiği şeylerin muhassalasıdır [sonucudur]. Bir milletin medeniyeti denildiği zaman hars namı [kültür adı] altında saydığımız üç nevi faaliyet muhassalasından [sonuçlarından] hariç ve başka bir şey olamayacağını zannederim. Şüphesiz her insan cemiyetinin harsı, yani medeniyet derecesi bir olmaz. Bu farklar, devlet, fikir, iktisadi hayatların her birinde ayrı ayrı göze çarptığı gibi, bu fark üçünün muhassalası üzerinde de görünür. Mühim olan muhassalalar üzerindeki farktır. Yüksek bir hars, onun sahibi olan millette kalmaz, diğer milletlere de tesirini gösterir, büyük kıtalara şamil olur [yayılır]. Belki bu itibarla olacak, bazı milletler yüksek ve şamil [yaygın] harsa [kültüre] medeniyet diyorlar."


Bu tarif ve açıklamalar Atatürk'ün sözleridir. İşte bu düşünceye göre Türk Tarih Kurumu çalışma programının ilk planlarında "Türklerin medeniyete hizmetleri" diye geniş bir çalışma programı saptanmış, üyeler ve üye olmayanlar arasında bir iş bölümü yapılmıştı. Burada uygarlık için akla gelebilen her konu işleniyordu. Taslak metinler halinde, okuyanın not etmesi ve görüşünü yazması için yarı yerleri boş bırakılmış olan broşürler sadece ilgililere dağıtılmak üzere sınırlı sayıda basılmış idi.


Bunlardan gelişigüzel birkaç örnek vereyim... Örneğin VIII. bölümün II. serisinden 24 numaralı yazı, Türklerde sanayi; 8 . numara, boyacılık tarihinde Türkler; 40 numara, Türklerde haritacılık ve coğrafya; 27 numara, Türklerin eğitime hizmetleri; 15 numara, matematik tarihi; 26 numara, Müslüman Türk filozofları ve 41 numara, Anadolu'da Türk dil ve edebiyatının gelişmesine bir bakış; 7 numara, Türklerde resim, tezhip ve minyatür tarihi ve bunlardan başka daha pek çok konular işlenmeye başlanmıştı. Atatürk bizzat bunları alıyor okuyor ve görüşünü bizlere aktarıyordu.


Türk Tarih Kurumu merkezinde ise, görüşmeler, hep bu ilmi konular üzerinde yapılıyordu. Herkes muntazaman bu toplantılarda bulunup çetin ve ayrıntılı tartışmalara katılıyordu. Öyle ki saatler geçiyor, heyecan genişliyor, konuşmalardan ve düşüncelerin çarpışmasından yepyeni bilgiler ortaya çıkıyordu. Bazen yemek saatleri ihmal edildiğinden, hemen aldırılan ekmek ve peynir tepsiler içinde masa başında olanlara dağıtılıyor ve görüşmeler hararetini kaybetmeden geç vakitlere kadar devam ettiği oluyordu. Bu masa başında şimdi rahmete kavuşan benim iki komşum vardı. Bir tarafımda Yusuf Akçura, diğerinde Samih Rifat. Samih Rifat'ın kağıtlara ve sigara paketi üzerine bana anlatmak için yazdığı yazıları hala birer ders gibi hatırlarım. Rahmete kavuşanlardan Dr. Reşit Galip, Ağaoğlu Ahmet, Halil Ethem'in sözlerini masanın diğer bir ucundan dinlemek için kulak kesilirdim. Bu toplantılar pek sık ve çoklukla hararetli olurdu.


Atatürk de zaman zaman Türk Tarih Kurumu merkezine gelir ve bu tartışmaları izlerdi. Yaz aylarında Dolmabahçe Sarayı'nda özel dairesinde çalışan Türk Tarih Kurumu'nda bazen sayısı 70'i bulan kalabalık bir heyet ile ilmi tartışma ve incelemelere devam edilirdi. Türk Tarih Kurumu'nun ilk kuruluş yıllarında hatıra gelen sorulara cevaplar verilmeye başlanmıştı. Tarih incelemeleri şüphe yok ki Türkiye'de bu kurum ile başlamamıştı. Ondan evvel de bu çeşit kuruluşlar olmuş ve kişisel çalışmalarla çıkarılan kitaplar bulunmuştur. Fakat bence, Türk Tarih Kurumu'nun büyük şansı, Atatürk gibi bir devlet adamının bu kurumu kurmasının manevi değerinin büyüklüğüdür. Bu düşüncelerin gelişmesini sağlamak için de maddi imkanları kendisi sağlamıştır.


