Translate

16 Şubat 2018 Cuma

Turkish is the first language on Earth




Katip Çelebi'ye göre, "Tarih, ilimlerin zirvelerinde en yüksek bir tepeye benzer." Fakat, hakiki araştırmacı tarihçilerin dışında, tarihi bir kütüphane araştırması olarak görenler onu gayri-ilmi sayabilirler ve diğer aynı tip tarihçilerin yaptığı gibi derlemeler yaparak kitaplarını yazarlar. Eserlerine tamamen hayali bazı yorumlarla ve ön yargılarla başlayan bu derlemeciler için tarih, kendi şahsi veya milli egolarını tatmin etmek için kullanılan bir vasıta ve de bir propaganda malzemesidir.

Antik Türk tarihi ile ilgili çalışmalar, yakın zamanlarda dünya Türkologlarının sayısındaki bariz enflasyona rağmen, hemen hemen mutlak bir hareketsizliğe gömülmüştür. Ben bu uyuyan devi harekete geçirmeye karar verdiğimde, mantık ve ispat unsurlarının geçerli olduğu müspet ilimlerdeki eğitimime güveniyordum. Diğer bir avantajım da, Allaha şükür, profesyonel bir tarihçi olmamamdı. böylece de tarih mevzuunda meslektaşlarımın profesyonel alanlarına tecavüz etmekte herhangi bir korku veya çekingenlik duymadım.

Türkçe-konuşan milletler veya halklarla ilgili tarihi eserler az, çok sathi ve bariz şekilde münazaalı, bilim ve mantık süzgeçlerinden geçmemiş ve de ekseriya tamamıyla tarafgirdir. Mesela, Hun kralı Attila'nın idaresinde aniden büyük bir politik güç ve faaliyetle ortaya çıkıp Avrupa'ya hakim olması ve zamanın en büyük gücü olan Roma'ya meydan okumasının, tarihin normal akışına ve devamlılık ülkesine tamamen aykırı bir manzara arzetmekte olduğu gözden kaçmıştır. bu olay gerekli tarihi destek ve hazırlıktan tamamen yoksundu. Mantığım, Hunların ta Moğolistan'dan çıkıp, birçok dağ silsilerini ve büyük ırmakları aşıp, bu arada Orta Asya'nın İndo-İrani hatta Hint-Avrupalı kabul edilen bir sürü yabancı kavimlerini bertaraf ederek üç bin millik bir yolu katedip, geldikleri ve yendikleri bu Saka ve İskit kavimlerini ikame ettiklerine dair ortaya atılan tezi kabul edemiyordu.

Yine mantık şunu emrediyordu ki bütün bu Hun olayının, bizzat yerinde, Rus bozkırlarının kendi içinde, ve bu bozkırların kendi yerli halkları tarafından yaratılmış olması gerekiyordu. Yani, Hunlar İskitlerin yerine geçmediler, onların kendileri bizzat İskitler'di.

Keza son 1600 yıl içinde diğer Türk devletlerinin Avrasya'da, Orta Asya'da, Hindistan'da, İran'da ve Anadolu'da büyük güçler halinde, önceden hazırlıksız olarak çıkışlarında da tarihi bir anormallik göze çarpar. Tarihçilerin 'göçebe' (nomad) teorisine göre bütün Türk devletleri ve imparatolukları daima 'geçici' kuruluşlardı. 

Türkler memleketlerinde daima 'yabancı' idiler. Orta Asya'ya ancak 8.yüzyıldan sonra, Anadolu'ya da 900 yıl önce, 1071 Malazgirt Savaşı'ndan sonra gelmişlerdir. Diğer bütün milletler antik çağlarda, Avrupa'da almanlar, Anglo-Saksonlar, Vikingler, Galyalılar, Latinler, İspnayollar, Slavlar, Yunanlılar ; Asya'da Hintliler ve Çinliler; Orta Doğu'da Farslar, Gürcüler, Araplar, İbraniler, Mısırlılar hep kendi coğrafyaları içinde veya yakınında yaşamışlardır. Sadece Türkler bu kuralın dışında kalmışlar, yalnız onlar bu hususta bir 'anomali' göstermemişlerdir.

Birinciye bağlı zannettiğim ikinci bir tarihi 'anomali' de 'kayıp diller' olgusudur ki bu 'tarihte devamlılık' açısından kabul edilemez. Sanskritçe, Grekçe, Latince, Anglo-Cermen dilleri, Farsça, Arapça, İbranice, Türkçe gibi büyük diller, ve hatta Arnavutça, Gürcüce ve Ermenice gibi küçük diller, makul bir devamlılık gösterirler. Hepsi eski dil karakterlerini ve ana yapılarını korumuşlar, ancak kelime hazineleri değişikliğe uğramış, dost veya düşman birçok milletlerden aldıkları kelimelerle dillerinde bazı değişiklikler olmuştur.

Eski çağın kayıp dillerinin sahiplerinden olan Sumerliler, Elamlılar, Medler, İskitler, Hititler (Hattiler), Frigler, Lydialılar, Truvalılar, Etrüskler, Partlar ve Aramiler dünya uygarlığının keşfi ve yaradılışında rol oynamışlar, sanat ve kültürde yaptıkları atılımlarla eski yunan rönesansının temellerini atmışlar ve dolayısıyla da bugünkü modern uygarlıklarımızın oluşumunu sağlamışlardır.

Bu eski milletlerin dilleri coğrafyacı Strabon zamanında hala yaşıyorlardı. Öyleyse niçin bu büyük milletlerin dilleri kayboluyor da bugün yaşayan küçük milletlerin bile dilleri kaybolmuyor, ki bu küçük milletler daima o eski büyük milletlerin idareleri altında yaşamışlar, her türlü esarete ve imhaya maruz kalmışlardır.

Öte yandan, mesela koca bir Sumer devleti ve milleti ve dili yok oluyordu ki bu dil, İbrani Tevrat yazarının ifadesi ide 'bütün dünyanın konuştuğu dil idi'. Böylece, mantık yine gösteriyor ki, eğer normal tarihi gelişme ve devamlılık korunacaksa bu eski ve antik dillerin asla kaybolmamaları gerekiyordu.

Eğer bizzat tarihin kendisini düzeltmek istiyorsak, yukarıda birbirine bağlı olduğunu söylediğimiz iki anaomali'nin yok edilmesi, tarih kitaplarından silinmesi gerekiyordu. Burada çalışma alanımız olan 'kayıp diller' genellikle Sami veya Hint-Avrupa dilleri dışında kalan aglutinatif (bitişgen) bir dil grubunu oluşturuyorlardı. Bu şartlara uyan birçok kayıp diller arasında olan ve muhtelif yazarlarca - sanki Asya kıtasında tek bir dil grubu varmış gibi - 'Asyanil' tabiriyle anılan, Sumerce, Elamca, Etrüskçe, Urartuca ve Hurrice gibi denilen Ural-Altay dilleri grubuna bağlanması gerekmekteydi, ki bu grubun Avrasya'daki büyük yegane temsilcisi Türkçe'dir. Böylece iki anomalinin tarih kitaplarından çıkarılması için, bu kayıp dillerin herhangi bir şekilde veya diyalekte Türkçe ile akrabalılıklarının ispatı gerekmekteydi. (...)

'Kayıp dillerin' çözümü ile Türkçe-konuşan eski halkların tarihini ortaya döken ilerideki bölümler gösterecektir ki, hiç değilse kayıtlı 5000 yıllık tarih dönemi başlangıcında Proto-Türkler'in ana vatan'ı Anadolu-Transkafkasya-Mezopotamya üçgeni içinde kalan bölgeydi. Kültürel ipuçları ise bu ana vatanın MÖ 7000 yılında bizzat Anadolu olduğunu göstermektedir. Bu deliller, tabidir ki, aynı zamanlarda Avrupa ve Asya'nın diğer bölgelerinde de Türkçe konuşan halkların bulunmadığını göstermez. Fakat, şunu da biliyoruz ki, eski uygarlık batıdan doğuya doğru hareket etmiş ve mesela Sumer uygarlığının emareleri Çin'e (Şang uygarlığı) bin küsür yıl sonra ulaşmıştır. (...)

Türkler bundan 8300 yıl öncesinde Anadolu'da yaşadığına göre ve de o çağda Orta Asya'nın durumunu bilmediğimize göre, bilimsel olarak bütün Türklerin Orta Anadolu kökenli olduklarını söyleyebiliriz. Akdeniz kültürü de sadece Greklerin, Romalıların değil, geniş çapta bu eski Anadolu Türklerinin yarattığını düşünürsek artık ırkçılık ve aşağılık komplekslerine takılmadan kendimizi saf ve yerli Anadolu sayabiliriz.

Diğer tarafta, Balkanlar'da, Kafkaslar'da, Rusya'da, Asya'da, Moğolistan'da ne zaman yerleştikleri bilinmeyen sayısız soydaş milletler Becenler, Gagauzlar, Azeriler, Kırımlılar, Türkmenler, Uygurlar, Kırgızlar, Özbekler, Kazaklar, Yakutlar da kendi coğrafyaları içinde kökleşmişlerdir. Doğu'ya doğru gidildiği oranda da , Asya'nın en kalabalık milleti olan ve uzun zamanlar Türk hakimiyeti altında yaşamış olan Çin ırkının tesiriyle hafif Mongoloid tiplerinin Türk ırkına karışmasını, yani Tatarlaşmamızı, doğal karşılamak gerekir. Yoksa, bazı tarihçilerin Kırgızlar için "Siz Kırgızlar eskiden Avrupalı (yani beyaz, Kafkas tipi) bir ırktınız, Doğu'da Türklerle karışarak Asyalı (Mongoloid) bir ırk oldunuz! kabilinde söylediği yalanlar bilimsellik sayılamaz. Gerçek şu ki, Türkler, Avrasya coğrafyasında yerleşmiş olmakla ve de biraz Tatarlaşma bahasına, bizzat Avrupalıların Tatarlaşmasını önlemişlerdir. Ona rağmen, bugün Kuzey Slavlar'da, Ruslar ve Polonyalılar arasında rastlanan Mongoloid simalar Anadolu Türk halkında olanlardan daha fazladır. Ne yazık ki Batılılar uzun zamandır Türklere bu Mongoloid damgasını vurmakta birbirleriyle yarışmışlardır.

Burada, Anadolu Türklerinin dışında kalan Türklere yanlış olarak verilen 'Türki' tabiri üzerinde durmak gerekir. 11.yüzyıl büyük dil bilgini Mahmut Kaşgari bizzat kendi Orta Asya dilini ve milletini 'Türkçe' ve 'Türk' adıyla belirtmiş, bizimkini ise 'Oğuz' ve 'Oğuzca' olarak tasvir etmiştir. Fakat, Kaşgari bütün Türk ulusları söz konusu olduğu zaman genel anlamda 'Türk' tabirini kullanmıştır.


Selahi Diker
(scribd veya pdf)




TEN THOUSAND YEARS OF THE TURKS AND THE WHOLE EARTH WAS OF ONE LANGUAGE


Decipherment of Lost Languages Including Etruscan, Scythian, Phrygian, Lycian, Hittite, Hurrian, Urartian, Sumerian, Archaemenid Aramaic & Elamite, Parthian...

Against the observation of Prof. W. F. Albright, “Archaeology proves the correctness of the old philosophical adage, ‘natura non facit saltum’; there is a continuity in all the apparent discontinuity of history,” an obvious artificial anomaly stands apart in history books created by the so-called ‘lost languages.’ There is a reasonable continuity in major languages such as Sanskrit, Greek, Latin, Germanic languages, Persian, Arabic, Turkish, as well in such minor languages as Albanian, Georgian and Armenian. Lost languages of significance were those of the Sumerians, Elamites, Medes, Scythians, Hittites ( Hattians), Phrygians, Lydians, Trojans, Etruscans and Arameans, great nations of their times, some creating the civilization itself and some making contributions to the arts and cultures that established the foundations of the Greek Renaissance, and through it, made possible our present civilizations. Languages of many of these nations still lived in Strabo’s age. Why then, their languages should be lost while those of the minor nations lived. How could a great nation such as the Sumerians be lost who, in the words of the chronicler, spoke ‘the language of the whole earth?’ ( Gen 11.1-2: “AND THE WHOLE EARTH WAS OF ONE LANGUAGE”). Sir Henry Creswicke Rawlinson who became known as “The first successful decipherer of the cuneiform writings”, at first had considered the Sumerian a Turanian language. In any case, logic will rule that these ancient languages could not possibly die out if normal historical process and continuity had to be preserved.