O, ulusu kurtardığı ve yeni bir Türkiye Cumhuriyeti devleti kurduğu zaman, onun yaşaması için ulusunun tarih temelini sağlamlaştırmak gayesini gütmüştür. Anadolu, Mondros Mütarekesi ve Sevr Antlaşması'nda parçalanmak istenirken, Türk ulusunun tarih ve uygarlığı da inkar edilmişti. İşte Atatürk bu acıyı en derinden hissettiği için, sulh ve sükun devrine kavuşan Türk ulusunu, Türk topraklarındaki uygarlığa haklı olarak sahip olduğunu tarih ilminin yeni yöntemleri ile ortaya koymak istemiştir.


Çünkü Anadolu'ya türlü devirlerde göçler ve istilalar, tarihi devirlerde olduğu gibi daha eski çağlarda da olmuştu. O halde bu göçler zincirinin halkalarını tamamlamak ve Türk kavmi ile ilgisini bulmak lazımdı. Özellikle Anadolu'daki tarihi temelimizi derinliklerde aramak gerekiyordu. İşte bütün bunların mantıki ve bilimsel yanıtlarını bulacak bir bilim heyetinin ve fakültesinin de olması gerekiyordu. Tarihimizi sadece yabancılardan öğrenmeyecektik ve fakat ayın zamanda, kendi uzmanlarımızın da incelemeler yapması gerekecekti.


2 Temmuz 1932'de ilk kongresini, Ankara Halkevi'nde [eski Türk Ocağı] yapan "Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti" üyeleri, bir yıl müddetle, hemen daimi olarak Atatürk'ün yakın ilgisi ve bazen de onunla beraber Ankara, İstanbul ve Yalova'da çalışmışlardır. Türk Tarihinin Ana Hatları adlı kitabı ile orta ve liseler için basılan tarih kitapları bu çalışmalar sonucunda hazırlanmıştır.


1935 yılında "Türk Tarih Kurumu" adını alan dernek, özellikle Türk uygarlık tarihini araştırmak ve yayınlamak göreviyle yükümlü olmuştur. Türk Tarih Kurumu çalışmalarında, Atatürk'ün özellikle istediği, yurdumuzun en eski uygarlıklarını meydana çıkarmak, bu suretle bugünkü Türkiye halkının ve genellikle Türk kavminin, tarih boyunca birbirleriyle ilgisini ortaya çıkararak, genel Türk tarih ve uygarlığını, yeni ilmi araştırmalara göre tutarlı bir şekilde yazabilmektir. 


Atatürk'ün bütün konuşmalarında tekrarladığı bu esasların gerçekleşmesi için, gençlerin bu alanda yetişmesini sağlamak amacı ile Avrupa ve Amerika'ya, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından eğitime gönderilmesi Türk Tarih Kurumu'nun kuruluşu ve gayesi ile özellikle. ilgilidir. Çünkü o sıralarda Atatürk'ün bu konulara değer vermesi sayesinde, kültür işleri yanında, tarih çalışmaları da ön planda ele alınmış ve Türk Tarih Kurumu'nun özellikle uzman yetiştirme isteği böylece gerçekleşmiştir.


Atatürk, 1 Kasım 1937'de diyor ki:


"Türk Tarih ve Dil kurumlarının, Türk milli varlığını aydınlatan çok kıymetli ve önemli birer ilim kurumu mahiyetini aldığını görmek hepimizi sevindirici bir hadisedir. Tarih Kurumu, yaptığı kongre, kurduğu sergi, yurt içindeki hafirler [kazılar] ortaya çıkardığı eserlerle şimdiden bütün ilim dünyasına kültürel vazifesini ifaya [yerine getirmeye] başlamış bulunuyor."


Atatürk'ün bahsettiği kongre, Türk Tarih Kurumu'nun 1937'de İstanbul'da toplanan ikinci kongresi idi. Türk Tarih Kurumu'nun kuruluşunun 25. yılında ise V. Kongresi toplanmıştır. Tarih Kurumu kuruluş seneleri ile hesaplanan yaşta bulunan gençler bu kongrenin dinleyicileri arasına katıldılar. Türk Tarih Kurumu'nun fikir hareketi neticesinde çeşitli sahalarda yetişmiş uzmanlar ise bu kongremizin çalışmalarında görev almışlardır. Herkes kendi sahasında bir yenilik getirmek için uğraşmıştır. Bunun bir ulusal kültür işi olduğuna inanan Türk aydınları yabancı arkadaşları ile boy ölçüşecek tarzda ilerliyorlar. İdealler evvela fikir halinde ortaya atıldığı vakit, onların gerçekleşmesini görmek ekseriya biz fanilere pek nasip olmaz. 