According to scholars, ‘lost languages’ in question were generally non-Semitic, non-Indo-European, and also agglutinative. Languages meeting these conditions, such as Sumerian, Elamite, Etruscan, Urartian (the language of Urartu), and Hurrian, branded vaguely ‘Asian’ must be related to the Ural Altaic group of which Turkish is the only major language spoken today in Eurasia. Thus, the elimination of this anomaly from the history books depended on the proof that these languages were akin to Turkish in some form or dialect. Based on this logical point, the book solves the secrets of the lost languages, and a global distribution and development of the Turkish languages during the last five thousand years has been established.

It may be shown that the culture of 6300 B.C. Anatolia discovered at Çatalhöyük by Archaeologist James Mellaart is Turkish. The Anatolian Mother Goddess represented by two leopards (back cover of the book – above picture on the left; photo by Mrs. Mellaart) found by Prof. Mellaart was also known 6000 years later to the Etruscans (front cover – picture on the right; photo by Editions d’art Albert Skira) who have been shown in this book to have spoken a Turkish dialect.

Other lost languages including Sumerian, Scythian, Phrygian, Trojan, Lycian, Hittite (Hattian), Hurrian, Urartian, Pelasgian (Oghur Turkish, the ancestor of the Hungarian – Finnish, Chuvash and perhaps the ancient Cimmerian language), Achaemenid Aramaic (official language of the Achaemenid Persians, translated partly by R. A. Bowman), Elamite (also an official language of the Persians, phonology and morphology of which is well investigated by Herbert H. Paper), Median, Parthian (the language of the super power of the East that challenged the Roman Empire), and several languages of Central Asia including that of Sakas (Yueh-Chih), Sogdians (considered by Richard N. Frye and others as Iranian), White Huns (Hephtalites) have been deciphered in this book through translations of existing texts, using normally accepted phonetics of the Aramaic-Phoenician alphabet or applying a modified ‘filtered’ cuneiform reading in which according to Hincks (transmitted by Sumerologist Samuel Noah Kramer) ‘one and the same cuneiform sign could stand for more than one sound or value’, and / or through translation of local geographical names and of personal names of kings and nobles. All these languages are thus proved to be basically Turkish. It has also been established that Turkish-speaking peoples had important roles in the founding of the ancient Chinese civilization as well as Egyptian civilization.

Again, in this long period, Turkish languages have not changed very much in their basic structures. Even the border-line languages such as the Hungarian language and the Finnish language which have apparently borrowed large amounts of foreign words from neighbouring nations to swell their vocabulary, have preserved the character, the structure and the grammar, all undoubtedly Turkish, of their basic languages.

Through re-translation of part of 8th century Gokturk (Göktürk) inscriptions a contemporary Turkish Buddhist Kingdom on the Silk Road has been discovered, a kingdom that may go back at least to the beginning of the first century.

It has been further shown that 13th century Mongol language and present Chuvash language are not independent Ural Altaic languages but are essentially Turkish in their structure and vocabulary. Along with this, a Turkish-speaking world of Marco Polo is also discovered and some of Polo’s Turkish words and expressions are explained in this work for the first time.

The Issyk inscription found recently in a fifth-century B.C. royal tomb in Central Asia near Lake Issyk (ıssik Gol) belonging to a royal person dressed in a magnificent gold attire, have been re-translated correctly and it is discovered that the man and relatives accompanying the dead royal persons in Turkish tombs were doing so ‘voluntarily’.

It has been shown in Chapter 6 that the smallpox inoculation, the first important break-through in the medical history, was invented in the Ottoman Empire.

The book is divided into four parts. First part (Chapter 1 thru 6) discusses and re – discovers Turkish languages and civilizations of the last fourteen hundred years. Part II (Chapters 7 thru 29) covers the main subject, deciphering of lost languages. Part III (Chapters 30 thru 32) discovers the effect of ancient Turkish dialects on the other language groups. Here, it is shown that ancient Greek language was most likely first built on the language of the Pelasgians who inhabited Greece before the Greeks, and that the majority of the names of the Greek gods and goddesses can be explained in Turkish dialects. Finally Part IV (Chapter 33) is devoted to analysis end decipherment of ancient and modern geographical names. The work ends with an epilogue.


BIOGRAPHY
Dr.Selahi Diker, born in Trabzon, Turkey, finished Istanbul Erkek Lisesi, attended Istanbul Technical University for two years, graduated from King’s College, University of Durham as a mining engineer. He completed his graduate work in Colorado School of Mines, Golden, Colorado, and received a Doctor of Science degree majoring in geophysical engineering.

In 1952, he joined the Institute of Mineral Research and Exploration in Ankara, he held from 1955 to 1958 the position of chief geophysicist. From 1958 to 1962 he was employed by the Empire Geophysical in U.S.A., where he was made Assistant Chief Geophysicist. In 1962, he joined Pure Oil Company where he helped set up Pure’s Dallas (Exploration) Center in Texas and was instrumental in the discovery of some of Pure’s oil and gas fields in West Texas and Southern New Mexico. After Pure’s merger into Union Oil Company of California, he spent three years in the Middle East in the company’s exploration efforts in the Persian Gulf and the Arabian Peninsula. After spending a year in Union’s Los Angeles office, he returned to Turkey in 1968 to work for Turkish Petroleum Company as exploration advisor. In 1969 he set up a consulting office and helped several oil companies including; Hamilton Brothers and Turkish Petroleum Company, in their petroleum exploration activities in Turkey. He also held, for a few years, a part – time teaching position in Middle East Technical University’s Graduate School in Ankara.

His main hobby; history and languages, had started back in his school years in Istanbul Turkey, and continued in England and U.S.A. His new findings and original discoveries reached such a stage that he retired from his professional work in late nineteen eightees to spent his full time to put them into a scientific form. Result was the book; AND THE WHOLE EARTH WAS OF ONE LANGUAGE, with a second title, Ten Thousand Years of the Turks. 





*





KISAMOV, Norm
Born and educated in Moldova, Mr. Kisamov spent a 40-year carrier as an industrial automation engineer. He emigrated from Russia to the USA in 1978, when the USA patronized immigration of educated people from Russia. For the last 15 years, he was the webmaster of the site "turkicworld.org", which serves as a non-commercial, educational publishing outlet for the Turkologists who could not propagate their studies in Russia and whose works were unknown to the Western world. He has translated a number of Turkological books to English, most of them were posted at that site, a few were published in Russia, in post-Soviet countries, and one was supposed to be published in Germany. Mr. Kisamov was assisting the writers as a volunteer. In his 15 years of working with various aspects of Turkology, he has amassed a significant collection of Turkisms cited by various authors, who were pointing out Turkisms in English and/or Germanic languages. Tracing and verifying etymologies of the cited lexemes, he encountered numerous other cognates, which led him to assemble a draft of the article that is published abridged in this issue, and unabridged as Supplement. By that time, the volume of the lexicon far exceeded accepted criteria formulated to discern random borrowings from genetic kinship. Mr. Kisamov is not a linguist, nor does he pretend to be a scholar. However, with some kind help from the sites contributors, he was able to systemize and organize his collection, and prepare etymological comments. His interest in Turkic history arose quite accidentally, but it quickly riveted him, he was growing into it for the last 25 years, and still, after a quarter century of reading and translating, he has only scratched the surface. Previously, he has authored a couple of articles on Turkological subjects related to the Scythian history.


Bikkinin Irek: Türkic borrowings in English
Türkic Substrate in English - Appendix to Türkic borrowings in English
Yusipova R.: Türkic suffixes in English (Turkish angle)
Stetsyuk V.: Germanic-Chuvash Türkic Parallels 
Toth A.: German Lexicon
Ekholm G.: German Ethnology
Mc Callister R.: Non-IE substrate vocabulary in Germanic languages
Toth A. :Turkic and English
Adji Murad: English Kipchaks
Stevens C.: Germanic-Türkic traits
Rassokha I.N.: Ukrainian pra-motherland of Indo-Europeans

R.Harding: Genetic distances of European language families
G.Shuke: Türkic substrate of Slavic and Baltic
Drozdov Yu.: Turkic European History
R.Mc Callister: Non-IE Germanic
V.Stetsuk: Türkic, Slavic and Iranian
P. Tzvetkov: Origin Of Bulgarians
E.N.Shipova :2,000 Türkic words in Russian
S.Pletneva: Kipchaks (Sect. Badjanaks/On Slavic migration)
P.Tzvetkov: Origin Of Bulgarians
F.Fattahov: Prosthetic V in Slavic-Türkic words
E.R.Schena :Russian Monetary system
I.Nigmatullin: Bulgarian Toponymy
Z.Miftakhov: Pre-Russian E. European Toponymy
Turkic/E.Iranian (Ossetic, Pamir) Phonological Correspondences
Red book of endangered Türkic languages in Russia

M.J.Hashimoto: Altaicization of Northern Chinese  
Hadji Murad: Yiliuf Türkic-Chinese lexical parrallels
N.A.Baskakov: Chinese loanwords in Türkic languages   (PDF in Russian)
A Lubotsky: Turkic and Chinese loanwords in Tocharian (i.e. Kucha)  


Ancient Turkic words, in non-Türkic languages
Gahraman Gumbatov (link in Russian L.)


Dr.Phil Herman Kvergic, had sent to Atatürk a copy of his work "La Psychologie de Quelques Éléments des Langues Turques", and this was presented at the Third Language Congress in 1936.









14 Şubat 2018 Çarşamba

Avrupa'da Avar Kurganları





Zillingtal-Avusturya'da 797 adet Avar Kurganı (MS 630/650 - 800/820) 


"586 graves of the Avar period cemetery at Zillingtal (district Eisenstadt) were excavated under the coordination of F.Daim between 1985 and 1994. These graves are part of a cemetery from which 211 graves had been excavated in 1927 and 1930 and subsequently published. Comprising 797 graves in total, the cemetery of Zillingtal is the largest cemetery of the Avar period in Austria. It was used from the second phase of the early Avar period (EA II) until the third phase of the late Avar period (LA III),5 which roughly corresponds to the time span from 630/650 until 800/820 AD.

The metal finds from women’s graves at Zillingtal were included in the analysis of 7th and 8th-century women’s graves in Eastern Austria by A. Distelberger. The anthropological and zoological material was investigated by S. Grefen-Peters. A comprehensive analysis of the cemetery is in preparation. Approximately 80 % of the graves contained pottery, usually one vessel; in rare cases two vessels per grave were found."

'Settlement and the Ceramic Finds from the Cemetery in Zillingtal, Burgenland, Eastern Austria' by Hajnalka Herold - link


Photo from Hungary Magyar Nemzeti Muzeum










AVAR TURKS in EUROPE
Bronze presses with "Çintemani (Chintemani)=meaning of the symbol is "Oath")" for Belts
The first half of the 7th century - Magyar Nemzeti Muzeum





Prof.Dr.Ahmet TAŞAĞIL

Avar, Bulgar, Khazar, Cuman = Turks
"The Other Europe in the Middle Ages - Avars Bulgars Khazars and Cumans: 450-1450" book










AVARS
Abars, Abdals, Abdally, Abdaly, Aores, Aorses, Asi, Asii, Avars, Assuns, Awars, Beçen, Budini, Ephtalites, Gushans, Gushanas, Güsans, Hantals, Juan-juan, Jujuan, Kasans, Kashans, Kushanas, Kushans, Koshans, Kusans, Kusüns, Küsans, Kyusüns, Obres, Oghondors, Olhontor-Blkars, Onogurs, Pasiani, Peçenek, Sacarauli, Sacarauli, Sakauraka, Tochari, Tochars, Tocharians, Turgesh, Uars, Wars, Usuns, Ussuns, White Huns, White Süns, Yazig, Yu-chi, Yüeh-chih, 
and other variations

Subdivisions and ethnic affiliates
300 BC-922 AD
Most references to European Avars, retained in the Avar dateline, erroneously link them with Jujans, who in fact have only indirect connection to the Uar Avars, via political association with the Abdaly (Ephtalite) state (M.&M. Whitby The History of Theophylact Simocatta). The listings pertaining to the internal life of the Jujans have no bearing on the Avar history... link





... And to the Westerner Scholars: Don't be afraid to use the word Turk!..
Because they are Turkish of ethnic...
We are a Huge Family, no matter what our name is, the surname is Turk...
SB




Alp - Alpen









Die wörter ALP ist nicht Germanisch, die etymologie die wörtes ALP ist Türkisch. Die name der berge "Alpen, Alpes, Alpi, Alps" kommt von ALP, und es ist immer noch unter Türken im einsatz als männlicher name.

Denken sie denn das die wörte GERMAN ist "germanisch"? Die nach 500 vor Christus gesprochen wurde! ... Nach Cimmerians und Scythians, wer sprach Türkisch, das Wort ER/AR-MAN hatten, und "fett, heroisch, herzhaft-herzlich" bedeutet !..

Wie im namen eines Türkischen Herrchers "ALP Er Tunga" [7.v.Chr., Großvater von Königin Tomyris (auch Tr.), war könig von Turan als "Afrasiab" in Shahnama], oder Balamber (Bulümar - 360??-378) Sohn "Alp-abai" (Alyp-bi, Arbat oder 'Uldin' - 378-390) das wird Khan der Westhunnen in Europa und besiegt Sadumians (Skandinavier).


* * *


The words ALP is not Germanic, the etymology of the word ALP is Turkish. The name of the mountains "Alps, Alpes, Alpi, Alps" comes from ALP, and it is still used as a male name among Turks.

Do you think that the word GERMAN is "Germanic"? Which was spoken after 500 BC !... After Cimmerians and Scythians, who spoke Turkish, had the word ERMAN, and "bold, heroic, brave, valiant" means !..

Like in the name of a Turkish ruler "ALP Er Tunga" [7th c BC, grandfather of Queen Tomyris (also Tr.), as king of Turan "Afrasiab" in Shahnama] , or Balamber (Bulümar-360??-378) ' s son "Alp-abai" (Alyp-bi, Arbat or 'Uldin'-378-390), which becomes Khan of Western Huns in Europe and defeats Sadumians (Scandinavians).


SB.



By Professor Firudin Agasyoglu Jalilov (Ağasıoğlu Celilov). ..... "At last, the fact that Arman/Armen/Erman is a tribal division known among contemporary Turkic peoples perfectly shows what kind of people it was in antiquity and what ethnic group it belonged to...." (to read more: link)    (-mAn / mEn supplement)






Alp = Elf




"Alp bedeutet im türkischen groß , mächtig, furchtlos, tapfer. Alp ähnelt auch dem deutschen Elfe, siehe Wikipedia  Die Entstehung des Wortes Elfen in der deutschen Sprache geht auf das Wort Alb oder Elb im Singular bzw. Elbe oder Elber im Plural zurück. Aus der femininen Form "Elbe" wurde im 16. Jahrhundert zusätzlich der schwache Plural "Elben" gebildet. Im 18. Jahrhundert wurden die Wortformen durch die englische Form "Elfen" verdrängt. Die Form "Alb" findet sich heute noch in einer eingeschränkten Bedeutung im Wort Albtraum wieder." (von einem freund)



Turkish academician Osman Karatay and Emre Aygün investigated these words to:  "Old Scandinavian records inform that ancestors of the Scandinavian peoples had condensed contacts with the region where ancient Turks used to live, and sometimes directly with the Turks. They contain very significant cultural elements. Besides, some ethnic contacts occurred. Consequently, withnessing the very similarity of typecasting of  heroes, which is one of the most outstanding cultural peculiarities, of the Scandinavian and Turanic realms is not very surprising. In addition, basic words of the two denominating heroes are strikingly similar to each other, and likely cognate." - Alplar ve Elfler: Türk ve İskandinav Dünyalarında Kahramanlık Olgusu link




"Streifzüge des vagabundierenden Kulturwissenschafters" by Roland Girtler (Österreichischer Soziologe, Kulturanthropologe)


"Atta unsar, þu in himinam" = Our Father, who art in Heaven
 Gothic language is an extinct 'East Germanic language' (?) that was spoken by the Goths, and they use the word ATTA, 
which is Turkish of origin.

"Atta" = "Father" = Turkish of etymology
Therefore, which Germanic or Gothic?...
SB.










11 Şubat 2018 Pazar

ARİMAN - ARES - MARS - DEMİR





ARİMAN = ARES = MARS
ARİMAN = ARMAN = ERMAN
Ve Erman'dan türetilen kelime "German" 
(etimolojisi/kökeni TR.)




ARTHUR'un KILICI denilen KILIÇ
aslında TÜRKLERİN KILICI
çünkü, EXCALİBUR XALUB'tan geliyor
(öteki adları Halup, Kaşka-Kaška, Kasku, Gasga)
ki bir İSKİT BOYU ve bölgede DEMİR YATAKLARI
işgalci HİTİT kaynaklarında geçen ve KUZEY ANADOLU'da yaşayan HALKTIR
Ayrıca, PRİSCUS HUNLARIN KUTSAL KILICINDAN bahseder.
HİTİTLERİN de bir KILIÇ TANRISI YOK MUYDU? 
HATTİLERİN BAŞKENTİ OLAN HATTUŞA YAZILIKAYA'da görülen KILIÇ TANRISI NERGAL...
KÖKENİ ASLINDA HATTİ OLAN "KAYAYA SAPLANMIŞ KILIÇ"
KÜLTÜRLERİNİ HURRİ ve HATTİLERE BORÇLU OLAN HİTİTLER...
Tıpkı HEREDOT'un bahsettiği "İSKİTLER'in KILIÇ TANRISI"
Ya da Mircea Eliade'nin: "İSKİTLER her yıl ARES'e ATLAR ve her yüz savaş tutsağından birini kurban ediyorlardı; TANRI YAPAY BİR TEPECİK ÜZERİNE DİKİLİ DEMİR BİR KILIÇLA temsil ediliyordu." dediği gibi...


Hangi German?..Hangi Kelt?..Hangi Arthur?..
Yani, Hangi Avrupa?..
Arthur ve kılıcı Excalibur ile Hititlerin Nergal'inin kökenini Türk kültüründe aramalı Batılı!...


HUN = İSKİT/SAKA = ATİLLA = ARİMAN = TÜRK.


Homer'in İlyada'sında : Alybs (Alizonain), Ksenophon'un Anabasis'inde: Chalybes (Khalybs), ya da Hitit kaynaklarında Gaşga - Kaşka olarak geçen İskit boyu Xalub - Haluplar'dır. Hellen kaynaklarında Khalybler çeliği bulan halktır ve Çelik kelimesinin karşılığı olarakta bu halkın adını vermişlerdir: Khalbys = Çelik 


[The Khalybs, who were famous for their iron-mining and were mentioned in Homer's “Iliad” as Alybs or Alizonians, were described by Xenophon in the same terms too but it is also stated that they had adopted Mossynoik nationality. link]


Buradaki Mossynoik ise, Mosk (Moskova adının da kökeni)- Mosynoeci, Ağaçeri boy adı gibi Meşe/Meşer Türkleri'dir. İskit boyu olan bu Moskların bir diğer adı da Muşki'dir, ki kral Midas'ın da Muşkili Mita olabileceği söylenir... [Milattan Önce Karadeniz'de Türkler:link]






Latince Sözlükte Chalybs'in karşılığı Demir/Çelik ve Kılıç'tır.

Chalybs
iron/steel; iron weapons/implements; sword (L+S); horse bit; arrow point; rail 
steel, iron, sickel, sword. [latin dictionary: link]



Ve yüzyıllar sonra... 
13.yüzyılda efsane için üretilmiş çelik kılıçın adı da eXCALİBur'dur.... 
ve Demircilik Türklerle Başlar....


Semra Bayraktar




EKLER


Anadolu'da demir buluntuları MÖ 3 binyıla tarihlenir. Anadolu'nun erken demir buluntularıyla ilgili en önemli soru, demirin doğada nabit halde çok ender bulunması nedeniyle, köken konusudur. Meteor kökenli nabit demirden daha da ender bulunan tür, terrestrik nabit demirdir. Yapılan son araştırmalarda terrestrik nabit demirin nikel ve ayrıca karbon içerebileceğini gösterir. Buna göre erken demirin kökeni konusundaki tartışmalarda sadece nikel oranını değerlendirmek yetmez, buluntuların karbon oranını da dikkate almak gerekir. ....

Khalib (Khalyb) demirinin yüksek nikel oranı içerdiğini öne sürerler. Kuzey Anadolu'nun demir içeren nehir kumlarından elde edilen, paslanmayan Khalib demirinin basit demirden daha güzel olduğu söylenir ve bu iddia Aristoteles'e atfedilir:

"...Amisos'ta (Samsun) Khalyblerin özel metotla demir elde ettikleri anlatılır. Ülkede bol miktarda bulunmaktadır. Bu demir diğer çeşitlerinden daha iyidir ve dış görünüşü gümüşten farklılık göstermez..."

"... Karadeniz'in güney sahilinde, Amisos yakınlarında bulunan Khalyblerin ocaklarında bol miktarda demir kazanılmaktadır. Cevher kil içerdiğinden zor ergitilmektedir. Bilinen en iyi ve en sert demir Khalyblerden gelmekte ve adına da KHALYB denmektedir.

[Kaynak: Doç.Dr.Ünsal Yalçın (arkeoatlas, sayı 3,2004)]


*

"Daha az belirleyici olmakla beraber, diğer nedenler de bizi maden işlenmesinin ilk ocağını Altaylı ve Turanlı ulusların en eski atalarında aramaya zorlamaktadır." (Atatürk'ün notu: ÇOK MÜHİM)

Lenormant, Şarkın Eski Tarihi - Med Savaşlarına Kadar
Atatürk'ün Okuduğu KitaplarDerleyen: Gürbüz Tüfekçi

*

ilginç başka bir makale:

DEMİR ÇAĞI: BAŞLANGICI VE BAŞLATANLARI, ANADOLU’YA ETKİLERİ ÜZERİNE
Hakkı Fahri ÖZDEMİR / PDF

Yerleşik topluluklarda demir kullanımının neden olduğu kültürel değişimlere ve demir metalürjisine olan yöneliş arkeolojide yaklaşık olarak yarım asırlık geçmişi olan bir konudur. Araştırmacıları bu alana yönlendiren sorunların en önemlisi; ideolojik çekişmeler nedeniyle 20. yüzyılın ortalarından itibaren popülerliğini yitirmiş olan Demir Çağı’nın başlarındaki göç hareketleri ve “kitlesel aksiyon” kuramlarının sahaya uygulanabilirliğinin açmazlarıdır. Yeniden arkeoloji biliminin gündemine taşınan bu problemli olgu geleneksel arkeoloji bakış açısından uzak analitik düşünce sistemine sahip araştırmacılar tarafından coğrafi ve siyasal durum tarihsel süreç mekansal ve kuramsal çerçeve gözetilerek arkeolojik verilerle bütünleştirilmeye çalışılmaktadır. 

Demir Çağı’nda Anadolu’nun durumu kolonizasyon faaliyetleri ve bölgesel seramik ekolleri gibi konulara ilgi duyan araştırmacılar kendilerini bir anda bitip tükenmeyen tartışmalar tezat görüşler ve zaman zaman üslubu bilim çerçevesi dışına taşan köken çekişmeleri içerisinde bulabilirler. Aslında bu kadar tartışmalı olan konularda kesin yargılarda bulunmak bugün için hiçbir araştırmacının yaklaşım tarzı olmamalıdır. Demir Çağı’nın ilk dönemleriyle başlayan Karanlık Çağ ile birlikte Hellas’ta dış dünya ile bağlantı kaybolmuştur. 