Tarih Kurumu için o zaman, Türk elemanlarla gerçekleşmesi olanaksız görünen bazı düşünceleri, örneğin arkeolojik kazılar yapılabileceğini önerdiğim zaman başkanımız merhum Prof. Yusuf Akçura, sakalını tutarak bana bakmış, üyelerin de bu işe itirazlarına rağmen, "Böyle bir fikri koyalım, biz belki göremeyiz amma, sizler görürsünüz" demişti. (95[TTK İlk Nizamname, 4. madde, C fıkrası.]


Bizlerin de, milletimizin medeniyeti için bütün ideallerimizin hayata geçtiğini görmek mümkün olmayacaktır. Fakat Türk Tarih Kurumu'nda yıllarca önce ortaya atılan düşüncelerin kısmen gelişmesini bugün görmek ve tanık olmakla, bütün bu işte çalışanları, rahmete kavuşmuş olanları ve çalışmaya gayret sarf edenleri saygı ile anarım.





AFET İNAN
ATATÜRK HAKKINDA HATIRALAR VE BELGELER
Gözden geçirilmiş 5.baskıdan itibaren yayına hazırlayan 
ARI İNAN
TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI, 2007


Annem Prof. Dr. Afet İnan'ın yazdığı Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Türkiye İş bankası Kültür Yayınları tarafından 1959 tarihinde basılmıştır. Basıldığı tarihte büyük ilgi gören bu anı kitabının, ikinci ( 1968), üçüncü ( 1980) ve dördüncü ( 1984) baskıları yapılmıştır.

İş Bankası Kültür Yayınları 2007'de beşinci baskısını yapmayı planlamış ve kitabın tekrar gözden geçirilmesi için bana başvurmuştur. Seve seve yaptığım bu çalışmada, özellikle kitabın dilinin genç kuşaklarca daha anlaşılır bir hale getirilmesine gayret ettim. Bu arada özgün metinlerdeki anlaşılması zor kelimelerin yanına, köşeli parantez içinde bugünkü anlamlarını koydum. Ayrıca kitapta zaten var olan resimlere arşivimde bulunan diğer resimlerden de katarak zenginleştirmeye çalıştım.

Atatürk'ün kendi ifadeleri olan metinlerin yanı sıra, anneme anlattıkları veya annemin not ettiği ve tanık olduğu olaylar bu kitapta yer alıyor. Örneğin Atatürk'ün doğum günü -ki bazı yayınlarda yanlış anlatılmaktadır- veya mezarının nerede olmasını istediğinin kendisi ile konuşulduğu bir toplantı gibi.

İlk elden kaynak olduğu için, okumamış olanların ve özellikle genç kuşakların da faydalanmaları ümidiyle.

ARI İNAN
BODRUM, 2007





EK:
Osman Karatay
Genel Türk Tarihi Çalıştayı -I-, 13 Mayıs 2017, Tuzla.











16 Mayıs 2017 Salı

Alanlar / Alan Turks and Lancelot





"ALANUS A LOT" tan "THE ALAN OF LOT" a, sonra mı?
Tabii ki "LANCELOT" 
"Lot Nehrinden bir Alan" anlamına geliyor...
ve Lancelot destanı buradan türüyor.
Ben demiyorum bir "batılı" "From Scythia to Camelot" kitabında diyor"... 
Kökenini de "Nart Destanı"na bağlıyor.



Lakin kitabında belirttiği, "İran dili konuşan İskitler" ya da "Nart, Osetlerin Destanıdır" açıklamalarına kesinlikle katılmıyorum. Çünkü, İskitler Türk boylarının atası olmakla birlikte Nart Destanı Osetlerden daha çok Karaçay-Malkar Türklerinin destanıdır ki, Saka Türklerinden kalmadır.



Ortaçağ el yazmasından
Lancelot kendi mezarını açarken / Lancelot bir savaşta / Lancelot kılıçtan köprüyle Gorre'ye girerken


ALANUS A LOT - THE ALAN OF LOT - LANCELOT 


"Nart destanları eski Türk destanlarına daha yakındır."
"Alanlar Türktür"
"Karaçay-Malkar (Balkar) Türklerine aittir."
"Saka-İskit Türkleri ortak Atalarıdır." ...