Bu dönemde yüksek miktarda terrestrik hidratlı doğal demirin Limonit = FeOOH tüketimi Hellen çanak çömlek teknolojisi için önemlidir. Miken “thalassokrasi”sinin devrilmesinin ardından bakır ve kalay ithali kesilince tunç yapımı olanaksızlaşmıştır. Bu durumun zorunlu bir sonucu olarak 1535 730;C’de sıvılaşan maden cürufu Skoria halindeki iletken demir cevherinden Manyetit= Fe3O4 çok daha sert bir öz elde edilmesine başlanır. Antikçağ’da çok fazla araç gereç gerektirmeyen demir ergitme işlemi odun kömürü ateşinde gerçekleştirilmektedir. Bunun için ormanlara yakın kurulan odun kömürü ocakları işlenmiş demir elde etmeyi fazlasıyla kolaylaştırmıştır. Ergitme işleminde kullanılan yeni teknikler ve daha gelişmiş havadar fırınlar çömlekçilere örnek olmuş olmalıdır ki erken dönemlere nazaran daha kaliteli fırınlanmış kaplar yapılabilmiştir. Yeni demir teknolojisinin çömlekçilik endüstrisine etkileri olarak değerlendirilebilecek bu durum “Karanlık Çağ”da yaşanan belirsizliğin ve kaosun demokrasiyi doğurması gibi diğer bir olumlu etkisidir. Bu çalışmanın kurgulanışı ve işleyiş tarzında güdülen öncelikli amaç ise Akdeniz Dünyası’nın odağında bulunan Anadolu’da demir kullanımı ve Demir Çağı uygarlığının halklarına bütünsel açıdan ışık tutabilmektir.


*



"Eski Türkçe'de tegirmen, timen (hazırlanmak), tümen ; Eski Uygur Türkçesinde, batman "batman, ölçek" , çrman (carman) "deri hastalığının bir türü, kitman "kazma, bel", Kögman Sayan dağı veya bir kısmı", tegirmen, tuman "duman, sis, karanlık", yaman "kötü, fena, korkunç". Divanü Lügati't Türk'te kurman "ok ve yay konan kap", sıkman "üzüm sıkma zamanı", sökmen "savaşta sırayı söken yiğit! ere verilen sıfat, tuman "duman, sis".  Kıpçak Türkçesi Sözlüğü'nde Azman: 1. Azmış, iri yarı 2. Yaşlı iken enetilmiş aygır, Güçeymen: baş örtüsü, Güçeymen: baş örtüsü, kuman, yay kabı, sadak, teyirmen, yelmen. Kılıcın üst tarafı, yalman dağ faresi, tarla faresi." ...




"Ariman: Ares, or Areimanios, in Latin Mars, the War-God"
ARİMAN is TURKİSH of ETYMOLOGY "ER/AR" means "MAN"
and "Man" supplement in Ari+MAN is "extremism, exaggeration, superlatives", within the meaning of "worker who does the work"; So, ARİMAN means "BİG/HUGE SUPERLATİVE MAN"
Just like the WAR GOD, which was the only reputable god of the Scythian and Hun Turks.
ERMAN/ARMAN is TURKİSH
and CHALYBS comes from XALUB/KAŞKA a SCYTHiAN-TURKS tribe in Blacksea Region, who produced İron and Steel, which gave his tribe name to Steel and to the mythological sword of Arthur the "eXCALİBur" !..
SB






En Eski Çağlardan 12.yüzyıl başlarına değin Atabek Yurdu








Yukarı Kür ve Çoruh Boyu ATABEK YURDU
En eski çağlardan 12.yüzyıl başlarına değin (1)
(Tarihinin kısa bir özü)


Bugünkü Kars İlinin Göle, Ardahan, Çıldır ve Poskov kazaları ile Erzurum'un Oltu, Tortum ve İspir gibi kuzey ve suları Çoruh ırmağı ile Karadeniz'e karışan bölgeleri ve şimdiki "Çoruh" (Artvin) ili, eskiden Acara, Bağdadcık, Kobluyan (Altunkale), Ahıska, Azgur, Bedre, Hırtıs, Ahilkelek ile birlikte 14-15. yüzyıllarda ATABEK YURDU (Sa-Atabağo) adı ile ve merkezi Ahıska olan yarı müstakil bir Türk ülkesi idi. 16. yüzyılda buraları da Türkiye birliğine katan Osmanlıların mülki idaresinde bu yerlere yani bütün yukarı Kür ve Bayburt'tan, bazen de İspir'den başka Çoruh boyuna "Çıldır Eyaleti" denildi. 1578 yılında Ahıska'nın fethi ile kurulan bu Çıldır Eyaleti, 1829 yılında bu şehir ve sancağın elden çıkışına değin 250 yıl bütünlüğünü muhafaza etti. Eski hakim yerlilerinin Kıpçaklı (Kuman) oluşu ve Osmanlı çağında da buranın tek bir eyalet halinde idare edilişi yüzünden burada "Çağatay - Deşti Kıpçak" lehçesi izlerinin bulunduğu bir "Ahıska ağzı" şivesi teşekkül etmiştir. (1)


Eski deyimi ile "kürsisi Ahıska olan" bu Atabek-Yurduna Osmanlılar çağında hep "Çıldır" denildiğinden, bizde buradaki 300 yıl hakim olan Atabekleri adaşlarından ayırt etmek için "Çıldır Atabekleri" diye anmayı uygun görüyoruz. Bu yazımda, Çıldır Atabekleri yurdunun 12. yüzyıl başlarına değin olan tarihinin kısa bir özünü tanıtmaya çalışacağız. Sonraki yazılarımızda da buraya yerleşen Kıpçaklardan ve bunlardan inme Çıldır Atabekleri ile Osmanlıların buraları fethini anlatacağız.


Türk tarihçilerinin ve Türkologların şaşılacak bir dikkatsizlik ve ihmalle Yukarı Fırat-Dicle ve Aras boyunun islamlıktan ve hatta Selçuklulardan önceki tarihini gereğince incelemeden, yerlilerce hiç bir zaman benimsenip kullanılmayan ve sırf eski ve arami dilince bir coğrafya adı olan "Armeni, Armenya" adında düğümlenen yanlış bir görüş ve anlayışa saplanmışlar ve gerçeği bulup belirtememişlerdir. Bunun gibi "Çoruh ve Yukarı" hatta "Orta Kür Boyu" tarihi de "Albanya, İberya, Kolkid, Taok" gibi kavim adları ve "Gürc-Gürcü, Apkaz ve Gürcüstan" gibi coğrafya adları altında tarih eserlerinde geçen vakalar ve menşeler araştırılıp gereğince öğrenilemeden kalmıştır. Bütün bu kapalı kalışa, siyasi istek ve kaygıların da katılışı ile eski metinlerin, kelimelerin bütün anlamıyla "suistimale uğraması"ve bir tarafa zorla mal edilmeye uğraşılması da gözönüne getirilince, tarafsız bir tarihçinin ve ancak gerçeği araştırıp öğrenmek isteyenlerin ne kadar çok güçlükler ve yanıltmaçlarla karşılaşacağı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.


Fakat bugünkü tarih ilimi, çoktanberi hikayecilikten ve siyasi isteklere alet olmaktan yakasını kurtarmış bulunuyor. Bundan başka arkeoloji, etnografya lisaniyet ve saire gibi kendisine yardımcı ilimler sayesinde tarih ilmi, kendisinden beklenen insanlık ve medeniyetin geçmişteki varlığından kalan haber ve belirtileri, gerçek hüviyet ve öz benliği ile ortaya çıkarmaktadır. Bu yüzdendir ki, Önasya medeniyetinin temelini kuran Sumerlerin eski Türklerle soydaş olduğu, Yukarı Fırat ve Hazar Denizi arasında yaşayan Cutiyum (Guti - Kuti ?- SB), Kaşku (Kaşka - Xalup/Halup/Khalip/Chalyb - Gargar - Alazon - SB), ve Hurrilerin de Türklerle akraba ve aynı kökten geldiği, Urartuların da bunların bir kolu olduğu bugün ilim alemince kabul edilmiş bulunuyor. Bununla birlikte ne yazık ki: Yukarı Fırat-Hazar Denizi ve Kızılözen-Karadeniz arasındaki bölgelerin Urartular'dan sonraki tarihi, yani Saka (İskit) diye anılan Türklerin Aras boyundaki 500 yıllık hakimiyeti, bunlardan sonra da "Part" adıyla tanınan kavmin Oğuzlar'dan olduğu ve bunların Küçük Arsaklı veya Arşagunik sülalesinin altı asırlık hükümeti ve bu arada Demirkapı ile Daryal geçitlerinden aşıp geçerek ve Hazar Denizi güneyinden dolaşarak gelen yeni Türk kollarının buralara yerleşmesi kapalı kalmış bulunuyor.


Halbuki eski Yunan, İran ve latin dilleriyle yazılı kaynak ve başkaca eserlerdeki haberler ile Horenli Musa'nın tarih ve coğrafyası, Mamikonyan ve Orbelyan hanedanları (Çenasdan (Türkistan)'dan gelme Orbelyanlar hanedanı - SB) tarihleri gibi Ermenice "Kartlis Çkhovreba" (Güreüstanın Yaşayışı) gibi Gürcüce yerli ve destanı eserler ile Önasya "Oğuzname"leri ve Dede Korkut Kitabı; Osmanlı, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Şirvanşahlar ve Dulkadırlılar gibi Türk hükümet sülalerinin destanı seçereleri ve silsile gelenekleri ile maddi medeniyet eserleri, islam tarihlerindeki birtakım yerinden alınma gelenek haberleri, Selçuklular ve islamlıktan önceleri de buralardaki hakim sülalelerin ve üstün halkın Türk, Torkom(an) (=Türkmen) ve "Oğuz" olduğunu açıkca göstermektedir. Bu hususları doğu Türkiye ve Önasya tarihiyle uğraşacaklara hatırlattıktan sonra mevzumuza geçelim.






En Eski Çağlardan İslamlığa Değin (MÖ 650 - MS 645)
Sakalar ve Oğuzlar Çağı, Sasanlı ve Bizans İdareleri 
(Bizans yerine Doğu Roma denilmesi gerekir. - SB)


Urartuların 150 yıl denli süren hakimiyetlerinden sonra MÖ 7.yüzyıl ortalarında Yukarı Kür ve Aras boyuna Saka Türkleri, Çoruh boyuna da onlarla akraba olan Taok (Ortaasya'daki Dae-Dahi ve Çinlilerce Ta-Hia) adlı Türkistan'dan gelme boylar yerleşerek buraların Urartularla akraba olan eski yerlilerine hakim olduklarından , kendi boy ve oymak adlarını da bu yerlere verdiler. Böylelikle, Ardahan'dan Tiflis altına (Borçalı'ya) varınca uzayan yerlere Sakalar'ın Gaga boyuna göre Gogaren ve Arşagunikler çağında Gugark (Gugarlar) denildiği gibi, Çoruk boyu da Taok, eski ermenice metinlerde Tayk-Dayk ve gürcü eserlerinde Tao adıyle anılagelmiştir. Bugün Ahıska ve Ahilkelek yerlilerine verilen Gagavan adı, Sakaların Gagu boyundan gelme olduğu gibi, Oltu kuzeyindeki Tavusker (Taoskarı) adınında Taoklardan kaldığı, tarih alimlerince kabul edilmiş bulunmaktadır.


Orta ve yukarı Çoruk boyuna yerleşmiş olan Taoklardan ilkin bahseden eski Yunan yazıcılarından Ksenofon olmuştur. MÖ 401-400 yılında "Onbinlerin Dönüşü" sırasında Dicle-Murat Yukarı Aras boylarından geçerek Pasın ovasına girmiş bulunan Ksenofon "Anabasis" adlı eserinde (IV.Kitap VII,1-14), yakından gördüğü ve savaştığı Turanlı Taoklar için şunları yazıyor:


"(Pasin ovasına adlarını veren) Phasianlar ile komşu ve birleşik olan Taokların yurdunda beş günde 30 parasang (165 kilometre kadar) yol yürüdüler. Bu sırada (Yuanlıların) yiyecekleri bitti. Çünkü Taoklar neleri varsa beraber alarak müstahkem mevkilere iltica etmişlerdi. Yollardan geçen yunan askerlerine, tepelerden taşları yuvarlayarak çok telefat verdiriyorlardı. Bunların pek çok sığır, eşek ve koyunları vardı. "Onbinler" buradan aşarak, İspir yanlarındaki Kalibler ve Skaytenler içerisinden geçtikten sonra Kolklar bölgesinde olan Trabzona vardılar."