Arthur ve Excalibur da Türk kültüründen etkilenerek yaratılmış bir efsanedir ki,
 İlyada ve Beowulf bile Dede Korkut ile ilişkilidir....



***



SCYTHİANS, ALANS and OSSETİANS How related are they? How much is Nart Saga related to İndo-Europeans?

Scythians, Alans are Turkish Tribe, and Nart Saga is more Turkish then Ossetian, or in other way, less-İndo-European. So, the info is been given by "C. Scott Littleton, Linda A. Malcor" in their book "From Scythia to Camelot: A Radical Reassessment of the Legends of King" is based on "Indo-European perspective", which is an inaccurate statement. Because nor the Alans and Nart Saga are İndo-Europeans, neither the Scythians are İranian speaking people. Not a single ancient author wrote, that the Scythians are İranian speaking people. There is even a Oghuz Kurgan (Курган Огуз) from the 4th c BC in Ukraine; Oghuz=Oğuz Turks


But, it is true what they wrote in this book about; "non-Celtic" source of Arthur (comes from "Arthır", an Alanian Turkish word for "Story Teller", but Ar-Er means also Man in Turkish!), how "Alan-a-lot" became "Lancelot" and "Arthurian tales which was produced after 12th-13th century"... 

Just like the Holly Grail comes from Oath Cups and coat of arms of Mamluk Turks, all these traditions are produced after interaction with the Turkish tribes...


SB.








"The medieval sources, about Caucasian ALAN-AS, decribed them permanent as Turkish tribe. Whereas, there is no hint that they were İranian. As a result, of the long domination of these AS TURKS on İranian community, and neighborhood in the Caucasus, adopted this name. In fact, the word Os or Ossetia, is not essential of this community, they call themselves otherwise. They call themselves IRON."

"Aslar, Alanlar, Osetler, Sarmatlar ve Sakalar"
Prof.Dr.Osman Karatay




*



ALANS 

650 BC
Ases are first mentioned in Assirian sources as the Scythian name Ishkuza = Ish-Oguz or Ish-kiji, with the same semantic, where Ish is a variation of ethnonym As, and Oguz or kiji stand for people.

500 BC
Tribe of Aderbics, part of Masguts/Massagetae, sent 40 thousand infantrymen and 2 thousand horsemen to the camp of Darius the Great at the Babylon. It is evidence of the large nomadic population living on the banks of the Uzboy. Period from 7th c. BC to 5th c. AD was flourishing for Aral-Caspian area, combining settled agricultural and tribes specializing in sheep or horse animal husbandry. Symbiosis of farmers and nomads.

300 BC
From Chinese sources Alans are listed as one of four Hunnish tribes (Xu-la, Lan, Hiu-bu, Siu-lin) most favored by kings of Eastern Huns (Mao-dun/Mete and his son Ki-ok/Kök) of 3rd century B.C. (ToOD 146). Hiu-bu and Siu-lin are Ch. coding variations for Yui tribes, Uigurs; Lan stands for Alan = Tr. alan, yalan = steppe, synonymous with  Tr. yaziq = plain, plateau (Yazygs, Ases, Yases). Alt. name for Alans (probably, a W.Europe subtribe) is Gu-alan, Tr. quw alan = dry steppe; both names indicate part of clans living in steppe, while other part lives by river, mountain, forest etc. ... more:



As above mentioned, Oghuz-Huns-Massagetae and other tribe names are the ancestors of all Turks. So Alans are not İndo-Europeans, and therefore not considered as Ossetians. But today Alan and As Turks are asimilated among Ossetians, besides Ossetians call Karachay Malkar Turks as As-Alan, and Nart Saga belong to Turks, which was accepted by Ossetians and changed many names from the saga. And like N.Kisomov says : "by the 10th c. Ossetes were already polygenic (many) people." - SB.




*



"... it is clear that the Alans (Ases) never called themselves Irons, Irons is a self-name of the Ossetians only..."