İran'ın Zerdüş dini kitabının elegeçen en eski parçası olan "Zend-Avesta" da Medye (Med-SB) hükümdarı Viştaspa'nın Hiydona yani, Hunlar - ki eski Sakaların Hunlarla soydaş olmalarından böyle anıldığı anlaşılıyor - hükümdarı Arejataspa (Şehname'deki Ercasp) ile geçen savaşlarının Daithya ırmağı yanında olduğu bildiriliyor. Bu ırmağın Aras yukarısı olduğu ve "Daithya" adının da buraya yakın Dahi (Taok) bölgesinden geldiğini, ilk olarak, Zend-Avesta'yı fransızcaya çeviren Darmesteter ileri sürmüştür.


13.yüzyılda yaşamış olan Karabağ (Süni) başkeşişi İstefan Orbelyan, 1290 yılında yazdığı "Orpelyanlar Tarihi"nde kendi atalarının menşeini araştırırken, Gürcülerin destanı ana tarihi olan "Kartlis Çkhovreba" tomarlarında bulduğu haberleri nakletmiştir. Bunların kısacası şöyledir:


"İran'ın Keyaniyan sülalesinden Afridon'un (Fridon-Efridun ?-SB) tayin ettiği kumandan Artamos, Gürcüstan'ı zulümle idare ediyor ve halkı çok eziyordu. Bu kumandani Tiflis yukarısındaki paytaht Mıtıskheta kasabasını büyültüp şeneltti. Bunun ölümünden sonra Gürcüstan dört kişinin elinde ve ezintide kaldı. Bu sıralarda "Genasdan" (yani doğu Hun) ülkesinde bir kargaşalık çıkmıştı. "Cenpakur" (yani Çin Fağfuru, Çin'de Göktanrının oğlu) unvanını taşıyan hükümdar öldü. Bunun ailesinden olan beyler arasında kavgalar oldu. Bozulan beyler tarafı, taallukat ve ordularıyla birlikte bir şehzadenin başbuğluğunda ülkeden çıkıp savaşmaya başladılar. Çok yaman ve güçlü olan bu göç kolunu hiçbir kuvvet eğliyemedi.


Bunlar gele gele Daryal geçidinden aşıp zorla "Kartli"ye (Kür boyuna) girdiler ve İranlılar elinde bunalan Mıtıskheta "Danuder"i (hanedan başı) yanına vardılar. Kendilerinin, Cenasdan padişahı olarak geldiklerini, yerleşilecek bir yer verilirse buraları koruyup düşmanlarını ezeceklerini, yüksek bir gurur ve mertlikle bildirdiler. Gürcüstan ulusları da, bu bahadırları şölen ve alkışla karşılayıp evler ve malikaneler verdiler. "Orpet" (Kartal Yuvası) diye anılan alınmaz bir kale de bunlara verildiğinden, sonraları bunlara yeni yerlerine göre "Orp-ulk" ve "Orp elyan", geldikleri anayurda göre de "Cene vulk" (Çinli) denildi. (2) Orpelyanlar, yerlilerden de askeri teşkilat kurdu ve İran tahakkümünü defettiler. Bu yararlıklarına karşılık kendilerine daimi olarak "Sbarabiyd" (serasker) lik rütbesi verildi. Makedonyalı İskender'den sonra Gürcüstan'ın ilk müstakil hükümdarlar sülalesini kurmuş olan Isfahanlı bir anadan doğma Parnovaz (Farnabaz) da Orpelyanlara çok saygı ve itibar gösterdi, hükümdardan sonra gelen bütün yüksek rütbe ve ünvanlar bu hanedana verildi.


1500 yıldan fazla Gürcüstan'ın başbuğluğunu ve müdafasını üzerine alan bu Orbelyanlar hanedanı, ancak - Kıpçakların gelip buralara yerleşerek ordu ve kumandanlığı elealışı sırasında - 1177 yılında bir hükümdar vasiyetini yerine getirmeğe uğraşınca, ilerigelenleri katliam uğrayarak itibardan düşmüş oldu." (İstefan'ın naklettiği haberler burada bitti.)


Ortaasya'daki Oğuz boyları teşkilatına göre Üç-Ok kolundan olan ve Orpet kalesine de bu anlama gelen "Sami-Solge, Şam-Şvilde" adını verdiren Orbelyanlar hanedanı, Arşagunik sülalesi çağında da Yukarı ve Orta Kür boyunun hakimi olmuşlardır. Oğuznamelerde ve Dede Korkut kitabında "Şor-Şamsaldin Bek" (yani Şor Loru yukarısında yerleşen ve Şorapor yer adını veren; Şamsuldin de Şamşvilde de oturan Oğuz Beyleri) diye anılan bu hanedanın ongunu "Ak-Koyun" olduğundan, Ardahan, Ahıska ve Loru ile Zalga ve Borçalı bölgelerindeki mezartaşlarında ve eski kiliselerde bile "ak*koç" heykel ve kabartmaları görülmektedir. Hatta Yukarı Kür boyu kiliselerinin ötedenberi arması olan "ak-koç" ile "ak-bayrak" bile bunlardan kalma olsa gerektir.


Çıldır gölü ve Ahilkelek bölgesine islamlıktan öncelerinden beri "Gavak" adını verdiren ve şimdi de bu adla anılan yerli ve Terekemerin de Oğuzların Üç-Ok kolundan ve Cav uldur", "Çav-dar" diye anılan boydan oldukları anlaşılıyor. Orbelyanların menşe haberleri, yüzlerce yıl Gökçegöl doğusunda kaldıktan ve Nahçıvan alındıktan sonra oradan da Diyarbekir bölgesine gidip yerleşmiş olan Bayındır boyundan Akkoyunlu Türkmenleri'nin "Kitabı Diyarbekriyye" deki resmi menşe efsane ve geleneğine pekçok uymaktadır. Bilindiği gibi, Bayındır boyu da Oğuzların Üç-Ok kolundan sayılır.


MÖ 149 tarihinden MS 428 yılına varıncaya kadar Yukarı Kür ve Çoruk boyu da Partların batıda uçbeğliğini yapan Küçük Arsaklı veya Arşagunik sülalesi hakimiyerinde kalmıştır. Bu sülalenin son dört asırlık başşehirleri, Dede Korkut kitabında da işaret edildiği gibi, yazın Elegez güneyindeki Ağca-Kala (Erovanta-Gert) ve kışın Aras'ın sağında ve Iğdır ovasına adını veren Sürmeli şehirleri idi. Arşagüniklerin İravan ovasındaki başşehirlerine verilen "Tğvin, Debil ve Divin" adı; herhalde eski türkçede paytaht anlamına gelen "dib" sözüyle ilgili olsa gerektir. 428 yılında ortadan kaldırılan Arşagunik hakimiyetinden sonra, 646 yılında İslam ordularının gelişine değin Yukarı Kür ve Çoruk boyu da Sasanlılara bağlı olup Divinde oturan ve çoğu yerli beyler hanedanından olan "Merzban"lar ile idare edildi.


Arşagunik sülalesi çağının mülki idare teşkilatını nakleden VII. yüzyıl yazıcılarından Horenli Musa, coğrafyasında, 15 eyaletten 13 üncüsü olup Yukarı ve orta Kür boyunu içerisine alan Gugark'ta 9 sancak bulunduğunu bildiriyor. Bunlardan "Kolbo-por (Tuman gölü çevresi), Artahank (Ardahanlar yani Göle, Ardahan ve Meşe - Ardahan), Cavakhi (Çıldır gölü ve Ahılkelek bölgesi), Klarci (Ardanuç bölgesi)" sancakları, sonraki Atabek-Yurdu'nun doğusunda ve Yukarı Kür boyunda bulunmaktadır. Yine bu coğrafyada Arşaguniklerin 14.üncü eyaletleri olarak gösterilen Dayk ise, orta ve Yukarı Çoruk boyuna düşmekte olup, hemen hepsi de balkanlık ve ağaçlık, meyvelik dereler olan buraya Pertat-por (Kaleler deresi) ve Bardizat-por (Bağlar deresi) denildiğine işaret edilerek şu sancakları içerisine aldığı yazılıyor: Borçişkevi (Borçka yanları), Liganiskevi (Livana yani Artvin), Acara (Eker), Şavşeti (Şavşet), Eruşeti (Ahıska ve Kobluyan), Tavuskari (Oltu).


Arşagunik sülalesi çağı tarihi vakalarının destanı olan Dede-Korkut kitabında 8.yüzyıl sonlarında yüze çıkan ve daha eskiden Arşaguniklerin "Takatır" (Tacdar) lık hizmetini gören yerli hıristiyan Oğuzlar'dan Bagarat veya Bagrat ("Bamsı Bayarak") (3) sülalesi kurucusunun Çoruh boyu ile olan ilgisine ve künyesine şöyle işaret ediliyor: "Parasarun Bayburt hisarından parlayıp uçan, ap-alaca gerdeğine karşı gelen, yedi kızın umudu, kalın Oğuz imrencisi, Kazan Beg'in inağı (takatırı), boz-aygırlı Bayarak"; Oğuz içinde nikablı gezen dört asıl beyden birisi olduğu için "Yüzü nikablı Bayarak". Burada geçen Bayburt - Hisarı, "Erzurum Bayburdu" denilen Çoruk dirseğindeki Bayburt kalesidir.


Yine Arşagunik sülalesi ve bunlardan sonraki elbeylikler çağını yanı Selçuklular ve islamlıktan önceki zamanın destanı olan Topkapı Sarayı'ndaki Oğuz namede (4) ise Oğuzların Bagrat hanedanı künyesi şöyle gösteriliyor: " Ban Hisarı'ndan parlayup uçan, altı batman som - demürü ayağında kıran, apıl apıl yürüyende buğa yiyen, on altı yıl Bayburt - Hisarı'nda dutsaklık çeken, baldırı uzun Baldır - Şad'dan hakkın alan, yüce yerden alçak yere yer gözeden Bay - Bura (t) oğlu Bek - Barıyagan." Buradaki Ban - hisarı, gürcüce metinlerde Bana diye geçen Oltu bölgesindeki Banasgert veya Banak (Şimdiki Penek) kalesidir.


451 yılındaki "Kalketon" (Kadıköy) ruhani meclisinden sonra Çoruh ve Yukarı Kür boyu Bizans (Doğu Roma-SB) tesirinde kalıp, ortodoks olmaya başladı. Aras ve Murat-yukarı Dicle boylarını kendilerine tabi kılan Sasaniler ise buralardaki gregoryan mezhebini himaye ve teşvik ederek, ortodoksluğun yayılmasını önlediler. Böylece, Çoruk ve Yukarı Kür boyu ortodoks Gürcü kilisesine, Aras ve Murat-Dicle boyu da gregoryan Ermeni kilisesine bağlı kaldı. [İravan'da Üçkilise (Açmiyadzin) deki gregoryan kilisesini ve bu mezhebi Dede Korkud'un (Gorgor Baba'nın) kurduğunu başka bir yazımızla isbat edeceğiz.]






İslamlıktan Alp Arslan'a Değin (646 - 1064) : 
Yerli Beyler, Emirler ve Küropalatlar Çağı


Kadsiye zaferiyle Sasanli hakimiyeti kaldırıldıktan sonra büyük halife Hazreti Osman çağında Mesleme oğlu Habib başbuğluğundaki İslam ordusu hicri 24 miladi 645 yılında, Kali Kala diye anılan Erzurum yanlarında Rum (Bizans - FK) kuvvetlerini bozup kaçırdı. Bu zaferle ertesi yıl Karasu, Çoruh, Yukarı Kür, ve Aras boyu İslam ordularına kapılarını açtı. Bağdatlı Belazuri'nin nakline göre, Mesleme oğlu Habib'in sulhle aldığı yerler arasında şu bölgeler de vardı:


"Şavşed ve Yazaret" (Ahıska doğusundaki Azğur-et) ile "Ehli Kılarcet" (Ardanuç ve Artivin bölgesi) ve "Tıryalet" (Goru ile Loru arası) ve "Khakhet" (Tiflis doğusundaki Kakhet) ve "Cavakhet" (baş harfinde bir nokta yanlışı ile Khavakhet diye yazılan bu bölge Çıldır gölü ve Ahılkelek çevresinden ibaret olan "Cavak-et"tir) ve "Artahan" (bunun da son harfi 'n' yerine 'l' ile yanlış yazılmıştır. Ardahan ve Göle bölgesidir) ve "Babül Lan" (Daryal ve Tiflis bölgesi olup Alan kapısı adından gelmedir).


İlk çağlarda İslam orduları Kür ve Aras boylarında, Kafkaslar'dan aşan şaman Hazar Türkleriyle vuruştular. Eserini 788 yılında bitirmiş olan hekim Gevond, Hazarlar'ın 764-765 yıllarında İslam ordularını kırık geri çevirerek Kür ve Aras boyuna hakim olduktan sonra İverya (Gürcüstan) da yerleşip, şu yedi sancağı aldıklarını bildirir : "Sutses, Keveskapok, Çeld (Çıldır), Cuket, Veli sdik'khe, Tiyanet ve Erk". Bunlardan sonkilerinin Çoruk boyunda bulunduğunu sanıyoruz.


9.uncu yüzyıldan başlıyarak Yukarı Kür ve Aras boyu, Divine hakim olan Sacaoğulları, Salaroğulları, Şeddadoğulları gibi İslam Türk emir ve valilerine bağlı Kalık, Erzurum ve Çoruk boyu bölgesi de Bizans'ın (Doğu Roma'nın-SB) doğu valilerine verilen küropalat unvanlı yerli ve Rumlu prenslere tabi oldu. Anı ve Kars'taki Bagrat hanedanı Divin'deki Emirlere, Faşa (Riyon), Yukarı Kür solunda ve Çoruk boyundaki Apkaz (Gürcüstan) Bagratları sülalesi de Küropalatlara vergi verip, derebeği ve elbeği halinde hükümet sürdüler. Bizanslılar (Doğu Romalılar-SB) çok defalar Apkaz Bagratları beğlerini Küropalat nasbederlerdi; fakat bu Bagratlı Küropalatlar da, Erzurum bölgesindeki kalelerde oturan Bizans'ın (Doğu Roma'nın-SB) doğu kumandanı emrinde bulunuyorlardı.


1015 Yılından itibaren Horasan'dan kalkan Selçuklu ordularının akınları başlayınca Bizanslılar (Doğu Romalılar-SB) Karasu ve Çoruk boyunu tahkim etmeye koyulmuş, hatta Arpaçayı'na değin, Yukarı Aras boyunu da zaptederek Anı kalesine asker yerleştirmişti (1045). Ardanuç beyi Küropalat Davit de bu arada 1021-1026 yıllarında Pasın, Şavşet, Göle, Ardahan ve Ahıska'daki yerli beğlere anlaşıp, Bizans (Doğu Roma-SB) hesabına buraları korumayı üzerine almıştı. Bundan sonra bütün Yukarı Kür, Çoruk, Karasu ve Murat boyunu Selçuklulara karşı koruyacak olan Bizans (Doğu Roma-SB) yerli haçlı orduları başbuğluğuna, Şamsuldeli "Üç-Oklu" ortodoks Oğuzlardan Büyük Libarit Orbelyan tayin edildi. Sultan Toğrul'un emriyle Selçuklu beği İbrahim Yınal ile Kutulmuş Bek, İslam Türk orduları başında akına geçerek, 1048 yılında Erzurum ovası merkezi olan Arzın "Kara Arz" şehrini alıp bozduktan sonra, sonbaharda, Yukarı Pasın'da toplanan haçlı kuvvetleriyle karşılaştılar. Bu sırada Deveboynu yanında geçen kavgada başbuğ Libarit tutsak düşüp, haçlı ordusu bozuldu; Türk akıncıları da Aras boyuna kışlığa çekildi.


İslamlığı kabul etmediği halde Selçuklulara yardımcı olup elçilikle İstanbul'a varıp döndükten sonra, Apkaz Bagratlar'ından Bagaratı tutacak, alıp bütün Çoruh boyu ve Apkaza (Gürcüstan'a) hakim olan Üç-Oklu Libarit Bey'in yaptıkları bu çağda, Bizans'ın (Doğu Roma-SB) İzmir beyi olan Peçenekli Çaka'nın işine çok benzemektedir.


18.yüzyılda yaşayıp ermenice, rumca ve latince eski metinlere göre büyük bir "Armeni" tarihi yazmış olan Nikayil Çamiçyan'ın nakline göre, Libarin'in Erzincan'da beğ olan oğlu İvane de 1056 yılında Bizans'ın (Doğu Roma'nın-SB) doğu valisini yakalıyarak hazinesini elegeçirmiş ve Selçuklu beğlerine elçi göndererek 'Kayserin hakimiyeti altındaki' bu yerlerin kolayca müslümanlar eline geçebileceğini ve kendilerine bu hususta kılavuz olup yardımlarda bulunacağını bildirdi. Bunun üzerine Selçuklu akıncıları Tortum'un, Zigana ormanları ve Sebinkarahisar bölgesine değin, uğrayıp buldukları Rum kuvvetlerini kırdılar.




Alp Arslan'ın Fethi ve Sonrası (1064-1120) 
Müslüman ve Haçlı Vuruşmalar


Toğrul Beğ'den sonra Alp Arslan Selçuklu Sultanı olunca, 1064 yılı baharında Horasan'dan ordusuyla yürüyüşe geçip, Aras boyuna geldi. Loru'daki Bağratlı beylerinden Görgin'in kızını kendisine aldıktan sonra Tıryalet ve Kankar gibi Kür sağındaki yerleri zaptetti. Alp Arslan bundan sonra Cavak sancağının merkezi olan ve islam eserlerinde farsçaya tercümesiyle "Sepid-Şehr" (Ak-Şehir) diye anılan Akal-Kalak şehir önüne geldi. Bugün harabeleri Çıldır gölü doğu kıyısında bulunan ve şimdi de Ağca Kala denilen bu şehiri Sultanın ordusu güçlükle aldı. "Ahbar üd Devlet-üs-Selçukiyye"de yazıldığında göre bu sırada yakılarak güçlükle zaptedilen bir burçdan sıçrayan alevler gece bütün Akal-Kalak şehrini yaktı. (5) Az sonra da Cavak Terekemeleri Alp Arslan'a cizye vererek barıştılar. 


Cavak (Çıldır) bölgesinden dönen Alp Arslan, Loru, Şamsulde ile Sıl-Verde denilen Dere-Çiçek (Gökçegöl kuzeyinde) bölgelerine vararak buradaki Terekemeleri toptan müslüman etti (6). Bu sırada Hıran suyu boyundan dönen Alp Arslan Anı şehrini kuşatarak 6 haziran 1046 da Rum kuvvetlerinden burayı aldıktan sonra, Kars'a da uğrayıp İran'a doğru gitti.


1067 yılında ikinci olarak Rum sınırına doğru yürüyen Alp Arslan, islamlığı yaymak üzere Kür boyuna vardı. Tiflis'te bir cami yaptırdıktan sonra, veziri Nizamülmük'ü bir ordu kolu ile Suram dağlarına doğru yolladı. Nizamülmülk buradan Başıaçık (İmaret) ülkesine girip, Faşa kollarından Çığırgan "Kvirila" suyu boyundaki Argeti ve Kutayıs batısındaki Salip Artiyano'yu da fethetti. O yıl kışı Kür boyunda geçiren Alp Arslan, 1068 baharında Ardahan bölgesine geldi "Ahbar üd-Devlet-üs-Selçukiyye" de "Nemrud İbni Ken"anın sakin olduğu ve oradan göklere çıkmak istediği memleketi harap ederek, onun civarında bir memleket ve mescid bina etti diye tarif edilen bu yerler, Ardahan'daki Uğuzdağı çevresi olup, bugün bile yaşayan inan ve geleneğe göre, Uğuzdağı tepesindeki kuleyi yaparak "Göğe direk kurmak isteyen ve Allaha -ulaşan (tam okunamıyor ?'asa olan'? -SB)- Uğuz Beyi'nin yurdudur. (7) 


Böylece Ardahan'ı fethederek Kars bölgesine geçen Alp Arslan, dört yıldan beri buralarda tutulan Rum kuvvetlerini de kovarak Kars'ı da zaptettikten sonra, yine Kür boyuna döndü. Bu sıralarda Selçuklu askerleri Dadyan "Suvanet" ve Trabzon'a varınca Faça (Riyon) ve Çoruh boyunu fethettiler. Apkaz Bagratlı beği IV.Bagarat "1027, 1072" Kayser hizmetinden çıkıp, Libarit oğlu İvane Orbelya'nın aracılığı ile Sultana tabi oldu. Arzusd yerine gelmiş olan büyük Alp Arslan bundan sonra geri dönüp Horasan'a doğru gitti.


Sultan Alp Arslan, 1071 yılının 26 ağustosunda Malazgert'te büyük Rum ordusunu bozarak Kayseri de tutsak aldıktan sonra, açılan ve alınacak yerleri kendisine pek çok yardım ve yararlığı dokunan yerli ve Selçuklu Türk beylerine paylaştırdı. Bu arada Erzurum merkez edilen Saltukoğulları'nın dedesi Ebülkasım'a: Rize, İspir, Bayburt, Tercan ve Çoruh boyu ile Pasın ve Kars ovaları ; eski Taş-Oğuz hanları olan Afrasyaboğlu Aravaz Koca soyundan inme Revvadi boyundan Şeddadoğulları'nın Divin kolunada merkez olacak Anı şehri ile Arpaçayı boyu, Kağızmanderesi ve Sürmeliçukuru "Iğdır ovası" emaret bölgesi olarak verilmiştir. Ardahan ile Şavşet Ahıska bölgesi herhalde Sultanın yeni kaynatası yurdu olan Loru'daki Borçalı Terekem emirliğine bağlı kaldı.


1072 yılında Sultan Alp Arslan'ın ve ona tabi olan Apkaz Bagratları'ndan IV.Bagarat'ın ölümünden sonra, Bizansın (Doğu Romanın-SB) yardımıyla hıristiyanlık, Çoruh ve Kür boyunda yeniden üstünlüğü  ele almaya başladı. Yeni Apkaz hanı II.Görği "1072-1090" Rum Kayserinden yüksek ünvan ve bolca hazine alarak buralardaki yerli hıristiyanları ayaklandırdı, Kafkaslar ötesinden getirdiği hıristiyan ve puta tapan yeni Türk akıncılarıyla da kuvvetini artırdı. Böylece büyük bir haçlı ordusu toplayan II.Görgi Tiflis'te Tumanis arasındaki Farçakhis yanında Gence Şeddatlı emiri Fadlun'un ordusunu bozarak, yukarı Kür boyu ile Şavşet ve Kılarcet bölgesine hakim oldu, az sonra da Kars bölgesini kendisine tabi kıldı.


Bunun üzerine yeni Selçuklu sultanı Melikşah batıya gelerek, 1079 yılında Loru yanında Şamlulde'yi alıp, Kür boyuna da Savtekin başbuğluğunda bir müslüman ordusu bırakarak geri döndü. Fakat Emir Savtekin ordusu da Farçakhis yanında geçen ikinci bir kavgada haçlı kuvvetlerine bozuldu. Bu sırada Erzurum'a doğru ilerliyen eski Kür boyu Terekemeleri'nden ve Bizansın doğu başbuğu sıfatını taşıyan Bagur oğlu Grigorla görüşmek üzere II.Görgi, Çoruh boyundaki Bana (Penesgert) bölgesine gitti. Bunları haber alan Sultan Melikşah 1080 yılında büyük başbuğlarından Emir Ahmed'i bir ordu ile Aras-Kür boyuna gönderdi.


Emir ahmed, Şeddadlı kuvvetlerini de ordusuna katarak, Yukarı Kür boyuna geçip burada yakaladığı II.Görgi başbuğulundaki haçlı ordusunu Poskov ile Şavşet arasındaki Arsıyan dağının doğu eteğinde ve Yukarı-Poskov'dan sayılan Kovel (Şimdiki Kol) köyü yanında ağır bir bozguna uğrattı. (8) Poskov'da kazanılan bu zaferden sonra Emir Ahmed Kars'a gelerek, burayı da Şavşet ağaları (Aznavurlar) tahakkümünden kurtardı (Mükrimin Halil Yınanç, 'Selçuklu Devri' III s.) Kars'tan sonra Emir, Erzurum ve Oltu bölgesini de Bizans başbuğu Bagur oğlu Grigor'dan geri alıp, Rum kuvvetlerini ebedi olarak buralardan kovdu.