"Thus, Alans made their celebrated military and political destiny hand-to-hand with their Türkic kins: Huns, Khazars and Kipchaks. From the 13 c. the Alans-Yases ceased to be ruling among the other Türkic people. But it does not mean at all that they disappeared physically, they lived among other Türkic people and gradually entered into their ethnicity, accepting their ethnonyms. Such a strong, scattered along all Eurasia people as Alans-Yases, could also participate in forming the Ossetian people, but they cannot be equated to the Iranian speaking Ossetians by a single trait. If the Scythians, Sarmatians and Alans were Ossetian speaking, all Eurasia should have Ossetian toponyms. They do not exist, unless artificially (quasi-scientifically) produced. Thus, in all their attributes the Alans were Türkic, and participated in the formation of the many Türkic (and not only the Türkic - Translator’s note) peoples."

Prof.Mirfatyh Zakiev (Academy of Sciences of the Republic Tatarstan)
Origin of Türks and Tatars/Chapter Five
Alano-As ethnical roots of the Türks




*



"Kafkas Dağları’nın en yüksek bölümünü oluşturan Orta Kafkaslar ise Türkçe kökenli bir dil konuşan Karaçay-Malkar halkı ile, Hint-Avrupa dillerinin İran kolunda bir dil konuşan Oset halkının tarihî yurdudur. Karaçay-Malkarlılar kendilerine Alan ve Tavlu (Dağlı) adlarını verirlerken, Osetlerin kendi dillerindeki adları İron ve Digor olarak bilinir. ...

Kafkasya’da yüzyıllar boyu birlikte yaşayan Adige, Abhaz-Abazin, Karaçay-Malkar, Oset ve Çeçen-İnguş halklarının Nart destanlarında benzer motiflerin yer aldığı görülmektedir. Nart destanlarının, köklerini Kafkas halklarının yerel kültürlerinden, Orta Asya’dan Kafkaslara kadar yayılan eski Türk boylarının ve Hint-Avrupa kökenli İranî kabilelerin kültürlerinden, eski Yunan mitolojisinden ve hatta Ön Asya medeniyetlerinin kültürlerinden alarak büyüyüp gelişen, Kafkas halklarının ortak mitolojik destanları olduğu anlaşılmaktadır. Karaçay-Malkar Nart destanlarında eski Türk mitolojisinin ve destan geleneğinin izleri açık olarak hissedilmektedir. Karaçay-Malkar Nart destanları birçok yönden Oset ve Adige Nart destanlarını da etkilemiştir.

Tarihte yaşamış ve Kafkasya coğrafyasında etkili olmuş bazı Türk kavimlerinin izlerinin Nart destanlarında saklı olduğu tespit edilmiştir. M.S. 6-7. yüzyıllarda Kafkasya’da hâkimiyet kuran ve buradaki diğer Türk boylarıyla birleşen Avarların, Oset ve Karaçay-Malkar Nart destanlarında yer aldıkları açıktır. Hun-Avar-Bulgar-Hazar-Kıpçak gibi Türk kavimleri Orta Kafkaslar’da yaşayan Osetlerin atalarıyla temasa geçmişler, bu sebeple bu etnik ve kültürel ilişkilerin izleri Oset Nart destanlarına yansımıştır. Theophanes ve Nikhitor adlı Bizans tarihçileri de Avarların Batı Kafkaslarda Bulgar Türkleri ile birleştiklerini yazmaktadır (Kuznetsov 1984: 168).

Oset Nart destanlarında, Agunda’nın babasının Batı Kafkaslardaki Urup Irmağı kıyılarında yaşamakta olan Avar Hanı olduğu nakledilmektedir (Kuznetsov 1984: 168). Karaçay-Malkar Nart destanlarında da Agunda, Avar Hanı’nın kızı olarak gösterilmektedir (Aliyeva 1994: 278-280).

Nart destanlarında yer alan bir başka Türk kavmi ise Ogur Türkleridir. M.S. II-III. yüzyıllarda Büyük Hun kitlesi ile Karadeniz’in kuzeyine gelen Ogur boyları Bulgar Türklerinin atalarını meydana getirdiler ve Kafkasya’da Kuban Irmağı çevresinde yurt tutarak yerleştiler (Kurat 1972: 109).

Oset Nart destanlarında Wrıjmeg adlı kahramanla ilgili bir bölümde Ogur Türkleri Agur adıyla geçer ve Nartların ülkesini işgal eden bir güç olarak tanımlanır (Dumezil 2005: 279). Oset Nart destanlarında Türklere Terk-Türk adıyla da rastlanması, Kafkasya’da Türk varlığının izlerinin mitolojik destanlara kadar girmiş olduğunu belgelemektedir.