Emir Ahmed bundan sonra Acara'ya varıp, burada ikinci bir cephe kuran II.Görgi'nin Apkazlı kuvvetlerini de bozguna uğrattı. Böylece, Alp Arslan'nın 1063 yılındaki sınırlarını elde ederek birkaç yıldanberi ayaklanıp tahakküme başlayan hıristiyanlığın üstelemesine bir son vermiş olan Emir Ahmet, gereken koruyucuları da bırakarak Çoruh ve Faşa boyundan geri dönüp, Orta Aras boyuna kışlağa çekildi. Bu sırada, Türkistan'dan el ve uluslarıyla kalkıp göçen ve yerleşecek bir yurt arayan Ebu Yakub ve İsa Börü adlı oymak beylerine uğrayan Emir Ahmed, uçta kalan Yukarı Kür, Çoruh ve Faşa suyu boylarını yurt edinmelerini kendilerine tavsiye etti. 1080 yılı sonlarında bu Türkistanlı müslüman oymaklar, Ardanuç bölgesinden Karadeniz'e varınca olan yerlere yayılıp yerleştiler. Böylece, Kartli (Orta Kür solu), Ahıska, Açıkbaş ve merkezi Kutayıs ile Şavşet ve Acara bölgelerine yerleşen bu yeni müslüman Türkler, yerli hıristiyanların, dışarıdan gelecek olan haçlı kuvvetleriyle birleşip kuvvetlenmelerini önlemeye çalıştılar.


Bu tarihten sonra, Apkaz Bağratlarından III.David (1090-1125) çağında Daryal'dan aşıp gelen Hıristiyan Kıpçak (Kuman) Türklerinin yardımıyla hıristiyanlığın yeniden kuvvetlenip üstelemesine yani 1120 yılına değin, bütün Kür ve Çoruh boyu ile Açıkbaş (Başı açık yani İmeret) ülkesi, Büyük Selçuklulara bağlı müslüman Türk emirlerinin hakimiyetinde kaldı (9).



M.Fahrettin Kırzıoğlu
Erzurum, 19.02.1946

(1) Bu şivenin hususiyetlerinden birkaç örnek; Babey - baba ; Dedey - dede ; dereyde - derede ; geliyerim - galiyorum ; a 'n' ğniyerim - anlıyorum ; ban - ben ; sı 'n' ga - kızak ; oğlağay - mart ; çiçakay - nisan ; kirezay - haziran ; orağay - temmuz ; çurukay - ağustos ; bogrumay -eylül ; şarabay - ekim ; koçay - kasım ; kışay - aralık ; donğay - ocak ; gucukay - şubat .
(2) Gürcü tarihlerinin de bildirdiği gibi, bu hanedandan olanlar ötedenberi Orbelyan "Canbakuryani" ve "Bakuryani" soyadını taşımaktadırlar.
(3) Halk hikayelerinde bugün Beğ-böğrek diye geçen Bayarak hanedanı adı, Orhan Şaik Gökyay'ın neşrettiği "Dede-Korkut Kitabı" başlangıcında bulunan "Bahrülensab"dan alınma bir oğuzname metnin de Bagarak diye geçer ki bu biçim ermeni ve gürcü harfleriyle yazılan "Bagarat"ın aynı olup, sondaki "t-k" harfi cemi eski değişimi gösterir.
(4) Orhan Ş.Gökyay'ın "Dede-Korkut Kitabı" sonuna eklediği bu "Oğuzname"nin okunuşunda yanlışlıklar olup, metnin aslının fotografisi bulunan 1934 yılında çıkan "Türk Tarih Arkeologya ve Etnografya Dergisi"ne bakınız.
(5) Bu harp olma yüzünden, tıpkı Arzın yerine şimdiki Erzurum (Arzın-ir-Rum)un büyüyüp şenelmesi gibi, Akal-Kalak yerine sonradan şimdiki Akhıl-Kelok (Akal-kalak) ve yeni Çıldır "Ağca-Kalesi" yani şimdiki Habat Kaleleri yapılmıştır. Yine 1064 yılında Akal-Kalak yanında Alp Arslan'ın fethettiği "bir kale" diye adı anılmadan geçen Albiz Kalesi yerine de Rabat'ın yanında buna adaş bir kale yapılmıştır. Osmanlı çağında 16.yüzyılda bu kalenin türkçe adı Albız-Kala yerine, onun tercümesi olan "İblis Hisarı" ve "Şeytan Kalesi" denildiği görülüyor. Bugün Çıldır kazasında eskisine "Albız, Alvız" ve yenisinede "Şeytan Kalesi" denilmekte ve üzerlerine birçok efsaneler anlatılmaktadır. Bu Akal-Kalak" ve "Albız" gibi öz Türkçe yeradlarının Alp Arslan çağından önceleri kullanılmış olması, buralardaki Oğuzların (Terekemelerin) anadillerini unutmadıklarının en büyük delili sayılmaktadır.
(6) Sonraları hıristiyan Kıpçaklar gelip hakim olunca birtakımı zorla islamlıktan dönderilip yeniden ortodoks edilen ve Harezmli ve İlhanlılar tekrar dönüp müslüman olan "Terekeme Gürcüstanı" (Yukarı Kür boyu) yerlileri için ötedenberi "gevşek ve dönek müslüman" manasına söylenen Çın-Çavat adı Çıldır gölünden Tiflis'e varınca Kür boyları Terekemelerin boy ve oymak adı olan "Çın" yanı "Çin'den" gelme (Doğu Türkistanlı) ve "Cavak" yani 24 Oğuz boyundan olan Çavuldur, Çavdar boyu adından kalmadır. Yukarı Özbelyanlar bahsinde bu husus anlatılmıştı. Ötedenberi hıristiyan kalan Orbelyan hanedanı torunları ve Terekeme beğleri soyadı olarak "Can-Bakuryani" ve "Bakur - Bakuryani" adını kullanırlar. Buradaki "Can" adı da eski "Gen,Çin" sözünden ibarettir. Bakur sözü de, yukarıda işaret edildiği gibi eski "Bag-pur, Bağ-for" dan kalmadır. Ermenice ve gücüce metinlerde Hunlar, hatta Hazar Türkleri bile "Gen,Çen" (Çinli) milletinden olarak gösterilmişti. İlk islam eserlerinde Göktürkler ve Hazarlar Hakanına "Hakaui Çin" denilmiştir. Katip Çelebi zamanında (1656) bile "Çin-Çavat" tabiri yukarıdaki anlamda kullanılıyordu. "CibannüMan"nın Gürcüstan bahsinde "Biladi İslama muttasıl yerleri mahlülü esnafı muhtelifedir. Onlara Çin,Çavat denildiği belirtiliyor.
(7) 1941 yılında çıkan 09 sayılı "Ülkü" dergisindeki "Ardahan'da Uğuzdağı Efsanesi" adlı yazıya bakınız. Bugün Ardahan'a ve Çıldır yerlilerinden tesbit edilen inan ve gelenekler Uğuzdağı'nın bulunduğu "Meşe Ardahan" bölgesinde eskiden hakim olan Uğuz Beğ'in "Nemrud gibi" hareket ettiğini Çıldır gölü kıyısındaki Ağca Kala ile Taşköprü'yü yaptıran Uğuz Beğleriyle kardeş olduğunu ve bunların balalarının Kars'ta oturduğunu göstermektedir.
(8) Adı geçen Arsıyan Dağının bu büyük kavgadan sonra 'Ar-Sıyan, Er-Sıyan' yani 'Er-Bozan' anlamına olarak Türklerce adlandırıldığını sanıyoruz. Gürcücede bu adın hiçbir anlamı ve iştikakı yoktur. Türklerce böyle adlandırılmış birçok yerler vardır. Netekim Çaldıran'a da Osmanlı metinlerinde "Sofu-Kıran" denilmiştir.
(9) Bu yazının kitabiyatı bundan sonraki yazının bitiminde gösterilecektir.






Qul Şəmsəddinin yaratdığı bir əsrlik dövlət - ATABƏYLƏR

APA TV (video) -nin “Səsli tarix” layihəsinin növbəti buraxılışı Azərbaycan Atabəylər dövlətinə həsr olunub. İndiki Azərbaycan torpaqlarında qurulmuş təxminən bir əsrə qədər davam edən bu dövlətə fərqli baxışlar olsa da, əksəriyyət Azərbaycan Atabəylər dövlətini Böyük Səlcuq İmperatorluğunun əsl varisi hesab edir. Proqramda dövlətin yaranma tarixi, Şəmsəddin Eldənizin həyatı, aparılan müharibələr, dövlətin süqutu ilə bağlı maraqlı məqamlara toxunulub. 



Böyük Səlcuq İmperatorluğunun varisi - Azərbaycan Atabəylər dövləti

Məlik şahın ölümündən sonra böyük ərazilərdə hakim olan Böyük Səlcuq İmperatorluğunun daxilində ayrı-ayrı şahzadələr arasında çəkişmələr güclənir. Bu çəkişmələr nəticəsində bu böyük imperiyanın ərazisində ayrı-ayrı şahzadələrin hamiləri, tərbiyəçiləri tərəfindən dövlətlər sistemi formalaşır. Məsələn, Anadolu ərazisində mərkəzi Konya olmaqla Anadolu Səlcuq Sultanlığı, Ön Asiyada Azərbaycan ərazilərinin də daxil olduğu İraq Səlcuq Sultanlığı, Xəzərdən şərq hissədə isə sonradan Sultan Səncər tərəfindən yaradılmış, guya özlərini Böyük Səlcuq İmperatorluğunun varisi elan etmiş başqa bir dövlət formalaşır. Və bu dövlətlər içərisində müxtəlif atabəylik adı ilə tanınmış Mosul, Fars, Kirman atabəylikləri olur. Bu atabəyliklərdən biri də Azərbaycan Atabəylər dövləti idi. Faktiki olaraq, tarixi gedişatdan biz görürük ki, İraq Səlcuq Sultanlığının həqiqi varisi Azərbaycan Atabəylər dövləti idi.

Qul Şəmsəddinin yaratdığı böyük dövlət

Bu dövlət necə yaranır? Bu dövlətin qurucusu əslində Şəmsəddin Eldəniz sayılır. Şəmsəddin Eldənizin adı tarixlə bağlı kitablarda iki formada işlənir – Eldəniz və Eldəgiz. Bu isə onunla bağlıdır ki, dilimizdə “n” səsini ifadə edən “nun” hərfi yox idi. Əslində, onun adı Şəmsəddin Eldənizdir

O, indiki İraq ərazisinə qul kimi gətirilmişdi. Lakin belə bir ifadə var ki, “Tanrı türkü qul kimi yaratmır”. Orta əsrlərdə yaranmış dövlətlərin əksəriyyətinə baxsaq, Qəznəvilərdə Səbutəkin qulam idi, lakin dövlət qurdu, Hindistanda Qutbəddin Aybək qul idi, dövlət qurdu, Misirdə Bəybars Burcoğlu qul idi, sonradan dövlət qurdu. Şəmsəddin Eldənizi qul bazarına gətirərkən cılız bədənli adam idi, yolda arabada yıxılmışdı. Yuxudan oyanandan sonra növbəti karvan ilə öz karvanına çatmışdı. Mənbə yazır ki, Şəmsəddin Eldənizin gəldiyi karvan qala qapılarına yaxınlaşarkən Şəmsəddin Eldəniz özünü yetirir. Burada qəribə bir hadisə baş verir. İraq Səlcuq sultanlığının vəziri Əbu Həmid Ukə özü üçün 40 qul alır. 41-ci qul Şəmsəddin Eldəniz olur. Alverçi onu bonus kimi verir, hətta əvəzində pul almır. Sonradan Əbu Həmid ismaillilər tərəfindən öldürüldüyünə görə onun bütün varidatı, o cümlədən ,əmsəddin Eldəniz Sultan Mahmudun ixtiyarına keçir. Çox keçmir ki, Şəmsəddin Eldəniz İraq Səlcuq Sultanı II Toğrulun sarayında çox böyük nüfuz qazanır. O şahzadələrin tərbiyəsi ilə məşğul olurdu. II Toğrulun vəfatından sonra hakimiyyətə gələn Sultan Məsud qardaşı II Toğrulun dul qalmış qadını Möminə Xatunu Şəmsəddin Eldənizə ərə verir. Üstəlik, Aranı da ikta olaraq Şəmsəddin Eldənizə bağışlayır. Buna görə həmin tarix, 1136-cı il Azərbaycan Atabəylər dövlətinin yaranış tarixi hesab olunur.

Atabəylər dövlətinin Naxçıvan, Həmədan və Təbriz dönəmi var. Naxçıvan dönəmi bilavasitə Şəmsəddin Eldənizin adı ilə bağlıdır. Mənbələr, xüsusilə Sədrəddin əl Hüseyni cılız bədəninə baxmayaraq xüsusilə bu adamı ox atmaqda, şahmat oynamaqda, at çapmaqda mahir bir şəxs kimi qələmə verir. Sultan Məsud öldükdən sonra Səlcuq Sultanlığında böyük çaxnaşma başlayır. Bu çaxnaşmaları Şəmsəddin Eldəniz önləyə bilir. 1160-cı ilə Azərbaycan ordusu ilə Bağdada daxil olur və oğulluğu Arslan şahı, yəni Möminə Xatunun II Toğruldan olan oğlunu hakimiyyətə gətirir. Ondan sonra ona Böyük Atabəy titulu verilir.

Atabəylər ordusunun gürcü hökmdarları üzərində qələbəsi

1160-1175-ci illər Şəmsəddin Eldənizin çox gərgin fəaliyyət dövrüdür. 1157-ci ildə Azərbaycan qərb sərhədlərində olan Ani, Dəbil şəhərlərində, o cümlədən Borçalı ərazisində hələ də türkmənlər yaşamaqda davam edirdi. Onların Atabəylər dövlətinin dəstəyinə ehtiyacı vardı. Gürcülər üzərinə ilk hücum məhz 60-cı illərdə başlanır. Bu dövrdə gürcü taxtında qeyri-legitim yollarla hakimiyyətə gəlmiş III Georgi əyləşmişdi. O, hiyləgər addım atır, qızı Rusudanı İraq Səlcuq Sultanı Süleyman şaha ərə verməklə qohumluq əlaqəsi yaradır və bundan istifadə edərək Azərbaycanın qərb torpaqlarını çapıb talayır. Şəmsəddin Eldəniz “İslamın qapısı” adlanan Naxçıvanda böyük ordu toplayır, Ərmən hakimi Sökmənin orduları da yardıma gəlir. Şəmsəddin Eldəniz burada əmirlərin müşavirəsini təşkil edir. Orada müraciət edir ki, “nə deyirsiniz, biz sadəcə hədə-qorxu ilə cavab verək, yoxda Tiflis üzərinə yeriyək?”. Burada Ərmən hakimi Sökmən çox orijinal bir cavab verir: “Əgər biz gəlmişiksə, həmin şər qüvvələrin qanı ilə şər tonqalını mütləq söndürməliyik”. Şəmsəddin Eldəniz Gəncəyə çatanda III Georgiyə məktubla müraciət edir – “Vaxtilə Tiflis şəhərini tutmuşdunuz, mən indi bu şəhəri qaytarmaq üçün gəldim”.  Möhtəşəm döyüş baş verir. O dövrdə gürcü ordusu həm də xaçlılar tərəfindən müdafiə olunurdu. Üçdişli nizələrlə silahlanmışdılar. Sədrəddin əl Hüseynin yazdığına görə, müsəlmanlar böyük qələbə qazandılar. Qənimət kimi ələ keçirilən gümüş çəlləklər, qab-qacaqlar Şəmsəddin Eldəniz tərəfindən qüsl etdirilərək Həmədan məscidinə göndərilir. Yenidən Naxçıvana qayıdandan sonra Şəmsəddin Eldənizə xəbər gəlir ki, Dəbil şəhəri yenidən gürcülər tərəfindən dağıdılıb. Hətta orada görülməmiş bir vəhşiliyə əl atılıb - müsəlman qadınları lüt-üryan Tiflisə aparıblar. Tiflisdə gürcü qadınların özləri belə həmin sərkərdələrə demişdilər ki, müsəlmanlar bizimlə belə davranmırlar. Amma siz məcbur edirsiniz ki, müsəlmanlar da qələbədən sonra bizimlə belə davransınlar. Hətta öz paltarlarını çıxarıb həmin qadınlara geyindirmişdilər. Təbii ki, onların bu addımı əvəzsiz ötüşmədi. 1164-cü  ildə Şəmsəddin Eldəniz növbəti yürüş edərək həm Anini, həm də Dəbili işğalçılardan qurtardı. O cümlədən, Borçalı ərazisində Atabəylər dövlətinin hakimiyyəti yenidən bərpa olundu.

Atabəylər dövlətinin Məhəmməd Cahan Pəhləvan dövrü

Şəmsəddin Eldəniz ahıl yaşında vəfat edir. Çox qəribədir ki, Şəmsəddin Eldənizin, onun həyat yoldaşı Möminə Xatunun və onun oğulluğu Arslan şahın ölüm tarixləri arasında o qədər də uzaq məsafə yoxdur -  40 gün, 1 il. Arslan şah öləndən sonra yenə İraq Səlcuq Sultanlığını dağıtmaq istəyən qüvvələr fəaliyyətə keçirlər. Lakin bu vaxt artıq Şəmsəddin Eldəniz dövründə hacib, yəni baş vəzir vəzifəsinə təyin edilən Şəmsəddin Eldənizin oğlu Məhəmməd Cahan Pəhləvanın fəaliyyət dövrü başlayır. İraq Səlcuq Sultanlığı taxtına isə bu dövrdə Arslan şahın oğlu III Toğrul gəlir. Məhəmməd Cahan Pəhləvan azyaşlı III Toğrulun atabəyi elan edilir.

Məhəmməd Cahan Pəhləvanın dövründə istər qərb sərhədlərindən, istərsə də şimal sərhədlərindən olan yürüşlərin qarşısı alınmaqla yanaşı, Səlahəddin Əyyubi ilə də toqquşmalar baş verir. Bu toqquşmalar zamanı Məhəmməd Cahan Pəhləvan özünə paytaxt seçdiyi Həmədanı müvəffəqiyyətlə qoruya bilir. Məhəmməd Cahan Pəhləvanın dövründə demək olar ki, Atabəylərin ərazisində sülh, əmin- amanlıq bərqərar olur. Hər hansı daxili çəkişməyə rast gəlinmir. Əsas çəkişmələr Məhəmməd Cahan Pəhləvanın həyat yoldaşları arasında idi.

Saray daxili çəkişmələr, sui-qəsdlər, hakimiyyət dəyişikliyi...

Məhəmməd Cahan Pəhləvan sui-qəsd nəticəsində öldürüldükdən sonra sözün əsl mənasında İraq Səlcuq Sultanlığı Atabəylər dövlətində çox güclü çəkişmələr başlayır. Bir-birinə zidd olan bir neçə qüvvə yaranır. Bu isə qonşu dövlətlərin bu  dövlətin daxili işlərinə qarışmasına şərait yaratmışdır. Bu qüvvələrin qarşısını almaq məqsədi ilə hakimiyyətə Məhəmməd Cahan Pəhləvanın qardaşı Qızıl Arslan gəlir. Qızıl Arslan artıq Atabəy kimi fəaliyyət göstərmir. Mənbənin yazdığına görə, Azərbaycan ordusu ilə Bağdada girən Qızıl Arslan özünü sultan elan etdirir. Paytaxt olaraq qədim Azərbaycan şəhəri olan Təbriz seçilir.

Qızıl Arslan saraydakı intriqalara son qoymaq üçün hətta qardaşının arvadı ilə də evlənir. Buna baxmayaraq, təbii ki, Qızıl Arslan hakimiyyətdə o qədər də olmur. O da sui-qəsd nəticəsində öldürülür. Bundan sonra sözün əsl mənasında Atabəylər dövləti daxilindəki çəkişmələr daha da güclənir. Bir tərəfdən xəlifənin müdafiə etdiyi və artıq yetkinlik yaşına çatmış sultan III Toğrul, bir tərəfdən Xarəzmşahın  müdafiə etdiyi Qutluq İnanc Mahmud, bir tərəfdən Məhəmməd Cahan Pəhləvanın Qətibə Xatundan olan uşaqları Əbu Bəkr və Özbək, bu tərəfdə isə Əmir Miran Ömər vardı. Qızıl Arslan öldürüldükdən sonra hökmdarın üzüyünü anası çıxarıb Əbu Bəkrin barmağına taxmışdı və faktiki olaraq, hökmdar Əbu Bəkr idi. O, Təbrizdən daha çox Naxçıvanda otururdu. Qardaşı Özbək də onun yanında idi. Şərq tərəfdən Xarəzmşah Əlaəddin Təkiş tərəfindən müdafiə edilən Mahmud İnanc- Qutluq İnanc Mahmud, şimal və qərb istiqamətində isə Əmir Miranı müdafiə edən Şirvan və gürcü qoşunları idi. Bu isə Atabəylər dövləti daxilindəki çaxnaşmaları daha da gücləndirir.

Atabəylər ordusunun ard-arda məğlubiyyətləri

Bu çəkişmələr nəticəsində dövlətin müdafiə qabiliyyətini zəiflətmişdi. Çox təəssüf ki, Əbu Bəkr hakimiyyəti illərində Atabətlər əvvəlcə Şəmkir, sonra Beyləqan və Gəncə döyüşlərində məğlub olur. Gəncə şəhəri hiylə yolu ilə ələ keçirilir. Şəhər mühasirədə olarkən Əmir Miran Ömər şəhər əhalisinə bəyan edir ki, “narahat olmayın, gürcü qoşunu şəhərə girməyəcək. Babam mənə bu şəhəri vəsiyyət edib”. Baba deyərkən Məhəmməd Cahan Pəhləvanı nəzərdə tuturdu. Gəncəlilər isə hətta zəlzələ zamanı gürcülərin qoşunlarının şəhərə necə divan tutduqlarını bilirdi. Ona görə də gürcü qoşunlarını şəhərə buraxmaq istəmirdilər. Əmir Miran Ömərin sözünə aldanıb həmin qoşunu şəhərə buraxandan sonra gürcülər şəhəri talan etmişdilər. Bu yalanına görə Əmir Miran Ömər gəncəlilər tərəfindən ciddi cəzalandırıldı. Onu öldürdülər, gürcü qarnizonunu isə şəhərdən qovdular. Bundan sonra Naxçıvanda olan Əbu Bəkrə müraciət edirlər. Əbu Bəkr də öz növbəsində oğlunu Gəncəni idarə etməyə göndərir.

Süqut...


Bu biri istiqamətdə isə III Toğrul ilə Qutluq İnanc Mahmud toqquşurdu. Bu toqquşma zamanı III Toğrul məğlub olur. Sədrəddin əl Hüseyni gözəl bir epizod yazır: “Səlcuqlu sultanının tonqalının sonuncu qığılcımı havada parlayaraq söndü”. III Toğrul ilə İraq Səlcuq sultanlarının hakimiyyətinə son qoyulur. Qutluq İnanc Mahmud Əlaəddin Təkişin köməyi ilə aldığı torpaqlardan möhkəmlənmək istədikdə Əlaəddin Təkiş onu qətlə yetirir. Əbu Bəkrin ölümündən sonra 1210-cu ildə hakimiyyətə gəlmiş qardaşı Özbəkin dövründə Azərbaycan Atabəylər dövrləri süqut etmək üzrə idi. Azan verilərkən qayda belədir ki, Allah və peyğəmbərin adı çəkiləndən sonra hökmdarın adı çəkilirdi. Azərbaycan məscidlərində verilən azanlarda Əbu Bəkrin adı yox, Xarəzmşah Əlaəddin Təkişin adı çəkilirdi.



*


Orbelyan hakkında:






Tarihi kaleme almamış bir millet olabiliriz, ama Tarihi bizzat Türk milleti yazmıştır...