Prof. Dr. Ufuk TAVKUL 




*


K.Laipanov, I.Miziev

Adilhan Adiloğlu

Türk Halklarının Kökeni - Kazi T.Laypanov, İsmail M.Miziyev

and the born of "Arthur and Excalibur"



















6 Mayıs 2017 Cumartesi

Atadamlar Barbar mı? / Are the Centaurs Barbarian?





At Adam (Kentaur) Chiron tarafından Eğitilen Achilles (Aşil)
Herculaneum Basilikasından Fresk - MS 50
Ulusal Arkeoloji Müzesi - Naples


Demek Aşil, "medeniyetten yoksun", "vahşi", "ürkütücü" ve "aşağı ırk" olan barbarlardan "eğitim" aldı! Üstelik sadece Aşil (Peleus'un oğlu) de değil; 

* Troya'da savaşan Ajax (Telamon'un oğlu; annesi Truvalı Priam'ın kızkardeşi olan Teucer ile yarı kardeş), 
* Bir zamanlar Pelasgların yerlisi olduğu Aegina'nın Kralı Aeacus'un (aynı zamanda Ajax ile Aşil'in dedesi) oğulları Telamon (Priam'ın kızkardeşi ile evlenen) ve Peleus,
* Apollo'nun oğlu, tıp tanrısı Asklepion, 
* Bilgeliği temsil eden Altın Post'un peşinde giden Argonotlardan Jason, 
* Gorgolardan (ki Korku kelimesidir) Medusa'nın kafasını kesen Perseus, 
* Apollo'nun oğlu, kültürel buluşların kahramanı Aristaeus,
* Bilgimiş ile eşleşen ve de İskitlerin atası olarak kabul edilen Herkül,
* Anadolu'nun yerlisi olan (ve Sabazios'tan türeyen) Dionysos


Bunların hepsi "medeniyetsiz bir barbar" dan eğitim aldı, öyle mi?
Hepimiz aldatıldık!.. Kentaurlar uygardı, barbar değildi, yoksa her konuda eğitim verebilir miydi? Atı ile bütünleşmiş olan İskitler/Sakalar, atının üzerinde uyur, yer, savaşır ve yaşardı. Görmediğin, ama duyduğun bu hikayeleri, bir şekilde hayalinde canlandırırdın; At Adamlar/Kentaurlar ;) ... Hatta İskit Türkleri Atina'da "Polis"lik görevi yapmıştır. 



*


photo above:
"The Education" of Achilles by Centaur Chiron 
From the basilica in Herculaneum. 50 AD
National Archaeological Museum, Naples


Achilles Educated by "uncivilized", "non-higher-race", "scary", "barbarian" Centaur! And not only Achilles, but also; god of medicine Asclepius, Ajax of Troy, Jason from the Argonauts, Perseus who beheaded Medusa, Aristaeus the culture hero, king Aeacus sons Telamon and Peleus, Heracles and even Dionysos...


How so? You can not be educated by uncivilized barbarian...
We all are been fooled!..Centaurs were civilized, higher-race, non barbarian...Centaurs are the Scythian Turks, who lived, fight, eat and sleeps on horse, "intergrated with his horse"....And they worked as "policeman" in Athens... Which is converted to Gendarme in later times.... And Gendarme is not French, but Turkish, written in the 6th-8th c Orkhun monument as "Yandar". Yandar-Candar-Kentar/Centar (Centaur)= Jandar (Gendar+me)...And when the Orkhun monuments were erected, there was no French nation!... Something that you don't see, but just hearing the description, you can only imagine what it look like; Horseman/Centaurs.. ;)





ETRÜSK - İSKİT - PİCT





K/Centaur - Gentaur - Gandar - Yandar - Candar - Jandarma
K/Cassites - a non-Indo-European/Iranian, A Turanian/Turk


"The centaur with small wings growing out of the small of his back is galloping to r.and is about to shoot an arrow from a bow; his quiver is on his back and over his equine body he wears the skin of a wild animal, probably a panther, fastened at his waist. On the r. is a date tree, and under him three flowers."

"Cassite period 1350 BC"
"This seems to be a characteristic feature of the seals of Cassite period"
"It was originated by the Cassites, they knew the centaur as early as 1350 BC.

[from the book: Centaurs in ancient art, the archaic period by Baur, Paul V.C.-1912]












Fransızlara bizden geçmiştir, Fransızlardan bize değil!


Atıyla bütünleşip Yandar olan Türk = K/Centaur






What did you think, "Greek Myth"? No my friend, it is not "Greek" of origin...The Greeks borrowed many thinks...